İç Bahçe Annelerimiz

11 Mayıs 2019

Birçok ülkede her Mayıs ayının ikinci Pazar günü anneler günü olarak kutlanmaktadır. O gün anneliğin kutsallığını, annelik ile ilgili kahramanlık hikayeleri, anneliğin ne kadar önemli olduğu konuşulur.

Peki bu geleneğin ilk ortaya çıkışı nasıl oldu? 1905 yılında annesini kaybeden Jarvis adında genç bir kız, annesi öldüğünde o kadar üzülmüştür ki annesi için bir şey yapmak ister ve arkadaşları ile anlaşarak Annesinin öldüğü 9 Mayıs gününü annesini anma günü olmasına karar verir. 1908 yılının 10 Mayıs gününde annesini anmaya başlar. Bu durum bir süre sonra Amerika Birleşik Devletlerinde resmileşir ve Mayıs ayının ikinci haftasının pazarı anneler günü olarak kabul edilir. Zamanla bu tarih birçok ülkeye yayılarak anneler günü olarak kutlanmaya başlar.

Anneler ve evlatları doğum mucize ile başlayan ayrılmaz bir bütün olurlar. Bu bütünün içinde birçok anne ve buna bağlı olarak da birçok annelik modeli var. Farklı annelerin farklı çocukları var. Anne olmak da, evlat olmak da kendi içinde birçok duygu barındırır. Anneler çocuklarına iç bahçelerini açarlar ve onları sevgiyle kuşatırlar.

Peki annelik çocukta yok olmak mıdır? Yoksa sadece bir insanın hayata gelebilmesine aracılık etmek midir? Gerçekte annelik nedir? Bence Annelik de doğadaki her şey gibi dengede olması gereken duygular bütünüdür. Annelik ne saçını süpürge etme hali ne de dünyaya getirdikten sonra ihmal etme halidir. Annelik koşulsuz bir sevgi, bir his, bir emektir. Annelik zorluklarla dolu, kendini ve bir insanı keşfettiğin ilginç bir yolculuktur. Eğer annelik bir kimlikse, biyolojik olarak doğurmak da gerekmiyor. Yüreğinde bir canlının bakımını üstlenecek sevgi barındıran ve aklında bu sorumluluğu taşıyan herkes annedir.

Biz annelerin iç bahçemizi açarak, sevgimizi gösterirken;

Evlatlarımızla herkesten her şeyden çok ilgilenip, sadece onları hayatlarımızın merkezine alarak; sevginin önüne geçmememizi,

Onları sevgisizlikle ve vazgeçilmekle tehdit etmeden, sevginin arkasında kalmamamızı,

Evlatlarımızla bu özel sevgiyi kana kana hissederek yaşamayı diliyorum.

Yazının devamı...

Türkiye, Bana Kulak Ver!

7 Nisan 2019

Bu yazıyı yazmak için çok düşündüm. Yazıp yazmamak arasında gidip geldim.

Neden mi?

Çünkü Türkiye’ de böyle bir yazı yazma hakkı herkeste yok!

Nasıl mı?

Bu garip düzenin içinde bazı şeyleri cesurca yazma veya her hangi bir şekilde ifade etme hakkı sanki sadece “bazılarında” var. Bazıları bazılarını hafif buluyor, söylediklerini dikkate almıyor, ifadelerin duygu sömürüsü olduğunu düşünüyor, ajitasyon olduğunu iddia ediyor. En acısı da hayatındaki “acıyı” kullandığı iddia ediliyor. Bu günü kadar böyle bir durumla karşı karşıya kalmamakla birlikte aşağıdaki yazdıklarımı okuduktan sonra bu sözlere maruz kalıp kalmayacağıma emin değilim.

Sözü çok uzatmadan meramımı atmak isterim. Mutlaka duymuşsunuzdur, 2 Nisan Otizm farkındalık günü ve hatta Nisan ayı otizm farkındalık ayı olarak bilinmekte ve tüm ay boyunca Sivil Toplum Kuruluşları, otizm ile mücadele eden aileler ve duyarlı bazı insanlar farkındalık çalışmaları yapılmaktadırlar. Bu yılda 2 Nisan geldi geçti! Herkes maviler giydi, otizmi konuştu peki ne oldu? Farkındalık çalışmaları ne kadar sonuç veriyor? Umudum her sene daha iyi olması, daha iyi sonuçlar vermesi, daha güzel yarınlar… Ama öyle mi acaba? Maalesef değil. Oğluma 18 yıl önce otizm tanısı konulmuştu. Türkiye’ de o günden bu güne tabiî ki bazı değişiklikler ve yenilikler oldu fakat inanın bana, gelişmeler belirli bir çevrenin otizmi iyi tanıması dışında o kadar küçük değişiklikler ki adeta Türkiye bu konuda emekliyor.

O günden bu günü yine çocuklarımız özel eğitim merkezlerinde sömürülüyor, yine toplum tarafından dışlanıyor, yine anlaşılmıyor, yine eğitim için çok paralar vermemiz gerekiyor, yine babalar kaçıp gidiyor, kalan kadınlar yalnızlaştırılıyor ve çaresiz bırakılıyor, yine iş yerlerinde ailelere haklar yok denecek kadar az. Hala biz aileler kendimizi ve çocuklarımızı güvende hissetmiyoruz ve hala gelecek kaygısı yaşıyoruz.

Sevgili okurlar Dünya’da her 59 çocuktan biri otizmli doğuyor ve her geçen gün bu sayı artıyor. Yani son yirmi yıllık çalışmalara bakarsanız sürekli çıkışta olan, artan bir doğru görürsünüz. Buna karşılık Türkiye’ de otizmli çocuklar ve biz ailelere için neler yapılmış bir bakın. Sokaklarda hala gözlerini dikip bakan insanlar var, hala otizm hakkında tek kelime bilmeden, kulaktan duyma bilgilerle bizlere akıl verenler var, hala özel eğitim merkezlerinde yetersiz özel eğitim seansları var, hala danışmanlık ücreti alan özel eğitim merkezleri var, çocuklara özel eğitim merkezlerinde servisler yok. Paran varsa eğitim alıp çocuğunu topluma kazandırmaya çalışırsın, yoksa o kadar zor ki. Paran varsa da yoksa da Türkiye’ de işin o kadar zor ki! Hala ailelere ücretsiz psikolojik destek yok, hatta çocuklara yok! Hala otizmli çocuklara eğitim eşit ve adil değil. Hala otizmli gençlere iş imkanları yok. Bu çocuklar ve bu gençler evdeler ve inanın bana ailelere hayat çok zor. Lütfen bana hayat herkese zor lafları etmeyin!

Yazının devamı...

Arka Bahçe Kadınlar

7 Mart 2019

Dünyanın neresinde olursanız olun eğer bir kadınsanız ruhunuzda yaşamın tüm renklerini barındırırsınız. Orada barındırdığınız bir gönül bahçeniz olur. Bir arka bahçe ya da bir iç bahçe… Öyle ki burada ekilir sevgi tohumları, burada yeşerir şefkatin tohumları, burada filizlenir merhamet duyguları, burada büyür zarafet, incelik, estetik ve KADIN burada bu bahçede, bu renklerde olur; yoğrulur… Kendi yüreğiyle aynı anda diğerinin yüreğine de dokunur. Kendi hayalleriyle diğerin hayallerini bir hayata çevirir.

Her kadında olan bu gizli bahçe neden hep gizli kalmaya mahkum? Neden bahçesinde biriktirdiklerini özgürce yaşamaz kadın? Çünkü özgürlük kadın için bedel ödemektir. Bedel ise kadının hikayesini oluşturur. Kadın hikayelerle oluşturup, sevgiyle ördüğü yüreğini özgürce başkalarına akıtmak ister.

Yeryüzünde öyle kadınlar vardır ki; özgür olmak, üretmek, kendi olmak, güzellikler yaratmak, var olan kötüye baş kaldırmak, dünyayı daha yaşanabilir kılmak için doğmuştur.

Öyle kadınlar vardır mesela;Vurursunuz,Vurduğunuz yerden kalkar,Oradan çiçek açar.İnanamazsınız,Yaşamın kendisidir onlar.

Bu kadınlardan biri de FURUĞ FERRUHZAD’dır. Furuğ’ un yaşamı, şiirleri beni her zaman çok etkilemiştir. Tahran’ da 1935 yılında dünyaya gelen Furuğ, 16 yaşında evlenir. Bu evliliği tercih etmesinin nedeni ise kocasının da kendi gibi sanatla ilgileniyor olmasıdır. Evliliğinden bir oğlu olur ama Furuğ mutlu olamaz. Hayatı bir işkenceye döner ve oğlu iki yaşındayken dönemin şartlarında gözü pek bir kararla, toplumsal bakış açısına rağmen eşinden ayrılır. Bu kararından sonra kadın kimliğini yok eden her türlü kurala, ataerkil bakışa karşı çıkarak özgürlük ister. İstemekle de kalmaz dönemin şartlarına uygun düşmeyen aşklar yaşar, kadınlara uygun görülmeyen duygular yaşar ve şiirler yazar. Tüm tabuları yıkar ama bunun bedeli onun için ağır olur. İran kanunlarına göre oğlunu bir daha göremez, hayatı bir trajediye dönüşür. Fakat Furuğ, kendine ve kadınlara başkaları tarafından çizilen yaşamı kabul etmez, isyan eder, baş kaldırır, özgür kadının sesi olur. Şiirlerine tutunur, üretir ve üretir. Modern İran şiirinin en önemli şairlerinden ve modern İran sinemasının temellerinin atılmasında ciddi katkıları olan biri olur. Kısacık yaşamına birçok başarı sığdırır. Ama onun için bunların da bedeli ağır olur.

Furuğ, ahlaksız bir kadın olarak yaftalanır. Ama o yine de her şeye rağmen şu sözleri söyler: “İnandığım başka bir şey de hayatın bütün anlarında şair olmanın gerekliliğidir. Şair olmak insan olmaktır. Günlük davranışları şiirleriyle hiç bağdaşmayan bazı insanlar tanıyorum. Yani sadece şiir yazdıklarında şair oluyorlar, sonra bitiyorlar. İki yönlü olduklarından fakir, kıskanç, mutsuz, dar fikirli, zalim, pisboğaz, açgözlü bir insan olup çıkıyorlar. İşte, ben bu adamların sözlerini kabul etmiyorum.”der. Bu sözler onun neden özgürlüğü için, şiirleri için bu kadar zahmete katlandığını açıklıyor. O arka bahçesini, kendi bahçesinin renklerini yaşamak için yani inandığı hayatı yaşamak için İran’ın Kederli Kadın Şairi olmayı tercih eder.

Her kadının Furuğ FERRUHZAD gibi özgürce kendi gönül bahçesini yaratabilmesini temenni ediyorum. Kendi hayatının sesini, rengini, kokusunu; kendi kurallarıyla, kendi istekleriyle, kendi duygularıyla belirleyebilmesini, kendi iç bahçesinde varolabilmesini ve hayatına nerede, nasıl, kiminle devam ederse etsin o bahçeyi yaşatabilmesini diliyorum.

ben burada özgürlük ve sarhoşluklabakarım büyülü gözlerinleyollarını kararttığın dünyayabakarım, büyülü gözlerininsırların karanlığında yeknesakördüğü duvara. FURUĞ FERRUHZAD

Yazının devamı...

Otizm Hayatta Kalma Kılavuzu

11 Şubat 2019

Özel gereksinimli birey aileleri ile çalışan bir danışman olarak ve otizmli bir çocuk annesi olarak uzun zamandır ihtiyaç olduğunu düşündüğüm ve hayata geçirmek istediğim bir kitap projem vardı. Zaman problemi başta olmak üzere bazı sebeplerle hayata geçiremediğim projemi gerçekleştirmek üzere adımlar atmak üzereyken Ankara Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü Profesörlerinden Müdriye Yıldız Bıçakçı Hocamız ve aynı bölümde Doktora yapan Sezen Aksu ile buluştuk. Sohbetimizde bir kitap projemden bahsettim. Öyle bir kitap olsun istiyordum ki en küçük yaş grubu çocuklardan en büyük yaş grubu otizmli bireylerin problemlerini ele alsın ve problemleri gerçek vaka örnekleri ile açıklayarak çözüm önerileri sunsun. Otizmli çocuk aileleri ve uzmanlar için bir el kitabı olsun istiyorum dedim.

Sohbetimizde Otizmli çocuklar ile çalışan Nörolog Doç. Dr. Barış Ekici’ nin tam da böyle bir projesi olduğunu öğrendim. Daha sonraki günlerde proje için Barış Ekici Hocamız ile iletişime geçtik. Hocamız projeye beni de dahil etti. Kendisi kitabı şekillendirerek kitabın editörlüğünü üstlendi ve onun önderliğinde otizmli çocuklarla çalışan uzmanlarla otizmde sıklıkla karşılaşılan problemleri, ailelerin ve uzmanların yaşantısal tecrübelerinden yola çıkarak, bizzat karşılaştıkları gerçek vaka örnekleriyle problem durum, gelişimi ve en önemlisi uygun çözüm önerilerini uzmanların ve ailelerin net gördüğü “Otizm Hayattı Kolaylaştırma Kılavuzu” adında kitap hızla hazırlandı.

Sonunda Barış Hocamız içinde Müdriye Hocamızın ve kendisinin de olduğu 16 uzmanı bir araya getirdi, otizmde görülen on üç problem davranışı:

Hayatı kolaylaştırmak,
Zarar verme davranışlarını engellemek,
İşaret dilini kullanmak,
Yeme problemleri ile başa çıkmak,

Yazının devamı...

Müslüm Baba Seni Sevdik

28 Kasım 2018

Müslüm (Baba: Müslüm Gürses) Biyografi ve dram filmi olarak vizyonda. Filmi büyük bir ilgi ile izledim. Filmden çıkarken ağlamaktan gözlerim şiş, içimizde bir sızı var. Müslüm Baba’nın acısını tam da yüreğimde hissettim. Müslüm Baba’ yı canlandıran başrol oyuncusu Timuçin Esen muhteşem oyuncuğu ile izleyenleri filmin içine çekiyor. Bana göre Müslüm Baba’nın dramı aslında insanın dramı ve film bunu olduğu gibi gözler önüne seriyor. Filmin yönetmenleri Ketche ve Can Ulkay, senaristler Hakan Günday ve Gürhan Özçifçi iyi ki filmi yapmışlar dedim. Filmde tam hayatın kendisine dokundum. Eşi Muhterem Hanım’ı oynamak sanki Zerrin Tekindor’a tabiri caizse cuk oturmuş. Müslüm Baba’nın Annesi rolünü Ayça Bingöl’den başkası oynayamazmış gibi hissettim. Erkan Can’ın Limoncu Ali karakteri ile insana geçen o güveni ruhumda hissettim.

Filmi izlerken ilk aklıma gelen iyi niyetle başlayan her iş, her şey mutlaka yerini buluyor. Müslüm’ ün Müslüm Baba olma yolundaki niyeti, masumluğu, isteği beni çok etkiledi. Müslüm’ ün plak çekimine gitmesini engellemek için babası tarafından saçları kesildiğinde, Ustası-Hocası Limoncu Ali’ nin Müslüm’ e Yunus Emre’ den okuduğu şiir insan için çok şey anlatıyordu.

Ben gelmedim dava için, benim işim sevgi içinDost’ un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.

Bana, bu şiirde de filmin tamında geçen geçen olaylar da insanın mana arayışı ve mutluluğu bulma çabasını hatırlattı. Yine Ustasının, “Bu ses saçlarla susmaz ancak sen susarsan susar” sözleri aslında insanın ilgi ve yeteneklerinin ve isteklerinin yani hayatta var oluşunun kendisi ile başladığını ve ancak kendisi ile biteceğini anlatıyordu sanki. Film, insanın kendi azmi, çabası ve en önemlisi de isteği ile kendisini var edebileceği ve engelleri ortadan kaldırabileceği gerçeğini ortaya çok güzel anlatmış. Müslüm Baba’ nın erkek kardeşi Ahmet’ in kendi kolunu yaraladığında “Sen benim ciğerimsin, ciğerimi deşme, delme ciğerimi” sözleri sevginin önemini tarif eden etkileyici sahneydi. Müslüm Baba bir dram olan yaşamında en çok müziğine sarılmış, sonra da Muhterem Hanım’ a olan sevdasına. Bu bana hayatta insanın en çok ümidine sarılması gerektiğini hatırlattı. Mesela kardeşinin sarılabileceği hayata dair bir hayali, tutunacağı bir umudu yoktu. Kendisini ayakta tutan bir amacı yoktu. Belki de onun içindir ki hayatta savruldu gitti. Oysa Müslüm’ ün kendisini hayatta diri tutmasına yardımcı olan müziği vardı. Müziği ve beraberindeki hayalleri vardı. Bir şeyi istemek, sevmek ve bu uğurda emek verip peşinden gitmek! Limoncu Ali’ nin de dediği gibi önce “Kendini dinlemek, kendini duymak” ne kadar önemli. Uğruna yaşayacağın bir amacının bir sevdının olması! Yaşantını ve kendini kattığın her iş mutlaka başarılı olacaktır. En önemlisi de insani olacaktır. Hayattaki başarıda yaşanmışlıkların, ilerlerken uğradığın yolların, durakların ve acının çok önemli olduğunu düşünürüm hep. Tıpkı Müslüm’ de olduğu gibi. Onun için de diyorum ki bu hikaye, Müslüm Baba başta olmak üzere hepimizin yani insanın hikayesi.

Filmde de Müslüm’ ün Müslüm Baba olma yolunda kendini dinleyerek, duyarak, azim ve istekle amacına başarıyla ulaşması anlatılıyor. Çocukluğu ve müzik kariyerinin yanı sıra evliliğinden de bahsediliyor. Muhterem Hanım ile evlenmeleri ayrı bir hikaye gibi görünse de aslında Muhterem Hanım ile evlenmekte Müslüm Baba’nın çocukluk hayali. Evlilikleri annesini ve babasını ilişkisine taşıdığı geçmişle bağı olarak başlıyor ve öyle de devam ediyor. Muhterem Hanım ve Müslüm Baba’nın sahnelerini izlerken insanın güven duygusuna, sevmek ve sevilmek ile ilgili duygulara ve terk edilmeye karşı duyduğu korku ve zaaflarını düşündüm. Çocukluk dönemi travmaların insanlarda açtığı yaraları düşündüm. Suçluluk duygusunun insanın hayatında nelere sebep verdiğini düşündüm. İnsan için bu duyguyla yaşamanın ağırlığını ve zorluğunu düşündüm. Hiçbir günahı olmayan çocukları ve kadınları düşündüm. Ailelerin ve eşlerin onlardan aldıkları şeyleri düşündüm. Müslüm Baba’ nın hikayesinde de geçmişin yansımaları eşine olan davranışlarında görülüyor.

Filmde Müslüm Baba’ nın sevgi dolu, yardım sever, eşine sevdalı, işine sevdalı koca yürekli bir adam olduğunu görteriliyor. Ben Müslüm Baba ile empati yaptım onu anladığımı ve sevdiğimi düşünüyorum. Eşi Muhterem Hanım’ ın da Müslüm Baba’ ya duyduğu sevdası çok değerli ve hayranlık uyandırıcı. Film, acılı ve mutsuz bir adamın her şeye rağmen mutlu olmak için çaba harcayan, seven, sevilen, aşık olan yani hayatın tam içinde kalmaya çalışmasının hikayesi. Filmden çıktığında Jose Saramago’ nun Körlük kitabının başlangıcı olan “Bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan, fark et” cümlesini hatırladım. Hayat başımıza gelen her olay ile güzel. Vakit varken sevdiklerimize sıkı sıkı sarılalım, hayallerimize sıkı sıkı sarılalım ve hayatı kucaklayalım.

Sevgiyle, hoşça kalın.

Yazının devamı...

Hadi be Oğlum!

21 Eylül 2018

Yazımın başlığı yönetmenliğini Bora Egemenin yaptığı, Kıvanç Tatlıtuğ’ un başrolde oynadığı filmin adı. Film 15.02.2018’ de vizyona girdi. O tarihte filmi izlemeye cesaret edememiştim. Çünkü filmde otizm adı hiç geçmese de otizmli bir çocuk ve onun babası ile ilişkisini konu alıyor. Filmi izleyenlerin yorumlarını okudum. Yorumlarda genel olarak filmden çok etkilendiklerini ve normal gelişim gösteren çocukları oldukları için tanrıya şükrettiklerini yazmışlar. Dün akşam filmi izlemeye karar verdim. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama izlerken çok ağladım. Bazı sahneler beni derinden etkiledi, bazı sahneler düşünmeme sebep oldu, bazıları benim duygularımdı ve bazıları ise keşke farklı bir çocukla hayat bu kadar kolay ve güzel olsa dedirtti.

Film beni önce ismiyle vurdu yani ismi çok beğendim. Çünkü çok gerçek, oğlum ve benim ilişimizde de hayatımda çok hissettiğim ve bu ve bununla eş anlamlı kullandığım cümleler var. Kıvanç Tatlıtuğ da bunu çok iyi yansıtmış. Beni en çok etkileyen sahne Özellikle Ali karakterinin oğlunun piyano çaldığını ve yetenekli olduğunu ilk gördüğündeki sahne gerçekten çok etkileyiciydi. Orada bir babanın oğlunun da bir şey yapabildiğini görmesi, bir şeye tepki verdiğini görmesi yani aslında bir “umut” olduğunu görmesi izlemeye değerdi. Baba kendi için de bir umut gördü o umut oğlu için devam etme umuduydu. Ve ben o sahne ile umudu hep yaşatmak ve oğluma yaşatmak için ömrümü verdim. Onun için de o sahne tam da bendim. Beni filmde en çok düşündüren söz ise Feridun Düzağaç’ ın Ali karakterine söylediği “Bugün kahredersin yarın gülersin her şeye alışacak kadar gençsin” sözleriydi. Acaba dedim bir ana-baba ne kadar genç olursa olsun bu duruma alışmak kolay mı? Ya da gençlik böyle bir duruma alışmakta yardımcı oluyor mu? Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum? Ben tam cevabı bulamamakla birlikte oğluma ve farklılığına alıştım ama içimdeki bitmek bilmez fırtınaya alışamadım sanırım. Tam olarak ben de böyle hissediyorum dediğim an ise yine Ali karakterinin oğluna “Baban olduğumu hissedemiyorum, içimde bir yerim yarım gibi” sözleriydi. Ama filmde de olduğu gibi bir süre sonra öyle ruhunuzu okşayacak şeyler yaparlar ki şaşırır kalır ve her bir zorluğu unutursunuz. Siz çocuğunuzu anladığınız, desteklediğiniz ve sevdiğiniz sürece mutlaka en sonunda size bir karşılık veriyor. Tabi ki gerçek hayat böyle değil dediğim yerler de oldu. Mesela çok usluydu efe karakteri, eğitim süreci filmde işlenmediği için o sürecin zorlukları yoktu, ayrıca gerçek hayatta bir Feridun abisi yok bu çocukların. Onun için de hayat çok daha zor. Düşünün ki Feridun abi yok, baba ne olurdu? Çocuk ne olurdu? Muhtemelen baba umutsuzluğa sürüklenir, oğlu da tek ilgi alanı olan müzik eğitimi alamadığı için gerilerdi. Bundan sonraki süreçte umarım bir Feridun abiye gerek kalmadan çocuklarımızın yeteneklerini değerlendiren ve onları sosyal hayatın içinde tutan okullar bulunur. Bunların yanı sıra Kıvanç Tatlıtuğ gerçekten farklı bir çocuğun babasını harika oynamış. Çevrenin tepkileri, baba sevgisi, dede sevgisi ve şefkat duyguları çok güzel işlenmiş. Kıvanç Tatlıtuğ’ un oynadığı Ali karakteri oğluna “orada olduğunu bilsem neler anlatacağım, için boş gibi” sözleri benim için vurucu sahnelerden biriydi. Oğlumun çocukluk yıllarını düşündüm ve o duyguyu tanıdım, kendi kendime konuştuğum yıllarım aklıma geldi. Şükür ki şimdi oğlumla sohbet edebiliyorum. Ali karakterinin benim bir hikayem bile yok dediğinde, Dedenin oğluna “senin hikayen oğlun” dediği sahnede evet dedim tam da bu. Bizim gibi anne-babaların hikayeleri çocukları. Benim de hayat hikayem tek kelime ile oğlum.

