Mutsuzluk Kader mi?

20 Ocak 2019

Başarı da başarısızlık da

Mutluluk da mutsuzluk da bir kader değildir.

Neyin tesadüf olduğu değil, hangi tesadüfü fırsata çevirdiğin önemlidir bu hayatta. Tesadüfler, senin attığın adım ile tercihe dönüşür. İnsanı tesadüf yönetmez. İnsanı, tercihleri yönetir .biriyle tesadüfen aynı ortamda olabilir, aynı yerden geçebilir aynı masada oturabilirsin. Ama etkileşime geçmek, tepkiye cevap vermek ve sürdürmek artık iradenin devreye girmesi ile tercihe dönüşmüştür.

Peki tesadüfler, şanslar ve ya fırsatlar eşit mi?

Elbette değil. Fırsat eşitliği dünyanın hiçbir yerinde yok. Lakin kişisel girişimimiz ile dezavantajlı durumumuzdan kurtulmamız mümkün.

Mesela çözüm ortakları bulmak, iş bulmak, hatta eş bulmak bile yaşamın bize sunduğu fırsatlardan daha fazlasını ister bizden. İşte bu noktada açılmak, girişken olmak, sosyal yönümüzü aktive etmek, daha çok etkileşim içinde olmak; fırsat ve tesadüflerle karşılaşmamızı arttırır. O fırsat ve tesadüflerle karşılaştığımızdaki irademiz ise tercihlerimizdir. Ama doğru ama yanlış.

Mutsuzluk da başarısızlık da kader değildir. Ve kimse bu sonuçları tesadüfen yaşayamaz. Yaşamsal sorumluluktan kaçmak, kişinin kaderciliğe ( pasif olan kısmına özellikle) kaçışını arttırır. Üzerine düşeni yapamayan, yeni yollar aramayan, konfor alanında çıkmayan kişi, durumu: nasip kısmet döngüsüne teslim eder. Oysa kişisel sorumluluklarımızın nasip-kısmet döngüsüne yön verdiği gerçeğini kabul etmemiz oldukça zor olabilir.

Çoğu insan, kişisel sorumluluklarını ihmal etmenin getirdiği stresi yaşamamak için nasip –kısmet, kader-şans gibi kavramlara sığınır. Bu, en konforlu olandır. En kısa yoldan gevşetendir. Kişinin, sorumluluğu hissetmesinin en kabul görür engelidir.

Yazının devamı...

Seni Hiç Bir Şey Üzemez, Sen İstemedikten Sonra

17 Eylül 2018

Çok iddialı değil mi? ama gerçek..

Hayatımız boyunca inişler,çıkışlar, ayrılıklar, kavgalar, iflaslar,haksızlıklar vb. gibi bir çok şey yaşarız. Bunları yaşadığımız anlar, bizim için en ağır ve en duygu yüklü anlardır. Çok ilginç zamanla ise etkileri ve hayatımızda kapladıkları yerler değişmeye başlar. Oysa bir sorun büyükse hep büyük, küçükse hep küçüktür. Duruma ve yere göre gerçeklik değişmez. Fakat yaşantılarımızı, mekansal ve zamansal olarak farklı algılar ve yorumlarız. Mesela, bir boşanma olayı yaşadık. O süreçte bu çok ağır gelebilir.Büyük bir başarısızlık, terk edilmişlik, çaresiz kalma, dışlanma gibi algılanabilir. Zaman geçtikçe ise, aksine aslında bir kurtuluş, kendin olabilmenin ilk adımı olduğu da ortaya çıkabilir. Peki bu farklılık neden ortaya çıkıyor?

Farklılığın temeli, olaylara atfettiğimiz anlamlar ve yorumlardır. Az önce örnek verdiğim boşanma olayında olduğu gibi, bunu felaketleştirebiliriz de olması gereken bir olay olarak görebiliriz de. Tıpkı ölümler ve kayıplar gibi. Mesela her insan, öleceğini bilerek yaşar. Hatta öleceğini bilerek yaşayan tek canlıdır insanoğlu. Ama bir yakınımızı kaybettiğimizde dayanılmaz acılar yaşar, hayatımızın bir daha düzene girmeyeceğini düşünürüz. Oysa şuan dünyadaki en başarılı-en güçlü insanlar da birçok yakınını kaybetmiştir, ama hayata dört elle sarılıp yoluna devam etmektedir.

Yaşadığımız/başımıza gelen bir olayın bu kadar bizi etkilemesi; bizim yapısal özelliğimiz, yetişme şeklimiz ve öğrenme şeklimizden kaynaklanır. Her ne kadar yapılsa/genetik nitelikler önemliyse de bunları değiştirmek ve zamana uydurmak mümkündür. Hayat depresif bakan birinin bunu değiştirmesi ( istemesi halinde) mümkündür. Kaldi ki hayatı ve olayları olumsuz ve abartılı algılayan herkesin genetiğinde bu yoktur.

Tüm yaşamımız boyunca bilmemiz gereken şey şu :” hayatta her şey başımıza gelebilir. Bunlar olabilir ver herkesin de başına gelebilir şeylerdir. “ şayet başımıza gelen şeylerden dolayı hayatı veya kendimizi suçlarsak, olaylardan çok pişmanlık, suçluluk ve haksızlığa karşı ezilmişlik duygularıyla savaşırız. O halde olumsuz bir duygunun bizi yıllar boyu esareti altına almaması için her olayı gerçekçi yorumlamalı, kendimizi suçlu veya kurban rolüne yerleştirmemeliyiz.

Hayatta her şeyi çözebileceğine inanan insan, hiçbir şeyden dolayı demoralize olmaz. Sonuna kadar çabalar. İstediği noktaya ulaşmasa bile en azından başladığı noktada değildir. O halde bir şeye ederinden fazla üzülmek, kısmi olarak yetersizlik ve cesaretsizlik göstergesidir. Bu ise, denenmemiş bir cesaret ve gücün sonucudur.

Kendimize olan güvenimizi tamamlarsak, kendilik potansiyelimizin farkına varırsak, bizi çok üzen şeylerin aslında o kadar da büyük sorunlar olmadığını göreceğiz. Çok fazla üzüntünün altında, çok fazla güçsüz ve çaresiz hissetmek yatar.

Şimdi en çok üzüldüğünüz bir konuyu düşünün.. Neden bu kadar üzülüyorsunuz? Sizi üzen konu mu onu çözememek mi? Aslında çözebileceğimize inandığımız her şeyde daha güçlü hissederiz. İster gelecekle ister geçmişle alakalı olsun fark etmez. Fark eden tek şey, bizim olayı gözümüzde çok fazla büyütmemizden başka bir şey değildir. Bir şeyi gözümüzde ne kadar büyütürsek, çözümünü de bir o kadar büyütürüz. Oysa genel olara ben tüm olaylara “ederi kadar” değer vermeyi” öneririm. Yani gerçekçi bakmayı öneririm. Küçültürsek, başarısız oluruz, büyütürsek hiç adım atamayız.

Yazının devamı...