Kendine ait bir odan olmalı

18 Ağustos 2019

Bugün böyle içimde bir hesaplaşma ile uyandım. Dolunayın etkisinden midir yoksa orta yaşlarda oluşumdan mıdır, zaten kendimle hesaplaşmamın hiç bitmemesinden midir bilemiyorum artık. Biraz içimi açayım bu hafta size.
Kendi halinde bir insan gözlemcisi olarak ben hala henüz kendime ait bir odam olması meselesini çözebilmiş değilim. Fiziksel olarak bir odam mevcut olsa da Virginia Woolf’unki gibi içini doldurabilmiş değilim. Tabi bu benim kendime kabahatimden başka bir şey değil. Varolma çabamda kendime yaptığım bir haksızlık diyelim!
Virginia Woolf’dan bahsediyorum ve köşe yazımın başlığını 1929 tarihli “Kendine Ait Bir Oda” isimli kitabından esinlendim diye feminst bir yazı okuyacaksınız sanmayın. Kadın, erkek, çocuk fark etmez kendin olabilmek ve var olabilmek üzerine cinsiyetler ötesi bir şeyler karalamak geldi bu sabah içimden.
Virginia Woolf kapılarını kadınlara yeni açmaya başlayan Cambridge Üniversitesi’nde kız öğrencilere hitaben “kadınlar ve kurmaca” konusundaki bir konferans da kadınlara “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..” diyerek seslenmişti. Şimdi bence bu sözü alıp kadın, erkek fark etmeksizin hayatımızda yakıcı bir soruya çevirmelim diye gündemimize getirmek istiyorum.
Kendimiz için nasıl bir gelecek istediğimize dair kurgularımız ile, arzu ettiklerimizi yapmanın getireceği bedeller hakkındaki korkularımız arasında dengeyi bulmaya çalışacağımız bir nirvana noktasına gelene kadar bu yakıcı soruyla kavrulmak durumundayız.
“El alem ne der” kaygısından kurtulabilmiş değiliz hiçbirimiz. Kendimiz bu gereksiz miti hayatımızın merkezine oturtarak kendi hayatımızı bozuk para gibi harcamamız yetmiyormuş gibi, başta ailemiz olmak üzere herkese dayatıyoruz bunu. Oysa biz “Biz yaratılmışları razı etmek için yaratılmadık.”
Bunu sürekli unutuyoruz ve bu yüzden kimi memnun etmek için bir şey yapsak kendimizi bir imtihanın içinde buluyoruz ve kaybediyoruz aslında. Hem de büyük kaybediyoruz!

Yazının devamı...

Mutluluk, Buda ve 49 Gün

4 Ağustos 2019

Her yerde ama her yerde karşımıza bir Buda heykeli çıkma olasılığı git gide artıyor sanki? En popüler beachlerden tutun da, otel lobilerinde, şık restoranların girişlerinde hatta en sıradan evlerin bile bir köşesinde bolluk, bereket, zenginlik, verim ve mutluluk getirdiğine inanılan Buda heykelciği var artık. İnanmakla başlıyor elbette her şey ama anlayacağınız herkes ama herkes bir ‘mutluluk’, ‘tekâmül’, ‘bilgelik’ arayışına düşmüş durumda.

Şu ara Mark Manson’un ‘Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı’ adlı kitabını okuyorum. İnsanın mutluluk ve tekâmül arayışı dekorasyonlarımızın vazgeçilmezi haline gelen Buda’nın hikayesi üzerinden öyle güzel bir dile ile anlatmış ki özetlemektense sözü, satırlarımı Mark Manson’a bırakıyorum.

“Yaklaşık 2500 yıl önce, bugünkü Nepal’de, Himalayaların eteklerinde muhteşem bir sarayda yaşayan kralın bir oğlu olacakmış. Kralın bir fikri varmış: Çocuğu kusursuz yetiştirecekmiş. Çocuk bir an bile ızdırap çekmesin istiyormuş, her ihtiyacı, arzusu hemen yerine getirilecekmiş. Kral sarayın çevresine yüksek duvarlar ördürerek prensin dış dünyayı öğrenmesini engellemiş. Onu şımartmış, armağanlara ve yiyeceğe boğmuş, çevresini her dilediğini yerine getiren hizmetkârlarla donatmış. Ve planladığı gibi, çocuk insan varlığının genel zalimliğini öğrenmeden büyümüş. Tüm çocukluğu böyle geçmiş, ama sonsuz lükse ve zenginliğe rağmen prens yine de mutsuz bir genç adam olmuş. Her deneyim boş ve değersiz geliyormuş. Babası ne verirse versin hiçbir zaman yeterli değilmiş, hiçbir anlam ifade etmiyormuş.  Bir gece geç vakit, prens duvarların ardında ne olduğunu görmek için saraydan kaçmış. Bir hizmetkârı onu yakındaki köye götürmüş. Prens gördüklerinden dehşete düşmüş. Hayatında ilk kez insanın ızdırabıyla karşılaşmış. Hastalar, yaşlılar, evsizler, acı çekenler ve hatta ölenler. Prens saraya dönmüş ve kendini bir tür varoluş krizinin içinde bulmuş. Gördüklerini nasıl işleyeceğini bilmediği için her şey hakkında müthiş duygusallaşmış ve sürekli yakınmaya başlamış. Ve çoğu genç adamın yaptığı gibi, onun için yaptığı şey için babasını suçlamış. Onu bu kadar mutsuz edenin, yaşamını böyle anlamsızlaştıranın zenginlik olduğuna inanmış ve kaçmaya karar vermiş.

Ancak prens sandığından daha çok babasına benziyormuş. Onun da büyük fikirleri varmış. Sadece kaçmakla kalmamış, tahtından vazgeçmiş, ailesini terk etmiş, zenginliğini dağıtmış, sokaklarda yaşamaya başlamış. Hayatının geri kalanını dilenerek geçirmiş.  Saraydan kaçmış ve bu kez geri dönmemiş. Yıllarca bir serseri gibi yaşamış, toplumunun gözden çıkardığı ve unuttuğu bir artığa dönüşmüş, toplum basamaklarında bir köpek kadar değeri yokmuş. Ve planladığı gibi çok acı çekmiş; hastalık, açlık, ızdırap, yalnızlık ve çürüme. Ölümün eşiğinde yaşıyor, çoğu zaman günde yalnızca bir fındıkla besleniyormuş.

Birkaç yıl geçmiş, ardından birkaç yıl daha ve sonra... Hiçbir şey olmamış.

Prens bu sefil ve ızdırap içinde yaşamın olması gereken şeye dönüşmediğini fark etmeye başlamış. Ona arzuladığı iç görüyü sağlamamış. Dünyanın sırlarını ya da nihai amacını gözlerinin önüne sermemiş.

Aslında prens hepimizin üç aşağı beş yukarı zaten bildiğimiz şeyi öğrenmiş: Izdırap çekmek iğrenç bir şeydir. İlla anlamı olmak zorunda da değildir. İnsan zenginse ve amaçsızca ızdırap çekiyorsa bunun bir değeri de yoktur. Ve sonunda prens kendi büyük fikrinin de, tıpkı babasınınki gibi saçma ve korkunç bir fikir olduğunu, gidip başka bir şey yapmasının daha doğru olacağını kavramış.  Kafası karmakarışık prens biraz temizlenip bir ırmağın yakınında ulu bir ağaç bulmuş. Aklına başka bir büyük fikir gelene kadar o ağacın altında oturmaya karar vermiş. Efsaneye göre, kafası karışık prens o ağacın altında 49 gün oturmuş. Aynı yerde 49 gün oturmanın biyolojik olanaklılığına girmeyelim, sadece prensin bu sürenin sonunda derin farkındalıklara kavuştuğunu söyleyelim. Bunlardan biri de şuymuş: Yaşamın kendisi bir ızdırap çekme formuymuş. Zenginler zenginlikleri nedeniyle ızdırap çekiyorlarmış. Yoksullar yoksullukları nedeniyle. Ailesi olmayanlar ailesi olmadığı için. Dünya zevklerinin peşine düşenler bu zevkler nedeniyle. Bu zevklerden elini ayağını çekmiş olanlar, tuttukları oruç nedeniyle.

Bu tüm ızdırapların eşit olduğu anlamına gelmez. Bazı ıstıraplar kesinlikle diğerlerinden daha çok acı verir. Ama hepimiz ızdırap çekeriz. Yıllar sonra, prens kendi felsefesini geliştirmiş ve bunu dünyayla paylaşmış. İlk ve ana öğretisi de şuymuş: ‘Izdırap ve kayıp kaçınılmazdır ve onlara karşı koymaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz.’

Yazının devamı...

Yaşamda inovasyon şart

21 Temmuz 2019

Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu bilip, etrafındaki pek çok şeyden şikâyet edip kendine gelince değişime, gelişime dirençli olmak gibi bir kültüre sahibiz. Bakıyorum etrafıma ve kendime pek çok seyin canımıza tak ettiğini ve ‘bir şeylerin değişmesi gerektiğini’ yüksek sesle söyleyip duruyoruz. Değişmek ve yenilenmek zorunda olduğumuzu hepimiz gayet iyi biliyoruz. İşimizde inovasyonun şart olduğunu yakın geçmişte kabul etmiştik zaten, ardından pozitif liderlik vasıflarına sahip siyasilere ihtiyacımız olduğunu haykırdık, sıra bizim birey olarak inovasyona ihtiyacımız olduğunun kafamıza dank etmesine geldi.
İşlerimiz açısından düşünecek olursak; inovasyon, yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet) veya sürecin; yeni bir pazarlama yönteminin; ya da iş uygulamalarında, işyeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir organizasyonel yöntemin uygulanmasına deniyor. Bir nevi yeni fikirleri (ürün, metot veya hizmet gibi) değer yaratan çıktılara dönüştürme süreci. Bu süreç de iki temel basamaktan oluşuyor. İnovasyon sürecini başlatması bakımından önem arz eden ilk basamak, yeni ve yaratıcı fikirlerin ortaya çıkması. Emek ve yatırım gerektiren ikinci basamak ise, ortaya çıkarılan yeni ve yaratıcı fikirlerin ticarileştirilmesi, başka bir deyişle katma değer yaratan ürün, metot veya hizmetlere dönüştürülmesi şeklinde tezahür ediyor.
Hayatımızda inovasyona gelecek olursak, Herakleitos’in “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” lafında anlatıldığı gibi, hepimiz değişimin şart olduğunu bilsek de içten içe Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, “Hiç kimse değişime karşı değildir, yeter ki ucu kendisine dokunmasın” yaklaşımını sergiliyoruz.

Değişebilirsiniz!

Oysa yaşamınızın inovasyonu, değişmiş siz olabilirsiniz! Belki de bir şeyler sadece değişmeyi bekliyordur. Yaşamımızı daha anlamlı kılarak mutluluğumuzu ve yaşam doyumunuzu çoğaltmak istemez misiniz?
Bu bağlamda sürekli düşünen, yazan, ayrıca kurumsal ve bireysel dönüşüm koçluğu yapan biri olarak, sizlere yaşamda inovasyon için bir teknik önermek istiyorum. Benden okumaya alıştığınız kişisel gelişim teknikleriyle değil de, iş süreçlerinde uygulanan SCAMPER tekniğini yaşama uyarlayarak sizlere aktarmaya çalışacağım. Bireysel inovasyon sürecinizi hemen şimdi başlatabilirsiniz.
Substitute (İkame-Yerine Koyma): Değişim ve daha iyi için neleri değiştirebilirim? Değişim sonrası neler olabilir? Yer, zaman, kişi, tavır, eşya, iş ya da benzeri neleri değiştirebilirim?

Yazının devamı...

Başarıya giden yol!

14 Temmuz 2019

Gündem, her zamanki gibi yoğun. Dünya gündemi de aynı oranda yoğun. Yalnızca konu başlıklarını ve bunlarla ilgili uçuşan manşetleri bile alt alta koymak, bu köşeyi doldurmaya yeterli olurdu. Ancak, tüm bu yaşadıklarımızın nedenleri, sonuçları, suçluları, masumları, her ortamda (plajlar bile buna dahil), her yazıda ve her kanalda sürekli tam bir takım tutma psikolojisi içinde tartışılırken, sanki hepsinin ortak özelliğinin gözden kaçtığını fark ettim: Amaca ulaşmak için her yolu, hatta mümkün olan en kısa yolu kullanmak. Yoksa daha başlangıçta, güç sahibi olmak, zengin olmak ve hatta iktidarda kalıcı olmak için, en doğru yerine en kısa yolun seçilmiş olması mı bu yaşadığımız kaosun nedeni?
Bu coğrafyadan çıkan ve coğrafya (geo) ölçümü (metri)bilimi geometrinin babası Öklid, Einstein’ın “Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline kapılmasın” diyerek yücelttiği ‘Elementler’ isimli başyapıtında “İki noktayı birleştiren en kısa yol, doğrudur” der. Bu, kanıt gerektirmeyen apaçık gerçek, yani bir aksiyomdur. Ancak, bunu okuduğu ilk anda, “En kısa olan en doğru yoldur” yanılgısına düşebilir insan. Aynı bugün yaşadığımız tüm kaosların sorumluları gibi... Oysa, Öklid ‘doğru’ ile iki nokta arasındaki matematiksel ışın hattını, yani doğru çizgiyi kasteder. O, hayatta bulunduğunuz yerden varmak istediğiniz yere, yani başarmak istediğiniz hedefe giderken, en kısa yolu seçmenin en doğru yolu seçmek olduğunu aklına bile getirmemiştir.

Atatürk örneği

Gerçekten de, 13 ciltlik ‘Elementler’i okumada başarısız olup “Geometriyi öğrenmenin en kısa yolu nedir?” diye soran, dönemin İskenderiye Kralı I. Ptolemy’ye, “Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur!” der Öklid. Bir Kral için dahi, yalnızca gerçeği öğrenmeyi başarmanın bile kestirme bir yolu olmadığını açıkça ifade eden Öklid’in anlayışına binlerce yıl sonra çok daha fazla ihtiyaç duyuyor olmamız ne büyük talihsizlik!
Ne yazık ki yalnızca ülkeyi yönetenler değil, onları izleyen bizler de kendi hayatlarımızda kariyer, para, şöhret, güç, mutluluk, sağlık, zayıflama, güzelleşme, kendini geliştirme, sevilmek ve aşk her ne ise istediğimiz ona en kısa yoldan ulaşma hayalini kuruyor ve başarmak için zorlu, inişli, çıkışlı ve mücadele gerektirecek doğru yol yerine en kısa görünen yolu seçiyoruz. Bu yolun sonunda da her birimiz kendi iç krizlerimizi ve ülkemizin hukuk, adalet, kalkınma krizini ve kendi kaosumuzu yaratıyoruz.
Oysa, bize ait ilk ‘Geometri’ kitabının yazarı olan ve “Doğru çizgi veya doğru bir noktadan diğer bir noktaya olan en kısa yoldur. İyice gerilmiş bir iplik, doğru çizgiyi güzelce anlatır” cümlesiyle ‘doğru’ ve ‘doğru çizgi’ kelimelerini dilimize güzelce katan Büyük Atatürk de başarıyı elde etmek için hiçbir zaman kısa yolu tercih etmemiştir.

Engelleri kaldırın

“Ben, bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem; o işe neler engel olur diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür” der Atatürk... Ve bizlere başarı ve mutluluk için bir ‘kral yolu’ arama hatasına düşmememizi hatırlatır: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” O da baştan engelleri düşünüp üzerine çalışarak kararlılıkla gitmek yerine, bugün bizim neslimizin seçilmişlerinin yaptığı gibi başarı için bir ‘kral yolu’ seçseydi, o günün kaosundan çıkılabilir miydi?

Yazının devamı...

Yeniden doğmak

7 Temmuz 2019

Geçen hafta Şeyma Subaşı’nın ‘Sadece Şeyma’ isimli kitabından koyu açmış, ilk sayfadaki “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısından ve hemen ardından da ikinci sayfadaki “Acımadı ki” ifadesi üzerinden devam etmiştim. Madonna’nın Billboard Women in Music’te Yılın Kadını ödülünü alırken yaptığı konuşma ile aralarında gördüğüm benzerliği anlatmıştım. “Acımadı ki” kısmına da itiraz etmiş, Ajda Pekkan’ın da Magnum reklamında kendi hayatından bahsederek anlatmaya çalıştığı hayat denkleminin acıtarak güçlendireceği ve zorlukların insanı öldürmediği sürece aslında güçlendirdiği vurgusuyla bitirmiştim. Bunu da kartalın kendini ‘yeniden doğuş’ uçuşunu yapmaya hazırlamasına bağlamıştım. Peki, nasıl mümkün olabiliyor yeniden doğmak? Şimdi, söz verdiğim gibi ona geleyim.
Carl Jung’ın dediği gibi, “Hayat yollarında kendimizle tekrar tekrar, bin bir kılıkla karşılaşırız.” Yolumuzun üzerindeki engelleri ve sorunları nasıl aşacağımızı bilmiyor olmamız da doğal. Şöyle bir düşünürseniz; sarp geçitlere ulaşan yollar üzerinde her zaman yeni küçük kapılar ve yeni fırsatlar oluştuğuna sizler de pek çok kez tanık olmuşsunuzdur. J.R.R. Tolkien, “Köşede yeni bir yol ya da gizli bir giriş bizi bekliyor olabilir” der. Kendinize inanmanız, bir şeyleri başarmak için yapmanız gereken ilk şeydir. Çabalamakla da yola devam etmelisiniz. Hayat; seçimler, beklentiler, inanmak ve eylemden ibaret değil midir zaten?

