Uyuyan Güzel 2.0

30 Mayıs 2014

İhsan Dindar

Grimm Kardeşler’in masalları ve Disney animasyonlarına aşina olmayan çocuk yoktur herhalde. Öyle ki bu masalların bir çoğu geçmiş yıllarda Disney veya başka yapımcılar tarafından animasyona uyarlanmıştı. İlk akla gelenler arasında “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler”, “Rapunzel” ve “Külkedisi” gibi hemen hemen her çocuğun bildiği ve muhtemelen büyüdüğünde dahi unutmadığı masallar yer almakta.

Avatar ile birlikte sinemada üç boyutlu görüntü kullanımı artarken bunu yapımlarına en çok yansıtanlardan biri de Disney olmuştu. Bu tercih son olarak karşımıza Grimm Kardeşler’in Uyuyan Güzel masalının yeniden yorumlanmış hali olan Maleficent ya da Türkçeye çevrilmiş haliyle Malefiz filmiyle çıkıyor. Yaklaşık üç yıldır yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle beyazperdeden uzak kalan Angelina Jolie bu film ile sinemaya geri dönüş yapmış oldu. Üstelik de sinema eleştirmenlerinin beğenisini kazanan bir performans sergileyerek. 97 dakikalık yapım 200 milyon dolara mal olmuş. Böylesi büyük bütçeli bir filmin yönetmen tercihi ise ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan Robert Stromberg. Ancak sinema kariyerine baktığımızda görsel açıdan oldukça zengin olan filmin yönetmen koltuğu bundan önceki sinema kariyerinde “Karayip Korsanları” ve “Açlık Oyunları” gibi yapımların görsel efektlerini yapan bir isme teslim edilmiş olduğunu görüyoruz.

Filmin oyuncu kadrosunda Angelina Jolie dışında 1998 doğumlu olmasına rağmen birçok yapımda rol alan Elle Fanning ve son olarak Oldboy’un Hollywood uyarlamasından hatırlayacağımız Sharlto Copley yer almakta. Filmin konusuna değinecek olursak Uyuyan Güzel masalının alternatif sonlu hali olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz hikayenin olay örgüsünde de konunun orijinalinden ayrılan bir takım yönler mevcut. Masalın aksine burada Aurora’ya (Elle Fanning) büyü yapan peri Malefiz, esasen bunu kötü karakterli biri olduğu için değil, prensesin babası olan Kral Stefan’a (Sharlto Copley) duyduğu öfke ve intikam arzusunun bir sonucu olarak gerçekleştiriyor. Zira geçmişte Malefiz ve Stefan birbirine düşman olan peri ve insan krallıklarında yaşayan ve tüm bu olumsuzluklara rağmen dost olabilen hatta duygusal bağ kurabilen iki gençti. Ta ki Stefan’da insana has kibir ve hırs, Malefiz’e duyduğu sevgisinin önüne geçene kadar. Aradan geçen uzun sürenin ardından Stefan, yaşadığı ülkenin kralı olmuş, kendisine uygun bir kadınla evlenmişti. Bir müddet sonra da çiftin dünyalar güzeli bir kız çocukları doğmuştu. Kralın şatosunda yapılan törende hem insanlar hem de periler yeni doğan prenses Aurora’ya hediyelerini sunarken içlerinde bir davetsiz misafir de vardı. Stefan’ın geçmişte kendisine yaptığı kötülüğün intikamını almak isteyen Malefiz, Aurora’ya masaldan da hatırladığımız üzere bir büyü yapar ve bu lanetin hiçbir zaman hiçbir şekilde bozulamayacağını söyler. Öyle ki Aurora 16 yaşına geldiğinde eline batacak olan bir çıkrık iğnesi yüzünden sonsuz bir uykuya dalacaktı. Onu bu uykudan ancak kendisini büyük bir aşkla seven birinin öpücüğü uyandırabilecekti. Malefiz’in bu büyüsüne sinirlenen Kral Stefan bir emirle ülkedeki bütün çıkrıkları toplatır, büyük kısmının da yaktırır. Kızı Aurora’nın koruyucu perilerle birlikte kimsenin bilmediği çok uzakta bir kır evinde 16. doğum gününden bir gün sonrasında geri dönmesi karşılığında kaleden gönderir. Ancak geçen süre zarfında özünde kötü biri olmayan Malefiz, her şeyden habersiz Aurora’yı takip etmeye başlar. Zamanla aralarında güçlü bir bağ oluşur. Malefiz artık geçmişte yaptığı o büyüden pişmandır, büyüsünü geri almaya çalışır ancak ettiği lanet buna manidir. 16. yaş günü geldiğinde Aurora acı kaderini yaşar. Ancak kurtarıcısı masaldan bildiğimiz üzere bir prens olmayacaktır.

Daha önce de Disney tarafından çizgi film olarak sinemaya 1959 yılında uyarlanan yapımın bu alternatif sonlu yeni halinin soundtrack şarkısı da Lana Del Rey tarafından seslendirdiğini de belirtelim. Malefiz sadece çocuğu ile birlikte film izlemeyi düşünenlere değil, kendi çocukluğuna da dönmek isteyenlere de hitap ediyor.

Yazının devamı...

İki Aşığın Hikayesi

9 Mayıs 2014

İHSAN DİNDAR

Çoğunuzda bir sinema oyuncusu ve onun herhangi bir filmde oynadığı rolü arasında bir özdeşlik kurma hali vardır. “İngiliz Hasta” filmini izlediğim andan itibaren Ralph Fiennes ve Kont Laszlo Almasy benim için bir bütündür. O yüzden Fiennes’in oynadığı diğer filmlerde hep biraz Kont Almasy’yi arar gözlerim. Türkçeye “Görünmeyen Kadın” ismiyle çevrilen “The Invisible Woman) Fiennes’ın bir dönem filmi çalışması. İngiliz aktör bu ikinci yönetmenlik deneyiminde tıpkı ilki olan “Coriolanus” da olduğu gibi filmi hem yönetti hem de başrolünde yer aldı.

“Görünmeyen Kadın” Clair Tomalin’in aynı adlı biyografik romanının uyarlaması. Film edebiyat dünyasının en önemli isimlerinden Charles Dickens’ın hayatının bir bölümü üzerine kurulu. Yapımda Fiennes, Charles Dickens rolü ile karşımıza çıkıyor.

19. yüzyıl Victoria Dönemi Britanyası’nda edebi yaratıcılığının zirvesinde olan Dickens 18 yaşındaki Nelly Ternan (Felicity Jones) ile tanışır. Tiyatro ile oldukça ilgili olan Nelly, o dönem edebiyat ve sanatın içinde olan çoğu insan gibi Charles Dickens’a derin bir saygı ve sevgi beslemekteydi. O dönem orta yaşlarında olan Dickens, hazırladığı tiyatro oyunu için birlikte çalıştıkları bu genç ve güzel kıza gönlünü kaptırır ve çok geçmeden bu durumu kendisine itiraf eder. Böylece bir yasak aşk başlamış olur. Dönemin İngiliz Edebiyatı’nda da rastladığımız bu tarzda bir yasak aşk toplumun tepkisini çekmemek için gizli kapaklı yaşanmaktaydı. Zira Charles Dickens o dönemde aynı zamanda evli biriydi.

Filmin oyunculuklarına baktığımızda başrolleri paylaşan Ralph Fiennes, Felicity Jones ve Kristin Scott Thomas’ın başarılı işler çıkarttıklarını görmekteyiz. Her ne kadar film genel olarak Nelly’nin gözünden yansıtılsa da Dickens’ı canlandıran Fiennes de oldukça başarılı bir performans sergilemiş. Ancak film hareketlilik seven izleyicileri için biraz sıkıcı gelebilir. Diyaloglar ve düşük tempo dikkat toplama açısından izleyici açısından konsantrasyon sorunu yaratabilir. Özellikle tiyatro provaları sahneleri için bu durum söz konusu olabilir. Fakat dönem filmi sevenler için de tersini söylememiz mümkün.

