Yaptırımlar neye yarıyor?

Türkiye dahil uluslararası camianın geniş bir kesiminin Suriye’ye karşı uygulamaya koyduğu yaptırımlar, Esad rejiminin çökmesini sağlayacak mı?
Bir genelleme yaparsak ekonomik, askeri ve diplomatik yaptırımların, hedef aldığı ülkeleri ağır baskı altında tuttuğunu, yalnızlığa sürüklediğini ve sıkıntıya soktuğunu görüyoruz. Ama bu uygulamanın tek başına o ülkelerin yöneticilerinin devrilmesine yol açmadığı da bir gerçek.
Yaptırımlara hedef olan ülkeler ne kadar despot rejimler tarafından yönetiliyorsa ve bu yönetimler dünyaya ne kadar meydan okumayı göze alıyorsa, yaptırımların istenen sonucu vermesi ihtimali o derecede düşük oluyor...
Aynı şekilde, uluslararası camiada tam bir konsensüs olmadığı ve bazı önemli ülkeler bu kampanyaya katılmadığı sürece, yaptırımların zorlayıcı etkisi de o derecede zayıf kalıyor...
Yıllardan beri böyle bir tecrübe yaşanıyor. Nitekim bunun birçok örneği var.

Çıkarlar bir olmadıkça...
Kuzey Kore’yi ele alalım:
Bu ülke giriştiği nükleer silah macerası yüzünden yıllardan beri ağır yaptırımların baskısı altında. Ama baba Kim il Sung’dan sonra, oğlu Kim Jong-il de içerde aynı kaskatı rejimini sürdürdüğü gibi, dışta da dünyaya meydan okumaya devam ediyor.
Bugün Kuzey Kore, dünyanın en izole olmuş, en kapalı ülkesi...
Yanlış politikalardan olduğu kadar kuraklıktan da kaynaklanan açlık dahi, Kim Jong il’i dize getirmeye yetmedi. Geçmişte de yoksul ve geri kalan Kuzey Kore halkı, sert bir disiplin ve yoğun beyin yıkama kampanyası ile kaderine razı oluyor.
Bu şartlar altında Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımların rejim üzerinde etkili olacağını ümit etmek boş bir hayal...
Yaptırımlara hedef olan diğer bir ülke de İran.
ABD’nin önayak olduğu İran’a yönelik yaptırımlar, her şeyden önce, tüm uluslararası topluluğun katıldığı bir kampanya değil. Rusya ve Çin gibi iki önemli ülke “prensip olarak” -veya daha doğrusu çıkarları gereği- yaptırımlara karşı çıkıyor. Bu yüzden Batılı ülkeler BM Güvenlik Konseyi’nden herkesi bağlayan bir karar çıkartamıyorlar.
ABD ve AB’nin hayata geçirdiği yaptırımlar bir ölçüde Tahran’ı sıkıntıya sokuyor; ama açıkçası Molla rejimi kendi öz kaynakları ve güvendiği Rusya ve Çin gibi dostları sayesinde, bu etkiyi de bir hayli düşük tutabiliyor.
Bu ABD’yi düş kırıklığına uğratan ilk veya tek olay değil. Washington Küba‘ya karşı yıllar boyunca yaptırımların her çeşidini denedi; ama bunların hiçbiri Fidel Castro’yu devirmeye yaramadı. 1960 sonrası kritik dönemde, Moskova hep Havana’ya arka çıktı; halkın çektiği sıkıntılara rağmen rejim pes etmedi...

Fatura halka çıkıyor
Kısacası bir rejimi cezalandırmak veya yola getirmek umuduyla uygulamaya konulan yaptırımların sonuç vermesi için her şeyden önce tam uluslararası dayanışmaya ihtiyaç var. Bu şartlarda bile, başarı garanti değil. Sırf yaptırımlar sonucunda dikta rejimlerinin kendi halkı -veya ordusu- tarafından devredildiği görülmemiştir.
Diğer önemli bir husus da şudur: İstendiği kadar yaptırımların “halka karşı değil, sadece yönetime karşı” olduğu söylensin, eninde sonunda bunun faturası gene halka çıkar. Bu Suriye’ye karşı uygulanan yaptırımlar için de söz konusu.
Son bir nokta: Her ülke uyguladığı yaptırımları “ilkesel bir duruş” olarak gösterir. Öyle olması doğru; ancak çoğu zaman bunda esas belirleyici faktör, ulusal çıkar stratejisidir. Bu nedenle bir ülkeye karşı yaptırımlara “evet” denirken, başka bir ülke için pekala “hayır” denebiliyor...
Bu da bir başka “yaptırım gerçeği”...