Yaşama kesin dönüş

‘Yeniden doğmak’ da dehşet ve acı verici anların ardından gelir. Şiddeti, en büyük doğum sancısı gibidir.
Yeniden doğmanın ilk şartı, korkmaktan korkmayacak kadar korkusuz olmaktır. Ardından, hummalı bir temizlik harekâtına girişirsin. Kendinden, acılarından, seni yeniden doğmaktan alıkoyan çaresizlik inançlarından kurtulursun. Kendi kurtuluş savaşını başlatırsın. İyi, güzel ve gerçeğe ulaşabilmek adına her şeye başkaldırabilenlerin serüvenidir bu. Cesaret gerektirir. Korkuyu ve endişeyi güce dönüştürürsün.
İçi boş bir inanç olmayacak ya da kolaycılığa kaçılamayacak kadar zor ve tehlikeli bir hesaplaşmadır! Tepetaklak olmuşların, derin ıstıraplarından sonra genişleyerek büyüyenlerin başarısıdır.
Albert Camus’nün dediği gibi, bazı anlarda “Şu anlamsız dünyada yapılacak en anlamlı iş çekip gitmektir!” diye aklından geçirseler bile, kalıp kendi dağının zirvesine çıkmayı seçenlerin hikâyesidir. Sancıların en büyüğünü çekmiş yaşam ustalarının eseridir.

Yazının devamı...

Acımadı ki!...

23 Haziran 2019

Şeyma Subaşı, özel hayatını anlattığı bir kitap yazmış adı ‘Sadece Şeyma’. Henüz okumadık ama kendi paylaşımlarından öğrendiğimize göre Acun Ilıcalı’dan bahsetmediği kitabın ilk sayfasında “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısına yer vermiş, ikinci sayfasında “Acımadı ki” ifadesi bulunuyor.
Ben işin magazinsel tarafını bilmem, bir kişisel gelişimci olarak beni küllerinden nasıl doğduğu ve kişinin başına gelen şeylerin aslında kişiyi nasıl da güçlendirdiği kısmı ilgilendiriyor.
Hep eğitimlerimde bu gibi durumlar için Modanna’dan örnek veririm; Billboard Women in Music’te ‘Yılın Kadını Ödülü’ne değer görülen Madonna, unutulmayacak bir konuşma yapmıştı. 1979’da New York’a ilk taşındığında boğazına bıçak dayanarak tecavüze uğradığını anlatırken gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Konuklara ve kendisini sevenlere, “Desteğinizin ne kadar büyük anlam ifade ettiği hakkında hiçbir fikriniz yok” diyen Madonna, konuşmasını, “Aynı zamanda şüpheciler, hayır diyenler, bana cehennemi yaşatanlar, neyi yapamayacağımı, neyi yapmamam gerektiğini söyleyenler…” diye sürdürmüş ve “Sizin inadınız beni daha güçlü yaptı, daha fazla çaba göstermemi sağladı. Beni bugünkü savaşçı, bugünkü kadın haline getirdi. Yani Madonna olmamı sağlayan herkese teşekkür ederim” demişti.
“Hayattaki en büyük başarısının hâlâ ayakta kalmak olduğunu” vurgulamıştı Madonna.
Sanırım Şeyma Subaşı da Madonna’nın o efsanevi konuşmasından esinlenmiş olacak ki kitabın ilk sayfasında “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısına yer vermiş ve “Acımadı ki” devam etmiş.
Acır canım acır ama acıtıp da yıkmayan şeyler seni güçlendirir. Bizim literatürde ‘Küllerinden Doğmak’ denir buna. Bir nesil “Kartallar Yüksek Uçar”, “Dallas, “Şahin Tepesi” dizileri ile büyüdük biz. Bundan sonraki diziler de zaten hep bu kurgu üzerine kuruldu. Yüksekten uçmamız gerektiğini, hayatın güçlüden yana olduğunu, güçsüzün ezildiğini böyle öğrendik. Kartalı ‘güç’ün ve ‘yenilmezlik’in simgesi haline getirdik. İstediğini elde eden, göklerin yalnız efendisi idi o. Böyle bir imaj oluştu kafamızda. Hayatta kalabilmek için kartal pençelerin olmalıydı, o hiç kaybetmezdi, daima güçlü olandı.. Peki, aslı astarı böyle midir?
Kartallar, sizlerin de bildiği gibi kanatları ve kuyrukları geniş, bacakları tüylü, iri yırtıcılardır. Yuvalarını kolay ulaşılamayacak yerlere yapmayı tercih ederler. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Kuş türleri içinde en uzun yaşayan odur.

Yazının devamı...

İyimserlik hayatınızı nasıl değiştirir?

16 Haziran 2019

Albert Einstein “Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum” der. Başarı sorunlarla uğraşmaktan vazgeçilmediğinde, mutluluk ise zorluklara rağmen vazgeçmeyip iyimser kalabilmekte mi yatıyor dersiniz? Sanırım Tanrı’nın sevip cömert davrandığı kullarından biri olmak için iyimser olmayı öğrenmek gerekiyor.
İyimserlik derken Polyanacılık gibi kaybedilen herhangi bir şey için üzülmek yerine elindekilerle yetinmeyi ve mutlu olmayı kast etmiyorum. İyimserlikten kastım iyi durumlar ile karşılaşma olasılığımızı olduğundan yüksek öngörüp kötü durumlarla karşılaşma olasılığımızı olduğundan daha düşük görmeye yatkın olmak. W. Arthur Ward da iyimserliği en kapsamlı hali ile şöyle özetliyor;
“Gerçek iyimser problemlerin farkındadır ama çözümleri de bilir, zorlukları görür ama üstesinden gelineceğine de inanır, olumsuzlukları yakalar ama olumlulukları da vurgular, en kötüye açıktır ama en iyiyi de bekler, şikâyet etmek için nedeni vardır ama gülümsemeyi seçer.”
Tabi böyle olunca başarı da başarının sonucunda alınan keyif de diğerlerine oranla iyimserlerde daha fazla oluyor.
Nasıl oluyor da bir sürü zorluk var iken insanlar iyimser olmayı başarabiliyorlar dersiniz? London College Üniversitesi’nden Nörolog Tali Sharot’un araştırmalarına göre, insanlar bir şeyi öğrenirken beyinlerindeki nöronlar iyimserliği güçlendirebilecek bilgiyi kodluyorlar, ama hiç beklemedikleri arzu edilmeyen bilgiyi ise kaydetmede başarısız oluyorlar. Örneğin çok zengin ve varlıklı birisiyle ilgili başarı hikayesini dinlediğimizde bizim de bir gün inanılmaz derecede zengin olabileceğimize inanabiliyoruz. Ancak her üç evlilikten birinin ayrılıkla sonuçlanıyor oluşu üzerinde bir konuşma dinlediğimizde bizimkinin de bir gün sonlanma ihtimali olduğu düşüncesini aklımıza getirmiyoruz. Yani beynimizdeki nöronlar iyimserliğimizi destekleyecek şekilde bizimle işbirliği yapıyorlar. Peki, iyimserlik işimize nasıl yarıyor? İyimser düşüncelere sahip olmanın, olumlu düşünmenin ve iyilik yapmanın sağlığa, özellikle de ruh sağlığına son derece faydalı olduğu birçok bilimsel araştırma ile de kanıtlanmış durumda. Kanser gibi ciddi sağlık problemlerini atlatanlara ya da hayatta baş edilmesi zor sıkıntıların üstesinden gelenlere baktığımızda iyimserlikten beslendiklerini görüyoruz. Hatta bilimsel araştırmalar iyimser insanların kötümserlere göre daha sağlıklı ve daha uzun yaşadıklarını dahi gösteriyor. Tali Sharot, insanların hayatta kalabilmeleri için daha iyiyi düşünmek zorunda olduklarını ve bundan dolayı iyimser olmayı öğrendiklerini ve ileride daha sağlıklı olacağına inanan birinin bunu gerçekleştirmek için yediklerine dikkat ettiğini, boşanmayacağını düşünen birinin ilişkisine daha çok özen gösterdiğini, beynin de bu sisteme bağlı çalıştığını savunuyor.
Nasıl iyimser olacağımıza gelince; bunun yolu da bilgimizi artırmaktan ve farkındalığımızı maksimize etmekten geçiyor.
Kişinin iyimser veya kötümser olması; olayları kendi ruh hali başta olmak üzere kültür, yer, zaman, statü ve rol faktörleriyle bileşkeli şekilde algılayışında yatıyor. Bu algılayış şekli de sonuç olarak önce kişinin kendisini, fiziki ve ruhi yapısını daha sonra genişleyerek çevresini ve olayları da etkilemeye başlıyor.

Yazının devamı...