CLIMATHON 2019 İZMİR

20 Ekim 2019

İklim değişikliği ve bağlantılı olarak dünyanın her yerinde artan doğal felaketler gezegenimizin karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri olarak hayatımızın merkezinde duruyor ama başımıza gelmeden, yaşamadan farkına varamıyoruz. Milyarlarca gezegen içinden bugüne kadar yaşanabilir başka bir gezegen bulunmayışı ve Mars’ın da aslında hiçbir zaman tam bir alternatif olmayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız ve gezegenimizi korumak için bir şeyler yapmalıyız. Bunu her şeyin üzerinde bir hedef haline getirmeliyiz.

Çok uzaklara gitmeye hiç gerek yok! Geçen Ağustos ayında İzmir’de yaşadığımız orman yangını felaketi hatırlayalım. İçimizi yakan, ruhumuzu derinden üzen ve elimizden bir şeyin gelmiyor olması duygusunu bizlere yaşatan o yangını…

Yeşil-mavi küreyi daha büyük tehlikelerden kurtarmak için toplumun farklı kesimlerinin birlikte çözüm üretmeye teknoloji teşvik etmeliyiz. İnovatif genç yetenekleri, doğa dostu projelerle insanlığın hizmetine sunmak için yaratıcı platformalar oluşturmalıyız. Hepimizin içinde olan, duyarlılığı artıran çözüme odaklı ortamları desteklemek belki de karşı karşıya kaldığımız tehlike içi en yapıcı yaklaşım olacak.

Eko-teknolojiler artık yeşil ekonomi adı altında yükselen yeni sürdürülebilir bir kalkınma modeline öncülük ediyor. Doğayı odağına alan teknolojiler ile nitelikli beyin gücünü birleştirmek de yaratacağı çözümler ile sürdürülebilirlik felsefesinin temel taşını oluşturmaya aday konumunda.

Yeşil ekonomi de şimdiden dünyada 3 trilyon dolarlık bir yer edinmiş durumda. Rüzgar enerjisinden hava kirliliğine, orman yangınlarından, atık yönetimi ve en başta su ve toprak gibi doğal kaynakların korunması ve geri dönüşümlü olarak tüketilmesine imkan veren birçok yeni buluş da zaten artık gündemimizde ve ekonomimizi ciddi anlamada tetiklemeye başladı bile. Nature dergisinde yer alan veriler 26 alt sektörde yapılan incelemeyle bu sektörlerin 2016 yılında yüzde 20 artışla, sadece ABD de tam zamanlı 9.5 milyonluk istihdam sağladığını gösteriyor.

Yazımın başlığını oluşturan climathon’a gelecek olursam. İklimsel sorunların somut projelere fikirlere dönüştürülmesi içi pozitif katkı yapan işletmelerin desteklenmesi ve yerel politikaların da katkısıyla güçlü çözümlere odaklanan iş geliştirme platformuna climathon deniyor.

Size güzel bir haberim var, bu konuda İzmir’de de bir şeyler yapılmaya başlandı artık. “CLIMATHON 2019 İZMİR” isimli etkinlik 100’ün üzerinde inovatif fikir sahibi beyinlerin start-up ve Ar-Ge çalışanlarının, lisans yüksek lisans öğrencilerinin katılımıyla 24-25 Ekim 2019 tarihinde gerçekleştirilecek. CLIMATHON 2019 İZMİR programı İş İnsanları Derneği (ESİAD), Originn, IDEMA (Uluslararası Kalkınma Yonetimi) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliğinde küresel çapta 46 ülke ve 100’ü aşkın şehirle eş zamanlı olarak İZMİR Origin’de yapılacak.  Doğal afetler orman yangınları ve su başta olmak üzere doğal kaynakların verimli kullanımı, çevre dostu akıllı şehir uygulamalarının fikir ve proje aşamalarına getirilerek sunulacağı etkinlikte mentörler, kolaylaştırıcılar, teknik sponsorlar ve proje ekipleri bir arada 24 saat süreyle fikir ve projeler üreterek ilgili sektörlere ve yatırımcılara ürettikleri çözümlerle ilgili sunumlar yapacak. Final sunumlardan sonra başarılı projelere ödüller verilecek ve en önemlisi de ekosistemle (yatırımcılarla, iş dünyası ile) işbirliği imkânları sağlanacak. Bu anlamda hem ekonomiye destek olan hem teknolojiyi destekleyen hem de gezegenimizi sonraki nesillere utanç duymadan, miras bırakabileceğimiz şekilde kurtarmaya yönelik adımlar atan CLIMATHON 2019 İZMİR etkinliğinin bir parçası olmaya, ya da destekçisi olmaya çağırıyorum.

Dostoyevsky’inde söylediği gibi “Her birimiz her şeyden ve herkese karşı sorumluyuz.”  Doğada her şey birbirine bağlıdır ve tüm canlılar üstelerine düşeni ne eksik ne fazla- tam olarak yaparak bütüne hizmet ederler. Bizimde bu kusursuz sistemin dengesini koruyan ve bütünün yararını gözeten eylemlerle sistemin sürdürülebilirliğine ve refahına katkı sağlamamız gerektiği bilincini hiç aklımızdan çıkarmamız gerekiyor.

Yazının devamı...

Tarihi okuyabilmek neden çok önemlidir?

13 Ekim 2019

Resmen savaştayız şu anda ve dünya buna farklı farklı pencerelerden bakıyor ve kendi işine geldiğince yorumluyor. Oysa tarih okumak daha derin bir bakış açısına sahip olmayı gerektirir. Neden sonuç ilişkileri içerisinde, yaşanmakta olan zaman dilimizdeki imkan, etken ve olaylar da dikkate alınarak incelenmeli ve yorumlanmalıdır. Nasıl mı? Ya da neden mi önemlidir? Gelin bunu uzay mekiğinin yakıt tankının boyutlarının nerelere dayandığını Prof. B. İplikçioğlu’nun bir alıntısı ile anlatayım sizlere.

“Uzay mekiği yakıt tankının genişliğinin neden 1,5 metre” olduğunu anlatan bir elektronik posta bir zamanlar çok modaydı. Bu e-posta bu konuya çok güzel ışık tutmaktadır.

Uzay mekiğinin yakıt tankının genişliği neden 1.5 metre? ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiğinin yakıt tanklarının genişliği 4 feet, 8.5 inçtir (yaklaşık 1,5 metre).  Uzay mühendisleri bu tankları genişletmek istemişler, ancak başarılı olamamışlardır. Çünkü bu tanklar fırlatma rampasına trenle gönderilmek zorundadır ve söz konusu tren yolu tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise tren raylarının arasındaki genişlik olan 4 feet 8.5 inçten (yaklaşık 1,5 metre) biraz fazladır.

Neden 4 feet, 8.5 inç (yaklaşık 1.5 metre)? Çünkü vaktiyle tren rayları İngiltere’de böyle yapılmıştır ve ABD demiryolları İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. Peki, neden İngilizler bu genişliği kullanmışlar? Çünkü ilk tren raylarını yapanlar eski tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği tam olarak budur. Tramvay rayları neden daha geniş değildir? Çünkü bu ölçü vaktiyle at arabalarını yaparken kullanılan genişliktir. At arabalarındaki tekerlekler arasında neden bu ölçü dikkate alınmış? Çünkü çok eskiden beri İngiliz topraklarından gelip geçen araçlar bu ölçüyü ortaya çıkarmıştır. Arabalar için başka bir ölçü kullanıldığında tekerlekler engebeli arazi üzerinde kalmakta ve kısa sürede bozulmaktadır.

Bu eski yol izleri nasıl ortaya çıkmış derseniz?

İngiltere’deki ilk uzun mesafeli yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaşçıları için açılmıştır. Peki, Romalıların yol izleri neden bu ölçüdeymiş? Çünkü Roma İmparatorluğu’nun ilk savaşçılarının arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır ve iki atın kalçalarının genişliği 4 feet, 8.5 inçtir (yaklaşık 1.5 metre).

Sonuç olarak; dünyadaki en gelişmiş ulaşım sisteminin füzelerinin tasarımı iki bin yıl önce yan yana getirilen iki atın kalça genişliği toplamı ile belirlenmiştir. Bu kuralı değiştirmek ise Ay’a giden, Mars’a gitme ve uzaya açılma planları yapan Amerikalı uzay aracı mühendislerinin bile harcı değildir. Dünyada her şey değişiyor gelişiyor gibi görünüyor, ama bu eğlenceli elektronik postadan da anlaşılacağı gibi aslında dünyada pek çok şey fazla değişmiyor. Dünyada olan her şey geçmişte olmuş olayların neden ve sonuçları üzerine oluşmaktadır. Bu günü almak için ve geleceği tahmin edebilmek için TARİH okumak bu nedenle çok önemlidir.”

Barış Pınarı Harekatı başladığından ve askerlerimiz yola çıktığından beri kaç gündür kendi kendime diyorum ki; bayrak yaz, vatan yaz! Yılmaz Özdil de değilim, tarihçi de değilim ki olan biteni 2 sütuna sığdırarak anlatabileyim.  Saklı gizli de yok aslında, her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. Ama işte maharet birazda tarihi okuyabilmekte olduğu için bayrak yazmaktansa, vatan yazmaktansa tarih okumayı bilmeyi yazdım şimdilik.

Yazının devamı...

İzmir’in Yeni Nesil Eğlence Merkezi

6 Ekim 2019

Bugün size sosyokültürel hayatımıza “Başka Bir Şey” sloganı ile hızlı bir giriş yapmaya hazırlanan,12 Ekim’de kapılarını açacak olan İzmir’in yeni nesil eğlence merkezi Hangout Performance Hall’dan bahsetmek istiyorum. Çünkü beni heyecanlandıran şeyleri sizlerle paylaşmak hoşuma gidiyor. Neden heyecanlandığıma gelince hem eğlence hayatımıza renk geleceği için hem de İzmir için alışılagelmişin dışında bir etkinlik merkezi olacağı için heyecanlıyım.

Sloganı gibi başka bir yer burası, şimdilik sadece hafta sonları müzik ağırlıklı gibi görünse de sosyokültürel hayatımızda fark yaratmak hafta içi alternatif etkinliklere, sanatın her dalı ile ve kurumsala yönelik aktivitelerle iş dünyasına hızlı başka bir giriş yapmayı planlıyorlar. İzmir’in ihtiyacı olan konsept; başka bir yeni nesil etkinlik merkezi olmak için müzikle başlayıp sanatı ve alternatif etkinlikleri de içlerine alıp yollarına devam edecekler. Doktor ve mühendislerin açtığı turizmci destekli farklı kafalarda bir yer olacak burası benim anladığım.

Rock ve alternatif müzik üzerine açılan ana salon ve elektronik müzik yapacak olan Hangout Cure olmak üzere aynı anda iki performans alanına sahipler. 7 metre tavan yüksekliği, büyük sahne, en iyi ses sistemi, profesyonel akustik dizayn, görsel tasarımlar, güler yüzlü güvenlik, uygun fiyatlar ve sınırsız eğlence gibi konularda iddialılar. Bunun dışında yemek karavanları ve bir diğer aktivite alanları mevcut. Yakın zaman da elektronik müzik çalan Cure Bar ve Kendine Has Bear Garden’ı da açmayı planlanıyor.

Hayko, Ceza, Pentegram, Can Bonomo, Buray, Mehmet Erdem, Göksel, Feridun Düzağaç, Fikri Karayel, Sattas yakın zaman da sahne alacaklardan sanatçılardan bazıları. Stereo Expres, Jonas Saalbach, Miyagi elektronik tarafta açıklanan ilk isimler. Etkinlikleri kaçırmamak için @hangout_psm istagram hesabını takip edebilir ve performans biletlerini de biletix’den alabilirsiniz.

Yazının devamı...

Yalnızlık Senfonisi

29 Eylül 2019

Hüznün ve ayrılığın mevsimi sonbahar gelmişken bitişler, vedalar, ayrılık, yalnızlık ve aşk üzerine yazmamak olmayacaktı. Sonbahar rüzgârının yerlerde sürüklediği dalından kopmuş sararan bir yaprak gördüğünde, hangi insan ayrılığı hatırlamaz ki zaten diye de düşünebilirsiniz. Ama ayrılığa gelmeden önce Aşk’tan bahsetmek istiyorum ya da Aşk’a düşmeye kaçmaktan. “AŞK mı kaldı ki günümüzde?” , “Bütün aşklar daha önceki yüzyıllarda yaşandı ve tükendi mi?” acaba diye de içim içimi kemirmekte olduğu için ‘Yalnızlık Senfonisi’ başlıklı bu yazıyı yazmaya karar verdim. Belki dayanamaz bir sonraki haftaya da bir aşk yazısı yazarım.
Aşkı, sevdayı çoktan dizilere, filmlere bıraktık…
İster aksiyon olsun, ister korku, polisiye ya da romantik hiç fark etmez her senaryoda aşk yok mudur zaten? İçinde aşkın sevdanın olmadığı bir hayat düşünebilir mi? Ama vazgeçtik! Yaşam öykümüzün tuzu, biberi, acısı, tadı olan aşkı filmlere, dizilere bıraktık… Hiç canımız yanmasın diye yalnızlık senfonimizi yaşıyoruz.
Çoğu zaman tercihler artık “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli” oldu. Evli olanlar birer birer boşanıyor. Her gün yeni bir ayrılık haberi duyuyorum. Ardından “Bir daha mı? Asla evlenmem” cümlelerini. Sobadan eli yanan çocuk misali bırakın tekrar evlenmeyi, aşka düşmeye korkar oluyorlar.
Henüz hiç evlenmemiş, genç nesil ise asla evlenmek istemiyor. Evlilik bir yana ilişki dedin mi köşe bucak kaçıyorlar. Zaten onlar için ilişkinin anlamı facebook statüsü! İlişkileri de sosyal medyada başlayıp, sosyal medyada bitip yine sosyal medyada arkadaş listesinde yedekte bekleyen bir yenisi ile devam ediyor.
Kadınlar için ise durum tam da böyle değil aslında. Onlar içgüdüsel olarak, günün birinde anne olup, çocuk doğuracağım dürtüsüne yenik düşüyorlar. Sadece, bu neden için bir gün evlenirim diyorlar. Bir de parmaklarına çok yakışan tek taş mevzu var tabii. Ama buna da öyle eskisi kadar hevesli değiller. Önce biraz can yakalım sonra sıra ona da gelecek, ama ne zaman bilinmez felsefesindeler.
Romantizm deseniz arkasına bakmadan kaçacak herkes… Aman deyim duygusal bir şey yaşamayalım, “Ne sen üzül ne ben, zaten bitecek yakında…” Hem sonrasında bir de aşk acısı çekmek var. “Ben hiç almayayım, alana da mani olmayayım sen aşkı başkalarında ara” modu hakim.

Yazının devamı...

Tüm senaryolarda korku var

15 Eylül 2019

Son yıllarda korkulu günlerimizin sayısının git gide arttığını gözlemliyorum. Yaşımız kaç olursa olsun, sosyo-ekonomik durumumuz, eğitim düzeyimiz, mutluluk seviyemiz, başarı oranlarımız, ilişki durumumuz ne olursa olsun korku içindeyiz. Aldatılma korkusu, yalnız kalma korkusu, yaşlanma korkusu, dışlanma korkusu, başarısızlık korkusu, başarı korkusu, özgürlüğün elden gitme korkusu, belirsizlik korkusu ya da tam aksi birisi ile tüm öbür boyu geçirmek düşüncesinin verdiği korkular, saymakla bitmezler.

Basit bir örnek verecek olursam sevgilisi olan da olmayan da, evli olan da, gündeminde evlilik olmayan da korkuyor! Senaryolarımız nasıl olursa olsun her birinde korku var atık. Seçim yapmak bile korkutuyor bizi, tıpkı seçme özgürlüğümüzün olmaması durumumuz kadar hem de.

Bazen dudaklarından tam zıttı sözcükler dökülse de yaptığımız her seçim bizim için keyif olmaktan çıkmış durumda artık, korkularımızı tetikliyor sadece . Ben de korkuyorum, hatta sadece seçimlerim ve sonuçlarından değil, eskiye nazaran hayatımın her alanındaki her şeyden biraz daha korkuyorum.

Araştırmacılar da benimle aynı fikirde; Batı dünyasında korkmak için eskiye göre daha az neden varken; modern savaşlar uzaklarda yaşanıyor, işsizliğe, kazalara ve hastalıklara önlem alınabiliyor ve yaşam süresi durmadan uzuyor iken, tüm bunlara rağmen negatif korelasyondan, korkunun kolektif artışından söz ediyorlar. Hatta Alman psikolog Jürgen Margraf bu gelişmeye “Korku Çağı” adını vermiş.

Yazının devamı...

Genç patronlar

8 Eylül 2019

Yazın bitmesi ve okulların açılması ile işler güçler normal hayata hızlı bir giriş yaptık hepimiz. Ben de objektifi yine iş dünyasına çevirdim. Bunun bir çıktısı olarak da köşe yazım genç patronlarla ilgili oldu. Neden genç patronlar, onlardan bize ne demeyin hemen; ekonomik istikrar için, sürdürülebilir bir ekonomi ve profesyonel çalışan bireyler olarak hayal ettiğimiz gibi bir iş dünyası ve kariyer için o genç patronlara hepimizin ihtiyacı var.

Türkiye’deki işletmelerin yüzde 95’i aile şirketi olduğunu düşünür ve yine bu aile şirketlerinin ortalama ömrünün 25 yıl olduğunu, sadece yüzde 30’unun ikinci kuşağa, yüzde 12’sinin üçüncü kuşağa geçebiliyor ve maalesef dördüncü kuşağa geçebilenlerin oranının ise yüzde 3’te kaldığını düşünürsek sürdürülebilir bir ekonomi için neden genç patronlara üzerinden durmamız gerektiği fark edeceğinizi umuyorum.

Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan istikrarlı gelişimi için aile şirketlerinin uzun ömürlü olması gerekiyor. Uzun ömürlü olmadıkları sürece ekonomik istikrarsızlığın da en büyük sonumuz olarak gündemimizde olmaması imkansız.

Nasıl bilim insanlarına, iyi bir eğitim sistemine ve nitelikli öğretmenlere, akademisyenlere, iyi yetişmiş donanımlı gençlere, sanatçılara, entelektüel insanlara, sporculara ve kanaat önderlerine  ihtiyacımız var ise aynı oranda da genç patronlara, girişimcilere ve ekonomimizin lokomotifi aile şirketlerine ihtiyacımız var.

Ama maalesef bizdeki duruma baktığınız da Cumhuriyet öncesi dönemde kurulmuş ve bugün hala devam eden işletme sayısının sadece 69 olduğunu görüyorsunuz. Burada değişmesi gereken ve yapılması gereken bir şeyler var. Her bir aile şirketinin kaybı ülke ekonomimize ve işe dünyamıza dolayısıyla bireyler olarak bizlere büyük olumsuzluklar ile yansıyor. Bende de Aile Şirketleri Danışmanı Veliaht Koçluğu ve Yönetici Koçluğu yapan biri olarak uzun zamandır bu sorunlar üzerine kafa yormaktayım. Ve olumlu, olumsuz etkilerini birebir yakından gözlemekteyim.

Size bir oluşumdan bahsetmek istiyorum; Young Owners Forum’dan. Büyük aile şirketlerinin liderlerini bir araya getiren bir oluşum bu. Forumun amacı, Türkiye’nin geleceğinde önemli rol sahibi olacak Yeni Kuşak Gençleri bir araya getirmek.  Holdinglerin ikinci ve üçüncü kuşağını temsil eden bu gençler, finanstan teknolojiye ailelerinde önemli kararlarda söz sahibiler. Gelecekte de onlar yönetime geçecekler. Young Owners Forum, gençleri geleceğe hazırlamayı, onlara networking ve gelişme  olanağı sunmayı hedefliyorlar.

Next Academy Kurucusu Levent Erden, Akfen Holding Yönetim Kurulu Üyesi Pelin Akın Özalp ve Canpa Yönetim Kurulu Üyesi Murat Özcan’ın liderliğinde başlatılan Young Owners Forum’un, etkinlik yönetimini Bizz Consulting yapıyor. İlk olarak Türkiye’nin önde gelen ailelerinin genç bireylerini en az yılda 1 kez Bodrum’da bir araya getirmeyi planlıyorlar. İlerleyen dönemde yurtdışında buluşmalar, global CEO ve genç lider organizasyonlarıyla ortak çalışmalar yapmayı da hedefliyorlar. Bunu yapmak için de YOUNG OWNERS CLUB çatısı altında bir platform oluşturulacaklar. Amaç genç patronları, girişimcileri bir araya getirerek güç birliği sağlamak ve onları geleceğe hazırlamak. Onların geleceği bizim de geleceğimiz çünkü.

21-22 Eylül hafta sonunda gerçekleşecek olan benim de bir panelde Veliaht Koçu olarak yer aldığım

Yazının devamı...

Vazgeçebilmek

1 Eylül 2019

Size bir sır vereceğim bu hafta ‘vazgeçebilmek ’in hayatımızdaki pek çok kapıyı açan bir sihirli anahtar olduğunu anlatmaya geldim. Vazgeçmenin sırlarını öğrendiğimizde bu dünyada hiçbir şey sizi, beni geride bırakmaktan ve yeniden başlamaktan alıkoyamayacak.
Oldukça zorlu bir konu bu hepimiz için vazgeçebilmek! Başlığı okunuzda bile sizde pozitif duygular uyandırmadığına eminim. Kendi kendinize “Vazgeçmenin neresi güzel?” bile demiş olabilirsiniz. Ama emin olun belki benim yazımla başlar ve ardından yazar Guy Finley’in ‘Vazgeçebilmek’ kitabını okursanız; hayatımızda artık bizlere hizmet etmeyen, bizi yükseltmeyen, bizim içimizde fırtınalar kopartmaya yetmeyen ve vazgeçemediklerimize, o sıkı sıkı tutunduklarımıza aynı şekilde tutunmaya devam ettikçe aslında neleri kaçırmış olduğunuzu anlayacaksınız. İşte o noktadan sonra başlıyor vazgeçebilmenin güzelliği.
Hiç düşündünüz mü vazgeçmek neden bu derece zorluyor bizleri? Çünkü var olanın, yani süregelmekte olanın muhteşem bir değişikliğidir vazgeçmek. Var olanı bırakabilmektir. Bırakmak demek, ondan ayrılmaktır, ondan bağımsız hale gelmektir, yani ondan daha ileriye geçebilmektir. İşte vazgeçmek tam da bu noktada başlıyor, artık kendimizi tanımladığımız şeyler içerisinde o şeyi bulamaz oluruz, çoktan gitmiştir. Aynı şekilde biz de farklı bir yöne savrulmuşuzdur; yani değişim gerçekleşmiştir; bırakmışlık, vazgeçmişlik ve işte vazgeçebilmiş halimizdeyizdir.
Gerçekten bu derece zor mudur vazgeçmek, yoksa onu zor yapan sadece bizlerin algısı mıdır? Bizler aslında vazgeçmeyi kaybetmek ile eş tutarız. Vazgeçmek demek, yani bir şeyi bırakabilmek demek aynı zamanda onu kaybetmektir; yani yitirmek beliriverir akışımızda. Aslında gerçekten ortada bir kayıp var mıdır? Bizi mutlu etmeyen, tatmin olmadığımız bir evliliğin içinde olmaya devam etmek, istenmediğimiz bir ortamda varlığımızı sürdürmeye ısrar etmek, yaşam amacımıza uygun olmayan, bizi biz olmaktan alıkoyan işlerde çalışmak asıl kaydediş bu değil midir? Tüm bunlardan özgürleştiğimizde yepyeni ve tüm yüklerinden kurtulmuş bir insan olarak çıkmaz mıyız hayatın karşısına? Bu vazgeçişler değil midir bugünkü bizi biz yapan. Bize kendimizi anlatan, kendimizi bulmamızı sağlayan o vazgeçiş dönemleri ve sonrasında getirdikleri değil midir?
Bu yüzden aslında hayatta kaybetmek veya kazanmak olduğunu düşündüğümüzde kendimize veya başkalarına haksızlık etmekteyiz. Hayat bir akış halinde bazı yol ayrımları önümüze çıkardığında evet seçimler yapmak zorunda kalıyoruz. Bazen bu seçimler hiç de kolay olmuyor. Fakat vazgeçmek artık bize hizmet etmeyen yolları yürümektense yepyeni bir yolun mümkün olduğunu görmek demektir. Vazgeçmek aslında ellerimizi kesen bir ipi bırakmak ve yaralarımızın iyileşmesine kendi kendimize izin verebilmek demektir. Ve vazgeçmek evet her ne kadar o an acı verici gibi görünse de oluşa kabul verebilmek demektir.
Peki, tüm bunlar her şeyden mi vazgeçmemizi gerektiriyor veya kendimize inanmaktan da mı vazgeçelim? Tabi ki hayır! Vazgeçmek ile kast ettiğimiz kendi kendimize görmemek üzere inat ettiğimiz, o an üzüleceğiz diye kesmekten korktuğumuz kalıplarımız, yaralarımız belki bizi için için kanatan görmezden geldiğimiz bağımlılıklarımız veya bağlarımız… Yani cesaretle, korkmadan ve dönüşü olmaksızın gerçekten vazgeçmemiz gereken noktalar.
“Sorun, çoğumuzun seçimlerimizde de ısrar etmesidir; dolayısıyla şunu görmemiz yaşamsal: Şu anki yaşam deneyimimiz zaten yapmış olduğumuz seçimler tarafından belirlendi. Tekrar aynı seçim alanına dönmek niye? Zaten bunun hasadının mutluluk olmayacağından şüpheleniyoruz ve artık bu şüpheyi doğrulamamız gerekiyor. Kötü bir şey olmayacak! Aslında işe yaramaz düşüncelerimize yapışıp kalmayı bir bıraksak, yalnızca iyi bir şey olabilir.”

Yazının devamı...