Bu hafta gündemdeki ilginç konulardan biri, bankaların kredilerini menkulleştirip satabilmelerine imkân sağlayacak “banka senedi” tartışmaları oldu. Banka kredilerinin ya da benzer varlıkların bir havuzda toplanıp bundan bir türev ürün elde edilerek bankaya kaynak sağlanması oldukça yaygın bir uygulama. Ortaya çıkacak ürünün riskleri iyi değerlendirilip, fiyatlaması da serbest piyasa oyuncuları tarafından yapıldığı sürece böyle bir gelişmeye olumlu bakmak lazım.

Öte yandan, 2007-2008 finansal krizinin tetikleyicilerinden biri, bu şekilde piyasaya sürülen mortgage’a dayalı menkul kıymetlerin (MBS) risklerinin doğru değerlendirilememesiydi.

Bunu unutmamak lazım. Eğer riskler gerçekçi bir şekilde değerlendirilmez ve talep şişerse, oluşabilecek bir balonun patlaması büyük hasar yaratıyor.

Neden sakıncalı?

Benim banka senedi konusundaki asıl endişem, bu senetleri Merkez’in satın alması ihtimaliydi. Tam da bu yazıyı kaleme aldığım sırada Başbakan Yardımcısı Canikli Merkez’in banka senedi satın almayacağını dile getirdi. Bu karar yüreğime su serpti. Çünkü Merkez Bankası’nın banka senedi alması oldukça sakıncalı. Neden mi?

Öncelikle merkez bankasının tahvil satın alma işlemi genişlemeci para politikasının bir parçası. Amaç tahvil satın alıp bunun karşılığında piyasaya likidite sürmek ve ekonomiyi canlandırmak. Genişlemeci para politikası haliyle ekonominin durgunluk içinde olduğu, enflasyon değil deflasyon tehdidinin yaşandığı zamanlarda uygulanıyor. Kriz döneminde Fed, ECB, BOJ gibi büyük merkez bankalarının büyük miktarlarda tahvil almalarının sebebi bu.

Oysa bizde sorun farklı. Bizdeki sorun deflasyon değil enflasyon sorunu. Az önce bahsettiğim ülkeler varlık alımı yaparken karşı karşıya oldukları enflasyon oranı yüzde 1 ve daha altı iken bizde an itibarıyla enflasyon yüzde 12 civarında. Dolayısıyla, bizim uygulamamız gereken para politikası genişlemeci değil sıkı para politikası. Nitekim Merkez de bunu yapıyor.

Merkez Bankası piyasaya banka senedi alarak verdiği likiditeyi sterilize edip toplam bilançosunu sabit tutsa bile iş burada bitmiyor. Olayın ikinci ve belki daha önemli boyutu merkez bankasının aldığı tahvilin niteliğine ilişkin. Merkez bankaları tipik olarak sadece devlet tahvili satın almayı tercih ediyorlar.

Burada amaç hem merkez bankasının bilançosunu likit ve risksiz tutmak hem de para politikasının özel sektöre karşı tarafsız olmasını sağlamak. Eğer merkez bankası özel sektöre ait tahvil satın almaya başlarsa, o zaman para politikasından çıkıp maliye politikasının görev alanına girmeye başlıyor. Çünkü sisteme toplam olarak bir likidite sağlamak yerine paranın nasıl dağıtılacağı işine de karışmış oluyor.

Banka senetlerinin satın alınmasının en büyük sakıncası bence bu. Merkez’in hangi bankadan ne kadar banka senedi alacağı çok hassas ve cevaplaması zor bir soru. Burada karar neye göre verilecek, çizgi nereden çekilecek, söz konusu senetlerin risk değerlendirmesi nasıl yapılacak gibi pek çok kritik husus var. Bu konulara hiç bulaşmamak bence en sağlam politika.

Dünyada benzer uygulamalar yok mu? Evet, var. ECB ve BoJ kriz sırasında bu işi yaptılar. Fed direkt olarak şirket tahvili almadı ama kamu tarafından sponsorluğu yapılan şirketlerin MBS’lerini satın aldı.

Bütün bu merkez bankaları da bu işi yaparken yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı eleştirildiler. Her ne kadar ekonomileri krizden derinden yara almış olsa da, ellerinde alacak başka tahvil kalmasa da para politikasının bağımsızlığını tehdit edecek bu uygulama çok hoş karşılanmadı.

Yellen 2016’da bir konuşmasında “Belki ileride hisse ve özel sektör tahvili alabiliriz” gibi bir fikir ortaya atsa da gelen eleştirilerden sonra konu bir daha gündeme gelmedi.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler