Başbuğ giderken

SAYIN Org. İlker Başbuğ 30 Ağustos’ta emekli olduğunda onun entelektüel yönünü öven bir yazı yazmayı düşünüyordum. Milli Mücadele tarihine bakışta Kâzım Karabekir’i resmi anma programına alması... Demokrasilerde askerin yeri, görevi gibi konularda akademik kaynaklara atıflarda bulunması... Hukuki konularda kendisine “legalist” yani, kanun metinlerine sıkı sıkıya bağlı dedirtecek bir tavra sahip olması, müdahale eğilimleri için “Orduda barındırmam!” diye defalarca konuşmuş olması...
Bu meziyetlerini elbette bugün de övüyorum.
Ama son kriz sebebiyle belli bir hayal kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim.
Son krizde Hükümet mi, Genelkurmay mı haklı? Bunun cevabı siyasi kanaatlere göre değişir; bunun kavgasına girmek çözüm de yaratmaz üstelik.
Başbuğ “legalist” olduğu için de hukuk açısından bakmak daha sağlıklıdır.

Orduda kadrolaşma?
Hukuken hükümetin, komutan atamalarındaki yetkisi açıktır. Yetkisini yanlış kullanırsa bunun yaptırımı siyasi sorumluluktur; askerin direnmesi değil.
Bu hukuki tabloda, Org. Başbuğ’un ısrarcı olmasını bir noktaya kadar anlamak da mümkün. Ama kriz boyutuna tırmandırmak?! İşte Başbuğ’dan hiç beklemediğim buydu.
Hükümet terfilerde üç dört isme karşı çıkıp yerine başkalarını tayin ettirmeye kalksaydı, kadrolaşma şüphesi uyanabilirdi; hepimizin şiddetle karşı çıkması gerekirdi. Hâlbuki hükümet bir tek Org. Iğsız’ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmasını engellemiş, iktidara karşı tavırları bilinen diğer generallerin terfilerini ise onaylamıştır.
Hükümet hiçbir hukuki gerekçe göstermeden de Org. Iğsız’ın atanmasına karşı çıkabilirdi, ama Org. Iğsız hakkında 12 Temmuz’da açılmış bir dava vardır.
Davanın konusu olan “internet andınçları”nda, mesela “metrobüsten sonra harembüs” gibi provokatif ve uydurma haberlerle siyaset yapılıyordu! Bunu Sayın Başbuğ’un da yanlış bulduğuna eminim.
Askerin görevi midir bu?!
İşte bu noktada, daha büyük bir problem söz konusudur: Ordunun görevinin net olarak tanımı!
Ordunun görev tanımı
28 Şubat’ta “irtica birinci öncelikli tehdit” ilan edilirken de terör, terör örgütü ve etnik milliyetçilik vardı ülkede! Ama asker ve onun talimatıyla bütün devlet birimleri irticanın peşinden koşuyor, subay eşleri kaymakam ve valileri fişliyordu!
Öcalan’ın yakalanmasıyla Kürt sorununu çözüm yoluna sokmak için Türkiye altın bir fırsat yakalamıştı. Ama dikkatler “28 Şubat’ın bin yıl sürmesine” kilitlendiği için bu fırsat fark bile edilmedi!
Haziran 2004’te Kandil’de Üzeyir Aydar’ın basın toplantısıyla PKK kademeli olarak terörü tırmandıracağını ilan ettikten sonra bile dikkatler Ayışığı ve Sarıkız, 2007’deki “internet “andıçları” gibi iç politika kavgalarına dağılmıştı!
“Güvenlik doktrini” ideolojiyle değil de, profesyonel gözle belirlenerek ordunun görev tanımı askeri alana odaklansaydı hem bu kafa dağınıklığı olmazdı, hem bu soruşturmalar, davalar ve nihayet son kriz yaşanmazdı.
Bu noktada Org. Başbuğ “legalist” bir tavırla krizin çözümünün önünü açmalıdır. Orduda bir “domino” felaketi yaşanmasını önleyerek görevinin son günlerinde tarihten pozitif bir not almalıdır.
Başbakan da kriz çözüldükten sonra bu meseleyi siyaset konusu yapmamalı, ordudaki burukluğu gidermeye çalışmalıdır.
Sağduyu her konuda doğru rehberdir.
SON DAKİKA NOTU:Balyoz davasında farklı mahkeme ve hakimlerin kararları: Toplu tutuklama, toplu tahliye, toplu yakalama, yakalama kararlarının topluca kaldırılması!.. YAŞ kriziyle sarsılan Türkiye yargısıyla gurur duyuyor!