Dış politika suhulet ve gerçekçilik ister

Gelişmeler Suriye tarafından düşürülen jet konusunun AKP açısından siyasi bir fiyaskoya dönüşeceğini gösteriyor. Veriler ortaya çıktıkça Başbakan Erdoğan’ın sert ifadelerle eleştirdiği Wall Street Journal gazetesinin haberinin tümüyle boş olmadığı anlaşılıyor.
Bu arada Rusya’nın biraz da kinayeli bir şekilde “elimizde objektif veriler var istenirse paylaşırız” açıklaması da bu durumda farklı bir anlam kazanıyor.
Türk dış politikasını güden geleneksel özellikler her zaman “ihtiyat” ve “itidal” olmuştur. Bu bazılarınca “omurgasızlık” olarak görülse de Türkiye’nin tehlikeli coğrafi konumu bunu zorunlu kılmıştır.
Öte yandan, ulusal çıkarlar açısından kararlılık gerektiğinde bu da gösterilmiştir.
Bunun en bariz örneği, en yakın müttefiklerimizin “sakın yapma” uyarısına rağmen Türkiye’nin 1974’te gerçekleştirdiği Kıbrıs harekatı olmuştur.
AKP iktidarı, sokağın hoş sedasına uyarak, “ihtiyat” ve “itidali” azımsadı ve dış politika yönetiminde popülist yaklaşımları benimsedi. Bunu ilk etapta İsrail ile ilişkilerde gördük.
Aslında Gazze nedeniyle İsrail’in sert ifadelerle kınanması kamuoyunda farklı bir algı yaratmış olsa bile -Türkiye açısından AKP’ye has bir ilk de değildi. Aynısını merhum Ecevit başbakanlığı zamanında yapmış, İsrail’i “soykırım” uygulamakla suçlamıştı.
Ankara buna rağmen dış politika yönetiminin doğası gereğince gerektirdiği gerçekçiliği elden bırakmamıştı. Ülkenin son derece tehlikeli coğrafi konumunu da gözeterek tek taraflı iddialı misyonlara ise girişmemişti.
Arap Baharı’nın patlak vermesiyle peş peşe yaşanan hızlı gelişmeler, bu tür misyonlara girişmenin sakıncalarını da ortaya çıkarmaya başladı. Bu aynı zamanda AKP’yi zor durumlarda bıraktı. Bunun ilk örneğini “NATO’nun Libya’da ne işi var” açıklamasından sonra zorunlu olarak atılan geri adımda gördük.
Suriye’de ise AKP’nin başından beri yaptığı hesapların hiçbirinin tutmadığına tanık olduk. Önce Suriye’ye dönük ve biraz da Batı’ya nispet amacıyla yapılan büyük “dostluk açılımını” yaşadık. Ardından “büyük yakınlaşmaya” rağmen Suriye’ye söz geçirilememesi yüzünden bu ülkeyle -kamuoyunun hala tam olarak anlayamadığı nedenlerle- savaşma noktasına geldik.
Jetimizin düşürülmesinin ardından hemen net argümanlarla ortaya atılan hükümet, en yetkili ağızların jetin füze ile düşürüldüğüne dair ellerinde kanıt bulunmadığını gösteren açıklamaları nedeniyle şimdi bu konuda da geri adım atma durumu ile karşı karşıya bulunuyor.
Hükümet çevrelerinin basına sızdırdıklarına bakılırsa bundan dolayı Genelkurmay’ı suçlama yönünde bir eğilim seziliyor. Genelkurmay ile bilgi paylaşımı ağında kopukluk yaşanmış olsa bile bazı soruları sormak yine de kaçınılmaz oluyor.
Hükümetin, üstelik o bölgeyi çok sıkı radar denetimi altında tutan müttefiklerden somut bilgiler edinmeden önce, ortaya net suçlamalarla atılmasının nedenleri yine de açıklama gerektiriyor.
Burada bir diğer hususun da altı çizilmesi gerekiyor. Hükümetin politikalarını bu şekilde eleştirenlere karşı ihanete varan suçlamaları oluyor. Ancak eleştiren kişilerin ağırlıklı bölümü sonuçta Türkiye için en iyi olanını düşünen kişilerdir.
Burada AKP’nin siyasi çıkarları ile Türkiye’nin ulusal çıkarlarını aynı şeylermiş gibi göstermeye çalışmak ise siyasi dürüstlükle fazla bağdaşmıyor.
Türkiye’nin, önemi günden güne artan çok önemli bir bölgesel oyuncu olduğunu herkes görüyor ve kabul ediyor. Bunu inkar etmek saçmalık olur.
Ancak her spor dalında olduğu gibi dış politikada da bir “sıklet” meselesi var. Henüz orta sıklette oynuyorsanız ağır sıklet oyuncusu olarak mindere çıkamazsınız. Çıkarsanız boyunuzun ölçüsünü alıp mahcup olursunuz.
Türkiye, sorunlarına rağmen, önü açık olan bir ülkedir. Ancak adımlarını suhuletle ve gerçekçi bir şekilde atmak zorundadır. Umarız yaşanan tecrübelere dayanarak 90 yıl boyunca oluşturulan bir dış politika anlayışını değiştirmeye çalışmanın sakıncaları bundan böyle daha iyi görülür.