Az önce de bahsettiğimiz gibi yapım, Claire Tomain’in biyografik romanından bir uyarlama. Eseri senaryolaştıran ise “Utanç” (Shame) ve “Demir Lady” (The Iron Lady) gibi filmlerin de senaryo yazarı olan Abi Morgan. BBC yapımı 111 dakikalık bu film kostümlü dönem filmleri sevenler için iyi bir seçenek.

Yazının devamı...

“Gözünü kapa, kalbini aç, aklını bırak!”

18 Nisan 2014

Sevda Serbest

Vizyona girmesine 1 gün kala +18 sansürüyle karşı karşıya kalan Onur Ünlü’nün “ İtirazım Var” filmi bugün seyircisiyle buluşuyor.15 Nisan'da İstanbul Film Festivali'nde Ulusal Yarışma kategorisinde gösterilen filmin, yaş sansürüne takılması sosyal medyada tepkilere neden oldu.

Vizyona iki gün kala filmi gala gecesinde seyretme fırsatı buldum. Bir Onur Ünlü filmleri hayranı olarak film çıkışı her filminin sonrasında söylediğim gibi “iyi ki bir “Onur Ünlü”müz var” dedim. Absürt komedi türündeki aklınızı oradan oraya sürükleyen filmi izlerken, seyriciyi inandırma ya da ikna etme gibi bir amacı olmayan yönetmenin beyninin içinde uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkacaksınız.

Filmde “bildiğimiz imam” kategorisinin dışında bir imam profili çizen Selman Bulut’un etrafından gelişen bir cinayet hikâyesini ve bu sırada yaşadıkları komik ve aksiyon dolu sahneleri izliyoruz. Serkan Keskin’in hayat verdiği bu karakter “imamlar tek düze adamlar değildir” diyor. Küfür eden, amacına ulaşabilmek adına rakı sofrasında rakı içen, zorbalığa, haksızlığa pabuç bırakmayan cengâver bir adam Selman Bulut. Antropoloji ve boks geçmişi var. Çok kitap okuyor, satranç oynuyor ve çok güzel saz çalıyor. Serkan Keskin imam cübbesini öyle bir giymiş ki önümüzdeki günlerde alacağı ödülleri tahmin etmek zor değil. Filmde senaryoda da emeği olan Sırrı Süreyya Önder’i gizemli binbaşı rolünde izliyoruz. Filmin yükseldiği sahnelerden biri oluyor Önder’in olduğu sahneler. “Taş atan çocuk” göndermeleri ve devletin çürüyen yapısına olan eleştirilerin de Sırrı Süreyya Önder katkısını görmek zor değil. Toplumumuzun “din” algısına eleştirilerin sıkça yer verildiği filmde İhsan Eliaçık’ın yazmış olduğu hutbe filmin can damarlarından biriydi. Ebu Zer’in "Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayandan şüphe ederim." sözü ile faiz lobisinden, ayakkabı kutularına kadar birçok güncel konuya üstü kapalı dokunuyor. Serkan Keski’nin filmin galasında “Camiye ayakkabıyla girmedik!” sözü de filmin eleştirel tavrını desteklemeye devam ediyor.

Serkan Keskin dışında filmde Hazal Kaya, Büşra Pekin, Öner Erkan,Osman Sonant, Serdar Orçin,Umut Kurt ve Özgür Çevik gibi başarılı oyuncular da var. Ancak hiç biri Serkan Keskin gibi sıyrılamıyor. Onur Ünlü dizilerinden ve filmlerinden bildiğimiz o arabesk kokusunu filmin içerisinde özelikle Müslüm Gürses ‘in şarkıları ile çokça duymak mümkün. Sinemasal anlamda özellikle son kısımlarında kurgu sorunları yaşasa da Türk sineması açısından değerli filmler arasında olacağı kesin.

Geçtiğimiz yıl Onur Ünlü “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmini dağıtımcı tekeline karşı vizyona sokmama kararı almış ve bizler de alternatif salonlarda ve Başka Sinema oluşumu içerisinde izleyebilmiştik. İtirazım var Onur Ünlü’nün kariyerinde bir başyapıt sayılan Geceyi Sen Aydınlatırsın filmine yetişemese de film yere sağlam basan mizahı ile ülkemizde komedi adı altında yapılan kalitesiz yapımlara karşı umut verici bir film olmuş. Ayrıca devam filminin geleceği müjdesi de yok değil:) Mutlaka izleyin.

