Sorunun cevabını vermek için TL’nin neden hızla değer kaybettiğine bakmak lazım. Ana neden Fed olamaz. Fed’in aralıkta faiz artıracağı çoktan fiyatlara girmişti. 9 Ekim’den bu yana neredeyse tüm gelişmekte olan ekonomi paraları Fed hikâyesiyle değer kaybetti ama TL yüzde 11.4 yitirirken, en yakın para yüzde 3.4 ile Brezilya Reali oldu. Dolayısıyla, TL’deki düşüşü açıklayacak bize özel nedenler olmalı. AB ve Almanya ile yaşananların etkisi de fiyatlara daha önce dâhil olmuştu. Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Körfez’deki gelişmelerin etkisi ise yok denecek kadar azdır. Enflasyondaki katılaşma eğilimi ve cari işlemler dengesindeki bozulma bir ölçüde etkili olmuştur ama kurdaki son hareketin arkasındaki ana neden ABD ve NATO ile ilişkilerin seyri gibi görünüyor. Bunlara, belki, yönetim katında yapılan Merkez Bankası’na müdahale ve faiz indirim çağrılarının yarattığı belirsizliği de eklemek gerekir. Dolayısıyla, politik belirsizliğin ortadan kalkması ya da hafiflemesi durumunda kurda bir düzeltme olabilir. Hazine bu yıl patlayan borçlanmasını kısmaya çalışıyor. Maliye ise bütçedeki bozulmayı sınırlamaya çalıştığını çeşitli defalar açıkladı. Bu noktada para otoritesinin yani Merkez Bankası’nın ne yapacağı özel bir önem taşıyor

Peki ne yaptı?

Zorunlu karşılıklarda dilim değişikliğiyle piyasaya döviz saldı, TL çekti. Reeskont kredilerinin geri dönüşlerinin TL olarak yapılmasına izin verdi ve kuru sabitledi. Böylece ihracatçının kredi geri ödemesi nedeniyle yaratacağı potansiyel döviz talebini ortadan kaldırdı. Uzlaşmalı vadeli döviz işlemiyle açık pozisyonu olan şirketleri rahatlatmaya gitti. Ve son olarak piyasaya yapacağı fonlamanın tamamını daha pahalı olan geç likidite penceresine kaydırarak ortalama fonlama maliyetini yüzde 11.95’lerden 12.25’e yükseltti. Yani çeyrek puan civarında bir faiz artırımı yapmış oldu. Ancak bu dört adımdan şu ana kadar belirgin bir sonuç almış değil.

Bundan sonra ne yapabilir?

Eğer Merkez Bankası kurdaki hareketin geçici olduğunu ve politik gelişmelerin seyrine göre ortadan kalkacağını düşünüyorsa, “Kontrol edemediğim politik gelişmelerden kaynaklanan bir harekettir” deyip hiçbir şey yapmayabilir. Ama kurdaki artışın zaten başarısız olduğu fiyat istikrarı hedefinden iyice uzaklaşmasına yol açması bu harekete kayıtsız kalmasının önünde engel. Bu nedenle bir şeyler yapmalı. Mesela TL’yi daha da sıkıp piyasa aktörlerini döviz satmaya zorlayabilir. İhale yoluyla döviz satabilir. Zorunlu karşılıklarla tekrar oynayarak döviz likiditesini artırabilir. Ve en etkilisi faiz artırabilir. Piyasa analistlerine göre faiz artırımı dışında diğer aksiyonlar çok fazla etkili olamayabilir. Ancak geçmiş deneyimler de gösteriyor ki faiz artırımında da çeyrek ya da yarım puanlık artışlar yerine en az 2-3 puanlık yüklü bir artış sonuç verebilir. Peki, artıracaksa hangi faizi artırmalı?

Koridor bu günler içindi!

Merkez Bankası 2010 yılından sonra faiz koridoru uygulamasına geçmişti. Koridorun ortasında piyasaya ağırlıklı para verdiği haftalık repo faizi vardı. Tabanında gecelik borçlanma ve tavanında ise gecelik borç verme faizi yer alıyordu. Sermaye girişlerinin güçlü olduğu dönemlerde faiz koridorunu aşağı doğru genişletilerek kısa vadeli spekülatif hareketleri engelliyor ve kredi büyümesini sınırlandırıyordu. Sermaye girişleri yavaşladığında ve dövizdeki oynaklığın şimdi olduğu gibi arttığı zamanlarda ise gecelik borç verme faizini artırarak koridoru genişletiyordu. Bu şekilde küresel ekonomideki iniş çıkışlara karşı acil aksiyon alabiliyordu. Merkez Bankası gecelik ve haftalık fonlamaların kompozisyonunu ayarlayarak piyasaya verdiği fonların ortalama maliyetini değiştirebiliyordu. Kısa vadeli faiz oranlarıyla oynamadan para politikasının sıkılığını böylece ayarlayabiliyordu. Şu anda yine buna benzer bir sistem var ama gecelik borç vermenin yanına bir de geç likidite penceresi diye daha önce çok kullanılmayan ve teknik nitelikte olan bir imkanı koydu. Koridor modelini biraz sulandırdı. İçinde bulunduğumuz dönemde piyasanın Merkez Bankası’ndan beklediği tavanı yükselterek faiz koridorunu genişletmesidir. İşler yatıştığı zaman önce kompozisyonla oynayıp ortalama fonlama maliyetini düşürebilir, ardından da faiz indirerek koridoru daraltabilir. Siyasi otorite “Faize dokunma, dokunacaksan da artırma indir” diyor ama fiili durumda piyasa faizleri zaten artmıyor mu?

Bağımsızlık şart mıdır?

Merkez bankalarına bağımsızlık verilmesinin amacı hükümetlerle ortak belirlediği enflasyon hedefine ulaşacağı araçları seçmekte bağımsız olmasıdır. Bunun ötesinde bir bağımsızlık yoktur, olmamalıdır da. Bizimki gibi “enflasyon hedeflemesi” yaptığını açıklayan dalgalı kur rejimindeki ülkelerin para politikasının temel aracı ise kısa vadeli faiz oranıdır. Eğer bir merkez bankası kısa vadeli faizleri rahatça belirleyemiyorsa o zaman enflasyon hedeflemesi uygulamasının anlamı yoktur. Eğer istediği aracı kullanamıyorsa bağımsızlığa da gerek yoktur. Bağımsızlık merkez bankacılığı için olmazsa olmaz koşul değildir. Dünyada merkez bankalarının bağımsız olmadığı birçok ülke var. Eğer bir merkez bankası bağımsız araç belirleyemiyorsa, halkın onayını alarak seçilen hükümetler bu tür bağımsızlıktan rahatsızsa, yapılacak şey, merkez bankası yasasını değiştirerek büyüme ve istihdamı daha öne çıkaran yeni bir görev tanımı yapmaktır. Böylece, neredeyse 10 yıldır süren faiz ve enflasyon tartışmaları sona ermiş ve zaman zaman piyasaları kaplayan belirsizlik bulutu da ortadan kalkmış olacaktır. Kişisel görüşüm ise merkez bankalarının bağımsızlığının fiyat istikrarının sağlanması için çok önemli olduğu, fiyat istikrarının sağlanmasının ise sürdürülebilir makul bir büyüme için ön koşul olduğudur.

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları