Dış müdahale artık şart oldu

Shakespeare’in Hamlet’indeki karakterlerden Marcellus, dostu Horatio ile konuşurken, “Danimarka’da çürük olan bir şey var” der. Son gelişmeler basın özgürlüğü bağlamında insana Türkiye için aynı şeyi dedirtiyor. Mevcut hukuk sistemimiz ve adalet anlayışımızla da bu sorunu halledebilecek durumda değiliz.
Hal böyle olunca tek seçenek kalıyor, o da “dış müdahale” seçeneğidir. Her millet gibi biz de iç işlerimize karışılmasından hoşlanmayız. Hatta bu bizde adeta bir “sosyal tabu” halini almıştır. Nedeni ise yıllar boyunca Batı’nın demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü eleştirilerine maruz kalmamızdır.
Normal bir demokraside hükümetlerle ilgili makamlar bu tür eleştirilerin ülkenin itibarını zedelediğini görüp durumu düzeltmeye çalışırlar. Bizdeyse bu eleştiriler karşısında yapılması gerekeni yapmamak için, “iç işlerimize müdahale” argümanına sarılıp dikkatleri başka yerlere çekmeye çalışmak adettendir.
Batı’dan nefret etmemizin bir temel nedeni de zaten bu aleni eksikliklerimize işaret edilmesidir. Bu çerçevede işi saçmalık raddesine taşıyıp, “Türkiye’de basın özgürlüğü Amerika’dan da ileridir” diyerek ülkemizi dünya gözünde küçük düşürmekten bile çekinmiyoruz.
“Dış müdahale” derken bazılarının hemen aklına gelecek olan “siyasi müdahaleden” söz etmiyoruz tabii. Kimilerine daha da ağır gelecek olan “hukuki müdahaleden” söz ediyoruz. Bunun için gerekli olan altyapı da mevcut, zira bu altyapıyı sağlayan uluslararası hukuki çerçeveye devlet olarak tarafız.
Türkiye bugün Avrupa Konseyi ve AGİT üyesidir. Çok daha önemlisi AB üyeliğine aday olan bir ülkedir ve bu amaçla müzakere yürütmektedir. Bu müzakerelerin çok sorunlu bir aşamadan geçtiği malum. Buna karşın AKP iktidarı “yemin billah” AB değerlerine bağlı olduğunu iddia ediyor.
Dış müdahale derken işte bu çerçeveye işaret ediyoruz. İmzaladığımız uluslararası belgelerle, taraf olduğumuz Avrupa Konseyi, AGİT ve AB normlarından, başka bir ifadeyle, şimdi unutulmuş olsa da, kapatma davası sırasında AKP’nin de sık sık telaffuz ettiği demokratik normlardan bahsediyoruz.
Bizdeki malum Batı aleyhtarı kulisin sığ eleştirilerini öngörerek hemen şunu da belirtmekte yarar var. Avrupa’da her ülke bu normlara gerektiği gibi uyuyor değil. Son olarak Macaristan ve basın özgürlüğü örneği var karşımızda.
Ancak bu durum söz konusu normların geçerliliğini veya önemini azaltmıyor. Macaristan’ın basın özgürlüğünü kısıtlamaya çalışmasında olduğu gibi, AB, AGİT ve Avrupa Konseyi geçerli antlaşmalar ışığında AB ülkelerine dahi müdahale ediyorlar.
Bizde iste bu tür müdahaleden söz ediyoruz. Gazetecilerin Ergenekon ve Balyoz gibi davalar çerçevesinde araştırıp yazdıklarından dolayı gözaltına alınmalarının yasallığının acilen tespit edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Çünkü ciddi mağduriyetler söz konusu olmaya başladı.
Ülkemizdeki “post modern iç savaş” ve bunun ortaya çıkardığı siyasi atmosfer düşünüldüğünde, Türkiye’deki ilgili kurumların bu konuda nesnel değerlendirmeler yapmaları da mümkün görünmüyor artık.
Onun için Avrupa Konseyi, AB ve AGİT’in, hatta BM’nin, Türkiye’nin de imzacısı olduğu temel uluslararası antlaşmalar ve şartlara dayanarak, konuya acilen el atması kaçınılmaz oldu.
Başka bir ifadeyle, yaşananlar karşısında, devlet olarak üyesi veya adayı olmakla övündüğümüz bu örgütlerin denetimine girmemiz gerekiyor. Zira hem içerden, hem de dışarıdan bakıldığında gazetecilerin peş peşe gözaltına alınmalarında “hukuki” değil “siyasi” bir tasarım varmış gibi görünüyor.
Gerçekten varsa bunun ne olduğunun anlaşılması ve anlatılması gerekiyor. Dahası, taraf olduğumuz uluslararası anlaşmaların ihlal edildiği tespit edilirse, suçlulara gereken cezaların verilmesinin talep edilmesi gerekiyor.
Bu talep yerine getirilmezse o zaman Türkiye’ye karşı uluslararası yasaların öngördüğü adımların atılması gerekiyor. Çünkü zindanlarımızı gazetecilerle dolduran bu anti-demokratik badireyi kendi başımıza atlatamayacağımız, bu nedenle desteğe ihtiyacımız olduğu artık ortada.