Yazının devamı...

Sıra dışı ve sapsarı bir film: The Grand Budapest Hotel

10 Nisan 2014

Sevda SERBEST

sevda.serbest@milliyet.com.tr

The Grand Budapest Hotel ismini ilk duyduğumda bir Wes Anderson filmi olduğunu düşünmüştüm. Hemen hayalimde görkemli bir otel ve renkli karakterler canlandı. Mizah anlayışı, sahne dekorları, renkleri kullanımı, oyuncularını karaktere yedirişi, keyifli hikayeleri ve güçlü müzikleriyle kendine has bi sinema dili oluşturan Anderson son filmi The Grand Budapest Hotel ile bizi büyüleyen bi masala davet ediyor.

33. İstanbul Film Festivali kapsamında izleme fırsatı bulduğum The Grand Budapest Hotel bu hafta ülkemizde vizyona giriyor. Filmin kadrosu oldukça kalabalık. Ralph Fiennes,Tony Revolori, F. Murray Abraham, Mathieu Amalric, Adrien Brody, Willem Dafoe, Jeff Goldblum, Harvey Keitel, Tilda Swinton, Edward Norton, Jude Law, Bill Murray gibi yıldız isimler var. Anderson'ın bu filmi Ralph Fiennes için yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha öncesinde Johnny Deep'in baş rol oynayacağını duymuştuk. Film çıkışında “İyi ki olmamış” diyorsunuz. Ralph Fiennes'ın can verdiği oldukça karikatürize olan karakteri izlerken mest olmamak elde değil. Filmin adını M. Gustave olarak değiştirebilecek kadar şahane bir performans çıkarmış ortaya. Zero rolünde sinemada ilk kez izlediğim Tony Revolori de film boyunca yüzümdeki tebessümün sebebi oldu. Oldukça başarılı bulduğum oyuncu daha önce The Perfect Game filminde rol almış. Jude Law , Adrien Brody ve Edward Norton favori oyuncularım olup yine filme kısa ama alkışlık oyunculuklarıyla konuk oluyorlar.

Film 1968 yılında Sovyetler Birliği zamanında tamamen yönetmenin kurgusu olan Zubrowka şehrinde geçiyor. Genç bir yazar olan Tom Wilkinson (Jude Law) konakladığı otelin sahibi Zero- Mustafa (F. Murray abraham ) ile tanışıyor. Hikayesini anlatmaya başlayan Mustafa ile 1932 yılına dönüyoruz. Ardından Mr. Gustave ve Zero'nun absürt otel maceralarını savaşın giderek değiştirdiği Avrupa’yı, şiddetlenen faşizm ile birlikte izliyoruz. Bir ressam gibi tasarladığı karelerin renklere, kostümlere, simetri takıntısıyla verdiği detaylara, yukarıdan aşağıya kadrajlarına bayılıyoruz. Sıcak renkleri harika kullanımı ile bir boyama kitabı boyuyor gibi hissediyoruz.

Aslında bir komedi filmi olan The Grand Budapest Hotel öyle ağız dolusu güldürmese de keyifli vakit geçirmenize sebep oluyor. Ayrıca film, şirin entrikaların arasına ustaca gizlenmiş siyasi eleştirilerle de dolu. Film boyunca gerçekleşen 2 tren yolculuğunda karşılaşılan askerler değişen siyasi dalgayı çok güzel yansıtıyor.

Yine sahnelere başarıyla serpiştirilmiş birçok ünlü filmin soundtrack'ine imza atmış Alexandre Desplat müzikleri The Grand Budapest Hotel'i bir karnavala, bir müzikale çeviriyor. Tüm kareleri bir fotoğraf gibi olan simetri hastası Anderson'ın filminden sonra kendimi İstiklal Caddesi'nin tam ortasında yürürken buldum. Ve tabii filmde onca Mendl’s pastası gördükten sonra güzel bir dilim pasta için mekân bakarken… :) Algılarınızla fazlasıyla onayan bu keyifli filmi kaçırmayın derim.

