Sene başından beri sürdürülmekte olan gevşek maliye politikasının bütçede olan izleri görülmeye başladı. Bütçede açık olması, harcamaların gelirden fazla olması anlamına geliyor. Ekonomiyi canlandırmak için bir yandan teşvik ve harcamalar artarken, bir yandan da gelir kaynağı olan vergi indirimleri yapılınca bütçe açığı artıyor. Mesela, geçen senenin ilk 6 ayında 1 milyar TL kadar fazla veren bütçenin bu senenin aynı döneminde 25 milyar TL açığa geçmesi sorunun büyüklüğünü gözler önüne seriyor.

Ekonomik yavaşlama olan bir dönemde genişlemeci politika uygulanarak ekonomiye ivme kazandırılması yaygın bir uygulama. Burada önemli olan, yapılan harcamaların ve verilen teşviklerin belli bir plan dahilinde üretkenliğin en yüksek olduğu sektörleri canlandırmak için kullanılması. Ancak o zaman bütçede verilen açığın kısa sürede kapanmasına imkân sağlayacak bir büyüme ivmesi kazanılabilir.

Bütçe dengesindeki hızlı bozulma gündemin para politikasından maliye politikasına kaymasına sebep oldu. Bu durum Türkiye gibi uzun yıllar bütçe disiplinini korumuş bir ülke için doğal bir gelişme elbette. Bununla birlikte para politikasının asla yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum. Neden mi?

Türkiye 2006 yılında resmi olarak enflasyon hedeflemesine geçti. Eğer bu dönemde koyulan enflasyon hedefi daha ciddiye alınsa ve bu hedefe ulaşacak sabır gösterilse idi bugün farklı bir noktada olacaktık. Nedir o farklı nokta? Öncelikle enflasyon yüzde 5 civarında seyredecekti. Fiyat istikrarı, belirsizliği azaltıp rekabet şartlarını güçlendirdiğinden gerek yerli gerekse yabancı yatırımlar daha yüksek olacaktı. Uzun vadeli faiz daha düşük olduğundan borçlanma maliyeti azalacaktı. Yani büyüme hızımız yükselecekti. Gelir dağılımı daha adil olacaktı. Enflasyonun düşmesi TL cinsi uzun vadeli borçlanmayı artıracağından, cari açık kısmen azalacaktı.

Ekonomiye has yapısal sorunlar elbette salt para politikasıyla çözülmez. Cari açık fiyat istikrarıyla kısmen azalsa da kalıcı olarak düşürmek için gerekli olan teknoloji ağırlıklı üretim reformu hükümetin işi. Eğitim gibi, hukuk sistemi gibi diğer yapısal reformlar da öyle. Ama yukarıda sırf para politikasının işini layıkıyla yapmasının bile bizi ne kadar farklı bir konuma taşıyabileceğinin altını çizmeye çalıştım.

Şimdi diyelim ki bu daha çok büyüyen, daha düşük enflasyona sahip Türkiye bir ekonomik daralma yaşasın. Ne fark olurdu? Enflasyonun yüzde 9-10 değil de yüzde 5 olduğu bir ortamda merkez bankasının eli daha rahat olacağından büyümeye o da katkı verebilir, daha gevşek bir para politikası uygulayabilirdi. O zaman da maliye politikası bu kadar gevşemek zorunda kalmayabilirdi.

İthal ara malı bağımlılığı

Şunu belirtmekte fayda var. İthal ara malı bağımlısı bir üretim yapısı bize bir ayak bağı. Bu üretim yapısından kurtulamadığımız sürece Merkez Bankası’nın ideal para politikasını uygulayabilmesi zor. Çünkü ithal ikameci yapı kura hassasiyetimizi artırıyor ve bu da maliyet enflasyonunu tetikliyor.

Ancak yine de eğer merkez bankası kendi sorumluluklarını daha iyi yerine getirse, acı faiz ilacının gerekliliğine toplumu daha iyi inandırabilse, iletişimini daha net yapsa, bugün daha farklı bir noktada olabilirdik.