Diplomasi, milliyetçilik, otokrasi

OBAMA geldi, hoş geldi. Bush, nasıl ayrımcı ve savaşçı politikalarıyla bütün dünyada “Çirkin Amerika”nın simgesi olmuşsa, şimdi Başkan Barack Hussein Obama, diyalog ve işbirliği arayışını öne çıkararak bütün dünyada Amerikan imajını düzeltmeye başladı.
Clinton gibi Obama’nın da Türkiye’de sevilen bir başkan olacağını söylemek mümkün.
Türk-Amerikan çıkarları arasında dün de önemli örtüşmeler vardı. Fakat Bush’un dayatmacı politikaları tepki çekmiş, sorunlar yaşanmıştı.
Obama ise, İran sorununda, Filistin, Irak, Afganistan ve genelde İslam dünyasıyla ilgili sorunlarda askeri tehdide değil, diplomasi ve işbirliğine öncelik veriyor.
Böylece, ABD’nin ve Türkiye’nin tarzları da örtüşüyor artık.
Ahmet Davutoğlu’nun deyimiyle, “Türk-Amerikan ilişkilerinde altın dönem”e giriliyor.

Batı ve İslam?

NATO zirvesinde Obama mükemmel bir sınav verdi. Rasmussen’i seçtirmek için Avrupalılar Türkiye’yi AB süreciyle tehdit ettiler ve tehditleri geri tepti!
Sorunun çözülmesi, Obama’nın Abdullah Gül’le yaptığı görüşmeyle mümkün oldu.
İslam dünyasına silahla değil siyasetle seslenmek gerektiğinin anlaşıldığı bir süreçte NATO’nun başına “karikatür krizi”yle ünlenmiş bir Rasmussen’in geçmesi iyi mi olurdu? İslamcı radikallerin ekmeğine yağ sürmez miydi?
Obama Türkiye’nin bu tezine hak verdi. Obama’nın telkiniyle, Rasmussen “karikatür krizi”nden dolayı özür dileyecek.
Bundan başka, Türkiye’nin NATO genel sekreter yardımcılıklarından birini alması, NATO komutanlığında daha etkin olması kabul edildi. Türkiye’nin NATO ile İslam Konferansı Örgütü arasında organik ilişki kurulması önerisi de kabul edildi.
Türkiye bu meselede başarılı bir politika yürüttü, Obama ile tam bir ahengin oluşması bu gelişmeleri sağladı. Ortadoğu ve Kafkasya sorunlarının çözümünde de genel olarak Batı ve İslam ilişkilerinin iyileştirilmesinde de iyi bir model oluşturdu.

Dünyaya açık olmak

Erbakan’ın “İslam parası, İslam NATO’su” sözleri, solcuların “Kahrolsun NATO” sloganı, milliyetçi ve ulusalcı çevrelerdeki IMF, Dünya Bankası, AB alerjisi malum.
Üstelik, yaşamakta olduğumuz küresel krizi aşmak için IMF ve Dünya Bankası daha da güçlendirilecek! Çin ve Hindistan’la gelişmekte olan ülkelerin bu kurumlarda temsil güçleri de artırılacak!
Bunların dışında mı kalalım, içinde mi yer alalım?!
Çağımızda milliyetçi doktrinlerin önündeki hayati soru budur. Dışa karşı duvarlar örerek mi yoksa, dünyaya açılıp uluslararası kurumlara ve dinamiklere daha çok katılarak mı “millet” daha güçlü olur?!
Cevap anahtarı şu: NATO’da kaldığımız iyi olmamış mı?! Ayrılıp bir köşede kendi kendine mırıldanan bir ülke mi olsaymışız?!
AKP “dünyaya açılalım ve katılalım” diyor elbette... Ama bakın, katılmak ya da yerimizi güçlendirmek istediğimiz siyasi, ekonomik ve askeri kurumları oluşturan demokrasi dünyasında Başbakan Erdoğan “otokrat”, yani “tek başına ve otoriterce” yönetim tarzından dolayı eleştiriliyor, sadece basında değil, resmi raporlarda da!
Evet, dünyada iyi bir yerimiz olacaksa, rejimimiz ve zihniyetimiz liberal demokrasiye, ekonomimiz piyasa ekonomisine uygun olacak; “jakoben” de olmayacak, “otokrat” da olmayacak!