Yazının devamı...

Mükemmeliyetçi Nuh!

7 Nisan 2014

Sevda SERBEST
sevda.serbest@milliyet.com.tr
Darren Aronofsky'in ilk büyük bütçeli filmi Nuh: Büyük Tufan ( Noah) vizyona girdi. Başrolünde Russel Crow devleşiyor. Anne rolünde Jennifer Connelly, çocuk rollerde Emma Watson, Douglas Booth, Logan Lerman, kötü adam rolü ile Ray Winstone ve sevimli ihtiyar rolü ile de Anthony Hopkins’i görüyoruz.

Özgün Nuh hikâyesine sadık kalmadığı gerekçesiyle hem Müslüman hem de Hristiyan dünyasından oldukça eleştiri aldı film. 3 ülkede yasaklanan filme, yönetmen orijinal hikayenin yanında kendisi ve daha önce de birlikte çalıştığı Ari Handel'in katkılarıyla bir senaryo hazırlamış. Geçen yıl Türkiye’de yaptığı bir söyleşide 3D filmleri sevmediğini belirten Aronofsky, 3D çılgınlığına yenilip bir 3D ile karşımıza çıkmış. Ancak kanımca 3D’ye hiç gerek yokmuş.

Darren Aronofsky sadece 5 film ile kendine özgü sinema dili yaratabilmiş bir yönetmen. 6. filmi olan Nuh: Büyük Tufan ise yönetmenin ilk büyük bütçeli filmi olma özelliği taşıyor. Özellikle kullandığı flashforward’ları, müzikleri ve metaforlarıyla 'bu bir aronofsky filmi' diyebileceğimiz filmlerin yaratıcısı, bu kez filmde “Aronofsky etkisini” Paramount Pictures stüdyosu ile paylaşmış. Filmin aksiyon kısımlarını geçtiğimizde kimliği de değişiyor. Sonlarına doğru da Aronofsky filmlerinin bunaltan sıkıcılığı var. Genelde psikolojik sorunlu ve mükemmellik takıntısı olan karakterleri işleyen yönetmen, Nuh’a da böyle bir karakter çizmiş. Aronofsky, geçtiğimiz yıl İstanbul’daki söyleşisinde “İnsanların herhangi bir şeye, mesleklerine, isteklerine olan yoğun tutkuları, bir şeye ulaşmak için kendilerini mahvediyor olmaları beni çok etkiliyor.” demişti. Nuh öyle mükemmel ki dünyayı insanlardan temizleyebilmek adına çocuğu eşi hatta tanrısıyla dahi savaşıyor. Çizgilerinin kırılmasına asla izin vermiyor. Kendi içinde gel gitleri bulunan Nuh'un iyilik ve kötülük konusundaki ön yargıları, siyah çizgileri onu ve etrafında yaşanacakları fazlasıyla etkiliyor. Sonuç olarak Nuh da bizi etkilemeyi başarıyor. Tabii salt iyi bi karakter olarak değil. Nuh'un içinin karardığı sahnelerde giderek çirkinleşmesi de yine bir Aronofsky özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Russel Crow ‘un oyuncluğuna bir şey söylemek bize yakışmaz deyip diğer karakterlere geçmek istiyorum. Jennifer Connelly, Darren Aronofsky’nin çok sevdiği oyunculardan. Requem For a Dream'da uyuşturucu bağımlısı bir genç kızı başarıyla oynayan oyuncu, bu filmde biraz arka planda kalmış. Emma Watson “ artık büyüdüm” rolü gözümüze fazlaca sokulurken isyankar çocuk rolünde Logan Lerman filmin en iyi oyunculuklarından. Film çıkışında size böğürtlen aratacak olan Anthony Hopkins ise bence Russel Crow'dan çok da fazla hafızalarda kaldı.

Darren Aronofsky filmleri ile özdeşleşen Clint Mansell’ı da yine eşsiz ve filmi güçlendiren müzikleriyle görüyoruz. İzlanda’nın eşsiz görüntülerini ve evrenin yaratılış serüvenini izlemek de oldukça keyifli. Son olarak filmin fantastik türde iyi ancak Darren Aronofsky filmografisinde ortalama bir film olarak kalacağını da belirtmeden geçmeyelim.

Yazının devamı...

"Aşkı unut"

7 Nisan 2014

İhsan DİNDAR

Henüz daha proje aşamasındayken bile çok konuşuldu. Çekimleri boyunca ortaya çıkan fotoğrafları iyiden iyiye merak uyandırdı. Aslında Lars von Trier’in ta Dogma 95 yıllarından beri hep yapmak istediği bir şeydi. İlk adımı da Antichrist filmiyle de atmıştı zaten. İlk gösterimi Berlin Film Festivali’nde yapılan ve sinemalarda birbirini tamamlayan iki bölüm halinde gösterime girmesi planlanan Nymphomaniac, ülkemizde yasağa takılmış olsa da festivaller aracılığıyla sinema izleyicileriyle buluşmuş oldu. İlkin İf İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde gösterilen yapım şimdi de 33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek.

Devamlılık açısından olmasa da fikri açıdan birbiriyle yakınlık içeren Antichrist (Deccal) ve Melancholia’nın ardından Nymphomaniac’ta da Charlotte Gainsbourg filmin başrolünde. Her ne kadar kışkırtıcı, sarsıcı işler çıkarmayı sevse de Trier’in bu filmi içinde epey erotik sahneler barındırsa da konusu itibariyle erotik bir film değil. Nymphomaniac ya da Türkçeye çevrilmiş haliyle “İtiraf” orta yaşlarına gelmiş Joe isimli bir kadının ilk gençlik yıllarından bu yaşına kadar yaşadığı ve kendisine zarar verecek raddeye gelen seks bağımlılığını konu ediniyor. Filmde Joe’nun ilk çocukluk yıllarından itibaren arkadaşları ve özellikle babası ile olan ilişkisine odaklanıyoruz. Babası (Christian Slater) ile parkta dolaşmaktan, onunla konuşmaktan kısacası ona hayran olan bir Joe çıkıyor karşımıza. Freudyen Yaklaşım ile Elektra Kompleksi olarak da adlandırmamızın mümkün olduğu bu dönemden sonra filmin ilk bölümünün başrolünde Joe’nun gençliğini canlandıran Stacy Martin bayrağı devralıyor. İlk ciddi oyunculuk deneyimini Trier’in filminde yaşayan Stacey Martin filmin en cüretkar sahnelerinde rol almış. Benzer bir durumu Lolita’nın yeniden çekilen versiyonunda rol alan Dominique Swain ve Bertolucci’nin “The Dreamers” filmindeki rolüyle Eva Green’den hatırlıyoruz. İlk ciddi oyunculuk tecrübelerini bu denli sarsıcı yapımlarda yaşamaları üçünün de ortak yönü.

Filmin bu bölümünde bir yandan genç Joe’nun karşı cinsle olan ilişkileri yer alırken öte yandan gençlik yıllarında bu yaşadıklarını anlatan orta yaşlarındaki Joe’nun (Charlotte Gainsbourg) yanına sığındığı ihtiyar bilge Seligman (Stellan Skarsgard) ile onun evinde aralarında geçen diyaloglara şahitlik ediyoruz. Başından geçenleri dinleyen Seligman, Joe’nun trajik hikayesini ve arayışlarında ona fikir vermeye çalışmaktadır. Yaşadıkları onda rahatsızlık yaratsa da Joe’nun pişmanlıktan ziyade kendisiyle ve erkeklerle bir çatışma halinde olduğunu görmekteyiz. Bu sorgulayışın içinde toplumsal değerler ve ahlak gibi kavramlar da yer alıyor. Bu yönüyle baktığımızda filmin Türkçeye çevrilmiş hali olan “İtiraf”ın ne kadar doğru bir tercih olduğu tartışılır. Çünkü film boyunca başından geçenleri Seligman’a anlatan Joe, bunu bir pişmanlık içgüdüsü ile değil de bir sorgulama dürtüsüyle yapmakta. Dolayısıyla filmin birinci ve ikinci bölümünü bir bütün olarak okuduğumuzda tıpkı Antichrist’te olduğu gibi izleyici entelektüel bir sorgulayışa yönelttiğini söyleyebiliriz. Bunu da ikili diyaloglardan kullanımı tercih edilen müziklere kadar birçok yerde görmemiz mümkün. Bu özellikleri Trier’i günümüzün auteur yönetmenlerinden bir olmasında önemli bir unsur.