Sonuç olarak film izlenmeye değer çok güzel bir film. Sosyal içerikli olması nedeniyle mi bilmiyorum sanki çok duyulmadı. Tanıtımı ile ilgili sorunlar mı oldu acaba onu da bilmiyorum. Ama kimseyi incitmeyen, hiçbir iğnelemesi olmayan, bir yeri, bir kimseyi taraf almayan; naif, insani duygulara dokunan, sevgi ve emeği işleyen ve sadece bir baba-oğul hikayesi olan bir film izlemek isterseniz kesinlikle izlemeniz gereken bir film. Ben şahsım adıma emeği geçen herkese teşekkür ederim ve böyle bir çok proje olmasını dilerim.

Yazının devamı...

Türkiye’ de Kaynaştırma Eğitiminde Merkezi Sınav Haksızlığı

3 Ağustos 2018

Okul öncesi dönemden itibaren ortaöğretim bitene kadar tüm çocukların en az kısıtlanacakları ortamlarda eğitim almaları gerekmektedir. Özel gereksinimi olan çocuklar için de “en az kısıtlayıcı” ortamlarda eğitim almaları oldukça önemlidir.

Tüm çocuklar için Milli Eğitim Temel Kanunu bu düşünceyi kabul etmektedir.

Bu kapsamda kaynaştırma eğitimi, özel gereksinimli çocukların bireysel gelişimlerini ve toplumla bütünleşmelerini sağlamak, kaynaştırma öğrencilerinin akranlarıyla aynı eğitim ortamında adil bir eğitim almasının ve bunun sürdürebilirliğini amaçlamaktadır.

Kaynaştırma eğitimi alan öğrencilerin kişisel özellikleri, performansları ve ihtiyaçları doğrultusunda okullarda BEP (Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı) hazırlanarak uygulanmaktadır. Şunu özellikle belirtmeliyim ki BEP’ in en önemli özelliği öğrencinin ders programının ve sınav sorularının buna göre düzenleniyor olmasıdır. Örneğin 8. Sınıfa giden bir öğrencinin programı ihtiyacı düzeyinde belirlendiğinde 5. Sınıf seviyesinde olabilir. Diğer bir derste ise öğrencinin durumu 6. Sınıf seviyesinde olabilir. Belirlenen BEP’ den sorumlu olan öğrencinin sınav soruları programa uygun olarak hazırlanır.

Türkiye’ de farklı çocukların eğitimi ve topluma kazandırılması ile ilgili son yıllarda gelişmeler olmuştur. Ayrıca kaynaştırma eğitiminden yararlanan özel gereksinimli öğrenci sayısında büyük bir artış gözlenmiştir. Sadece kaynaştırmada değil aynı zamanda meslek edindirme, yetenek sınavları gibi bazı konularda da adımlar atılmıştır. Görülen bu artış ve atılan adımlar iyi niyetli çalışmaların, devlet ve sivil toplum iş birliğinin sonucu olarak gelişmiştir.

Peki Türkiye’ de kaynaştırma hizmetleri ve bütünleştirme hizmetleri ne kadar doğru işlemekte?

Değerli okurlar, kaynaştırma eğitimi uygulamaları ve kaynaştırma öğrencilerinin merkezi sınavlarında maalesef büyük sorunlar yaşanmaktadır. Birçok devlet politikasına, farkındalık çalışmalarına rağmen okullar ve yöneticileri tarafından kaynaştırma öğrencilerine ve kaynaştırma sistemine görmezden gelinmektedir. Özellikle özel okullarda ailelere ve öğrenciye yapılan muameleler ve eğitime bakış açısı, yönetimin ve öğretmenlerin eksik ve yanlış bilgileri şapkalarımızı önümüze koyup düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Özel gereksinimli çocukları okullara almamak için ve/veya okula kayıt yaptırmış öğrencileri okullarından göndermek için yapılanlar ve sonuçları dramatiktir.

Özel gereksinimli öğrencilerin özelliklede otizmli öğrencilerin toplum içinde bir yer edinemeyeceğini düşünen, eğitimin, kaynaştırmanın, bütünleştirmenin olmasına karşı zihniyet üzülerek söylüyorum ki çoğunlukta.

Yazının devamı...