Göbeklitepe Marx’ı mezarında çevirirken

Eklenme Tarihi23.01.2016 - 2:30-Güncellenme Tarihi22.01.2016 - 22:10
Göbekli-tepe’ye vardığımda, kafamda kurguladığım görüntü ile karşılaştığım manzara birbirinden çok uzaktı. 
Arkeologlara, “Bütün bildiklerinizi unutun” dedirten tarih öncesi kalıntılarının en gelişmiş teknolojilerle koruma altına alındığı uzay üssü vâri bir açık hava müzesi bekliyordum. 
Oysa, girişi olay yeri inceleme ekiplerinin cinayet mahallini çevirdikleri kırmızı-beyaz şeritle ayrılmış bir çadır yeriyle karşılaşmıştım.
T biçimindeki dikili taşların 12 bin yaşında olduğu gerçeğini hazmetmeye çalışırken derme çatma tahta iskelelerin üzerinde zar zor yürüyordum.
Genişçe bir çukurun içinde birbirine bakan bu “T”lerin insanlık tarihi hakkında bilinenleri altüst edecek bir hazine olduğunu anlamam o gün tam anlamıyla mümkün değildi. 
Sonra Göbeklitepe ile ilgili yazılmış, bulabildiğim her şeyi okudum. 
Artık Göbeklitepe’nin sadece arkeoloji için değil insanlık tarihi için bir devrim olduğunu bilen şanslılardanım. 
Boyları 7, başları 3 metre, ağırlıkları 50 tona kadar varan, insan vücudunu simgeleyen T’lerin ve üzerlerindeki kusursuz hayvan figürlerinin bundan tam 12 bin yıl önce, insanlık henüz yerleşik yaşama tam olarak geçmemişken, kimler tarafından, nasıl yapıldığı, etraftaki taş ocaklarından nasıl çekildiği ve dikildiği soruları tarihi altüst etmeye yeterli. 
Urfa’dan bakıldığında ufukta gözle görülebilen bu yapay tepe, Anadolu’nun bağrında sakladığı en değerli mücevher.
Davos’ta Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı Göbeklitepe gösterisinin, dünyanın önde gelen liderleri, işadamları, bilim adamları ve gazetecilerini uzun uzun düşündürdüğüne inanmak istiyorum. 
Türkiye, gideceği her yere önce Göbeklitepe’yi göndermeli. Türkiye denilince akla kebap ve lokumdan önce Göbeklitepe gelmeli.
Bu anlamda, Davos zirvesinin tanıtım ayağına Göbeklitepe gösterisiyle damga vurmayı başaran devlet aklını da Göbeklitepe gösterinin sponsorluğunu üstlenen Doğuş Grubu’nu da kutluyorum.

Marx’a taş çağı avcılarından mesaj
Göbeklitepe sadece arkeolojik değer taşımıyor.
Kuşkusuz antropolojik değeri çok daha fazla.
Ve bu, bugüne kadar ortaya çıkarılan bulguların büyük bir dini ritüele işaret ettiğinden yola çıkılarak varılan, “Önce inanç vardı” sloganının da ötesinde.
Göbeklitepe’yi ortaya çıkaran Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt’in, “Taş çağı avcılarının gizemli kutsal alanı: Göbeklitepe” kitabını okuyunca, “Marx ve Engels bu kitabı okusalardı mezarlarında ters dönerlerdi” diye düşünmüştüm.
Nasıl dönmesinler ki?
Öz olarak ne diyordu Marx’ın öğretisi, ilkel toplumdan sınıflı topluma nasıl geçildiği ve kapitalizme nasıl ulaşıldığını anlatırken:
Her şey yerleşik yaşama geçilmesiyle başladı...
İnsanlar avcı ve toplayıcı topluluklar olarak yaşarken sınıf yoktu, iş bölümü yoktu, uzmanlaşma yoktu, emek, sermaye yoktu. Ne zaman ki tarımı keşfedip yerleşik yaşama geçtiler, böylece ihtiyaçlarından fazla üretmeye ve onu önce saklamaya, sonra değiştirmeye ve satmaya başladılar; işte o zaman sınıflı toplum oluştu...
Yerleşik yaşamda, birileri fazla ürünü korumak işine verildi; bazıları işleme işine, bazıları taşıma, bazıları inşa etme işine; işte o zaman iş bölümü ve uzmanlaşma başladı ve sınıflar oluştu... 
“Neolotik devrimle” toplumsal yapı da değişti. Avcı toplayıcı dönemde herkes, her işten, herkes kadar anlarken, artı ürün üreten yerleşik toplumlarda din adamı, işçi, usta, asker, zanaatkâr, toprak sahibi ortaya çıktı. Sınıflı toplum bugünkü aşamaya kadar böyle geldi. 
İnsanların köy, kasaba, kent kurmaları, büyük organizasyonlar yapmaları, toplumsal hiyerarşi böyle gelişti.

Göbeklitepe depremi
Toplumsal gelişmenin bu izahı dünyaca kabul görmüş bir öğreti.
Ancak Göbeklitepe’de ortaya çıkanlar bu analizi ve bu analize dayalı olarak başlatılan toplumsal tarih paradigmasını şimdiden ciddi biçimde hırpalamaya başlamış durumda.
Göbeklitepe, bu öğretiye öyle güçlü “acabalar” taktı ki; antropologlar, sosyologlar, ekonomistler, tarihçiler henüz bunlara tam olarak cevap bulabilmiş değil.
Mesela Göbeklitepe’den çıkan şu soru:
Göbeklitepe tapınağını yapanlar avcı toplayıcı topluluklar olduğuna göre; iş bölümü, uzmanlaşma, toplumsal hiyerarşi, büyük organizasyonlar yerleşik yaşam ve artı ürün ortaya çıktıktan sonra oluştu tezi havada kalmıyor mu?
Göbeklitepe’de gözleri kamaştıran dev T dikili taşlardaki taş işçiliği bir uzman, usta işi değil mi? Hele üzerlerine çizilmiş mükemmel figürler ince işçiliğin, zanaatkâr ve sanatçılığın ürünü değil mi? 
50 tona varan ağırlık, 7 metre uzunluk, 3 metre genişliğindeki bu taş anıtlara taş ocağında şekil vermek, sonra yerinden koparmak ve sürükleyerek Göbeklitepe’ye getirip dikmek için yüzlerce insanın kol gücüne ihtiyaç duyulduğuna göre bu dev inşa, toplum organizasyonunun yerleşik yaşamdan çok önce var olduğunu göstermiyor mu?
Yüzlerce belki binlerce taş işçisi ve sürükleyici topluluğu her sabah bu işe göndermek, işin aşamalarını planlamak, bunu günlerce, haftalarca yıllarca yapmak bir toplumsal disiplin, hiyerarşi, emir-komuta gerektirmiyor mu?
Avcı toplayıcı dönemdeki bu insanlar, yıllar süren bu dev yapıtları yaparken nerede kalıyorlardı? Her gece ava çıkıp sabah orada toplanıyorlar mıydı?
Yoksa bazıları ava çıkarken bazıları T’leri yapmak gibi bir iş bölümüne yerleşik toplumdan çok önce mi gitmişlerdi?
Soruları çoğaltmak mümkün. “Önce inanç vardı” faslını açmıyorum bile.
Ya da aynı bölgede günışığına çıkarılmayı bekleyen, 15 bin yıl öncesine tarihlendiği tahmin edilen diğer T’leri.
Bugüne kadar bu sorulara net cevaplar bulunamadı.
Elbette bulunacaktır.
Ama bulununcaya kadar insanlığın ekonomik ve toplumsal tarihi gelişimine ilişki tezleri temelinden sarsan Göbeklitepe depremi sürecek.
Havalar ısınır ısınmaz sırt çantanızı takın, Göbeklitepe’nin yolunu tutun.