Lars von Trier’in filme slogan olarak seçtiği “Aşkı Unut” mottosu da film süresince bize aslında Joe’nun da her ne kadar seks bağımlısı bir kadın olsa da aşkı da tamamen yok saymadığını gösteriyor. Bunu filmin ikinci bölümünde daha iyi sezebiliyoruz.

İlki 110, ikincisi de 130 dakika süren -ki bu halinin “director’s cut” olmadığını hatırlatmakta fayda var- filmin senaryosu da Lars von Trier’e ait. Charlotte Gainsbourg, Stacy Martin dışında filmin diğer önemli rollerindeki oyuncuları Uma Thurman, Shie LeBeouf, Christian Slater ve Stellan Skarsgard.

Yazının devamı...

İktidar Halkındır!

4 Nisan 2014

İHSAN DİNDAR

Geçtiğimiz Aralık ayında hayata veda eden Güney Afrika’nın apartheid karşıtı efsanevi lideri Nelson Mandela’nın hayat hikâyesinin anlatıldığı Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol biraz gecikmeli olsa da bu hafta Türkiye’de de gösterime giriyor. Boleyn Kızı filmi ile de tanıdığımız İngiliz yönetmen Justin Chadwick’in yönettiği yapımda Mandela rolünde Idris Elba üstlenmekte. Filmin diğer başrol oyuncuları ise Naomie Harris, Terry Pheto, Tony Kgoroge. Filmin senaryosu Elizabeth: Altın Çağ, Gladyatör, Sefiller gibi filmlerin de yazarı olan William Nicholson.

Sinematografik kaygılardan ziyade Mandela’nın hayatını en doğru biçimde anlatma hedefinde olduğu izlenimi veren yapım politik biyografi açısından iyi bir iş çıkarmışa benziyor. 141 dakikalık yapım, Mandela’nın çocukluğundan itibaren sonrasında keskin ırk ayrımının olduğu bir düzende avukatlık yapmaya çalıştığı gençlik yıllarına, siyasal mücadelesine, 27 yıllık hapis yaşamına ve en nihayetinde de cumhurbaşkanlığına uzanan yaşam öyküsünü tüm önemli anlarıyla anlatıyor. 76 yıllık bir zaman dilimini kapsayan film bu açıdan kostüm ve dekor kullanımı açısından zor bir işin üstesinden gelmiş. Avrupa kökenlilerin yaşadığı semtler ve madenlerde zorla çalıştırılan Afrikalı yerlilerin yaşam mücadelesi verdiği getto tarzı mahalleler ve tabii daha sonraları Mandela ile özdeşleşen Robben adasındaki hapishanede 46664 numaralı hücre filmin ana mekânları olarak karşımıza çıkıyor.

Oyunculuklara baktığımızda ise Mandela rolündeki Idris Elba’nın oldukça başarılı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Filmi izlerken gerçek kişi – oyuncu arasındaki özdeşlik duygusu Gandhi filminde Ben Kingsley ile hissetmiştim. Öte yandan Mandela’nın politik mücadelesinde yanında yer alan eşi Winnie Madikizela rolündeki Naomie Harris’i de son James Bond filmi Skyfall’dan da hatırlamak mümkün. Birlikte sadece dört yıl yaşayabilen ondan sonra Mandela’nın hapis yılları nedeniyle yıllarca birbirinden uzak kalan çiftin zaman içinde düştükleri fikirsel ayrılıklar ve bunun neticesinde evliliklerini sonlandırmaları filmdeki politika dışı tek unsur. Kaldı ki bu boşanmanın nedeni de çiftin beyazlarla yürütülen müzakerelerde takınılacak tavır konusunda düştükleri derin fikir ayrılığı. Mizacı itibariyle ve uzun yıllarını hapiste geçirmesinden ötürü kazandığı olgunluk Mandela’yı eşinden farklı bir duruşa itmişti. Eşi kadar olmasa da Winnie de şiddet söyleminin daha yoğun olduğu açıklamaları ve siyasal faaliyetleri nedeniyle tutuklanmaktaydı. Bu durum ondaki intikam ve savaş duygusunun daha da kuvvetlenmesine neden olmuştu.

