Önce Ömer Faruk Abdulmuttalib adlı Nijeryalı meczup, bir Amerikan yolcu uçağını havaya uçurmaya çalışırken yakalanıyor. Ardından adı açıklanmayan Somalili bir genç, Hz. Muhammed karikatürü ile İslam âleminde infial yaratan Danimarkalı karikatürcü Kurt W Estergaard’ı öldürmeye kalkıyor. 
Derken yaşam Batı’daki Müslümanlar için tekrar yaşanmaz hal alıyor. Bunun geçici değil, kalıcı bir duruma doğru ilerlediğine dair işaretler de artıyor. Batı’da yaşayan milyonlarca Müslüman’ın cemaat önderleri ise yaşam alanları daralırken sadece seyirci kalıyorlar.
Temel nedeni ise “kültürel çelişki.” Söz konusu cemaat önderleri bu tür saldırılar karşısında, içinde yaşadıkları ve nimetlerinden yararlandıkları Batı’daki kamuoyunu tatmin edecek kınayıcı tavırları bir türlü sergileyemiyorlar. 
Saldırı sonrasında birkaç “siyaseten gerekli” açıklamayla yetiniyorlar. Durumu İsrail ile veya ABD’nin Irak işgali ile açıklamaya çalışmaları ise Müslümanlara karşı duyulan infiali daha da körüklüyor. 
Burada milyonlarca Müslüman’ın yaşadığı Batı toplumunun psikolojisinden söz ediyoruz. Batı’da insanların sokakta yürürken İslamiyet adına öldürülmeleri, Müslüman cemaat önderlerinin “açıklayıcı argümanlarını” sıfırlıyor.
Bu durumda, Batı’nın zaten çok sofistike olmayan sokaktaki adamı, dini kullanan birkaç meczup ile işinde gücünde olan ve etrafa rahatsız etmeden yaşamak isteyen milyonlarca Müslüman arasındaki farkı göremiyor.
Özetle, ne kadar nahoş bir şahsiyet olursa olsun, Theo Van Gogh’un İslamiyet adına öldürülmesini bir Hollandalıya açıklayamazsınız. Aşırı sağ eğilimleri ortaya çıkmaya başlamasına rağmen Westergaard’ın, torunuyla birlikte evde otururken, yine İslamiyet adına, baltalı bıçaklı saldırıya uğramasını da bir Danimarkalıya açıklayamazsınız.
Bu arada, söz konusu saldırgan meczupların, Batı’daki aşırı sağa, Müslümanlara karşı istedikleri argümanı geliştirme imkânını sağladıklarını da görüyoruz. Nitekim Westergaard’a düzenlenen saldırıdan sonra Danimarka’da, “Kanunlarımıza ve âdetlerimize uymayan Müslümanlar kovulsun” çağrıları hemen başladı.
İsviçre’deki minare referandumunu da bu çerçevede görmek lazım. İsviçre aslında Müslüman azınlığı ile en az sorunu olan Avrupa ülkelerinden birisidir. Buna rağmen dünyada İslam adına gerçekleştirilen teröre bakan İsviçre kamuoyu da İslam karşıtı bir konuma gelmiş bulunuyor.
Müslümanlar açısından Avrupa’da gelişen olumsuz durumu “AB Temel Haklar Ajansı” adına kısa süre önce yapılan bir araştırma aslında ortaya koydu. Buna göre, Müslüman’sanız veya “Müslüman görünüyorsanız” Avrupa’da iş bulmanız, belli mahallelere taşınmanız, hatta toplumun içinde rahat dolaşmanız giderek zorlaşıyor.
Nijeryalı meczubun saldırı girişiminden sonra Avrupa havaalanlarına vücudu çıplak gösteren tarayıcıların yerleştirilmesi tasarılarını bile bu çerçevede görenler var. Çıplaklık bir Batılı için bir noktadan sonra çok büyük bir sorun değil. “Güvenlik için kabul ederim” diyenlerin sayısı da az olmayacaktır. 
Mahremiyet anlayışı ile dini ve kültürel değerler nedeniyle Müslümanlar arasındaki durum ise tümüyle farklı. Kadınların örtünmesi de zaten buradaki hassasiyeti gösteriyor. Buradaki argümana göre, bu cihazların kullanılmaya başlanmasıyla Müslümanlar Batı’ya seyahat etmekten veya bulundukları Batılı ülkelerden yurtdışına gitmekten vazgeçecekler. 
Böylece güvenlik ve kontrol faktörü artacak. Bu koşulları kabul etmeyenler ise “Geldikleri yere dönecekler ve orada kalacaklar.” İşte 11 Eylülcülerin, Somalili ve Nijeryalı meczupların en büyük eseri bu. 
Gazze veya Irak’taki Müslümanların yaşam koşullarının düzelmesine herhangi bir katkıları yok. Buna karşın, belki bilinçli belki de kasıtlı olarak, Geert Wilders gibi Avrupa’daki aşırı sağcıların ekmeğine yağ sürüyorlar.
Kısacası, Batı’daki Müslümanlara hayatı zehir etmek için gereken koşulları oluşturuyorlar.