Filmin ismiyle müsemma 95 yıllık bir ömrün 76 yıllık dönemini anlatan yapım 20. yüzyılın en önemli siyasi figürlerinden Mandela’yı daha yakından tanıyabilmek için iyi bir fırsat.

Yazının devamı...

Buz gibi bir film : Soğuk

20 Mart 2014

Sevda SEERBEST

sevda.serbest@milliyet.com.tr

Uğur Yücel’in gösterimi geciken filmi Soğuk, nihayet vizyona girdi. Reha Erdem’in Kosmos filminden sonra Kars’ın muhteşem atmosferini yansıtan, boğazınıza oturup bir süre oradan ayrılmayan bir film olmuş. Film boyunca çokça gördüğümüz tren, aslında meteforik anlamda çok başarılı. Gerçek o kadar rahatsız edici ve aslında o kadar “bir anda” geliyor ki…

Demiryolu işçisi Balabey, Kars’ın seyirciye kadar geçen, dondurucu soğuğu ve kaotik atmosferinde çalışan bir Demiryolu çalışanıdır. 2 çocuğu vardır ve karısı üçüncüye hamiledir. Kardeşi Enver ise Balabey’den farklı olarak erkek egosu yüksek bir karakteri canlandırıyor. Üç Maymun’un İsmail’i olarak aklımda yer etmiş olan Ahmet Rıfat Şungar ‘a Enver karakteri ile filmin en başarılı oyuncusu diyebiliriz. Enver karakterinin olduğu sahnelerde filmin enerjisi yükselirken ısısı da giderek düşüyor. Elbette ilk filmi olan Cenk Medet Alibeyoğlu da Balıbey karakteriyle filmin içine işlemeyi başarabilmiş. Her biri ayrı bir kadın dramını yansıtan karakterleriyle Ezgi Mola, Şebnem Bozoklu ve Valeria Skorokhodova da filmin can damarlarını oluşturuyorlar.

Eşine sadık Balıbey, bir düğün sonrası arkadaşlarıyla gittiği pavyonda Rusya’dan Kars’a gelmiş 3 hayat kadını ile tanışır. Balıbey’in tren raylarında birbirinin aynısı günleri bir gecede değişir. Tanıştıkları kadınların en küçüğü olan İrina’ya aşık olan Balıbey aşk, aile ve değerler konusunda ucu görünmeyecek bir kaosa sürüklenir. Bu arada etrafında gelişen olaylar, kadın erkek ilişkilerine, erkek egemen kültüre, hamilelik ve evliliğe doğru atılmış öğüt vermeyi amaç edinmeyen oklarla doludur. Kadınların yalnızlığı ise klişe olmakla birlikte bence filmin en dondurucu kısmı. Filmin sonlarına geldikçe özellikle ülkemizin acı gerçekleriyle yüzleşerek donmaya devam ediyoruz. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin, cahilliğin ve kıyıda kalmış yaşamların çaresizce sürüklenişine tanık oluyoruz. Çarpıcı bir sona sahip olan filmden buz gibi çıkıyoruz.

Filmin görüntü yönetmeni Emre Tanyıldız’ın harika iş çıkardığını da belirtmeden geçemeyelim. Cenk Medet Albeyoğlu’nun raylarda yürüdüğü sahneler hafızanızdan uzun süre gitmeyecek. Ertesi gün Kars’a yolculuk yapmak isteyeceksiniz. Uğur Yücel, 110 dakikada güzel oyunculuk, baş döndüren kareler ile öğüt verip, çözüm sunmadan bir yaşam kesitini boğazınızın ortasına bırakıvermiş.

Mutlaka izleyin.

Yazının devamı...