Diplomasi oyunları

Tekil olguları gözden kaçıran bütün aşırı genellemeler gibi, bu aşırı genelleme de yanlıştır!Atatürk döneminde, arkamızda Milli Mücadele zaferi olduğu halde, masada kaybettiğimiz şeyler, Lozan'da verdiğimiz tavizler olduğu gibi, Atatürk'ten sonra masada kazandıklarımız da vardır.Lozan'da masaya oturmadan önce Musul, Kerkük ve Süleymaniye'nin "Misak-ı Milli hudutları içinde, vatan toprakları" olduğunu, gerekirse "harben alacağımızı" söyleyen Atatürk, Musul'suz Lozan Antlaşması Meclis'in önüne geldiğinde, öfkeli eleştirilere cevaben "Misak-ı Milli bir hudut tespit etmemiştir" diyen ünlü konuşmasını yapmıştır.Öbür yandan, faşist İtalya'nın tehdidine karşı, dün "emperyalist" dediği İngiltere ve Fransa'ya yaklaşarak Montrö Sözleşmesi'ni başarmış, Boğazlar rejimi konusunda Lozan'da masada kaybettiklerimizi geri almıştır.Atatürk'ten sonra, Türkiye'nin savaş dışında kalabilmesi, NATO'ya girmesi, Zürich ve Londra antlaşmaları, Avrupa ile 1963 Ankara Antlaşması ve hatta Lozan'da ağzımıza almadığımız Kıbrıs meselesinde bugünkü konumumuz bile "masa başında kazandığımız" başarılara örneklerdir. BİR arkadaşımızın köşe yazısında okudum; Türkiye, "Atatürk dönemi hariç" her zaman masada kaybediyormuş! Bugün AB sürecinde kritik bir konjonktürden geçiyoruz. Herhalde Merkel'in yerinde Schröder olsaydı durum bu kadar can sıkıcı olmazdı. Bunu, sürecin kayganlığını belirtmek için söylüyorum.Makro açıdan, Avrupa'da bir içe kapanma, ona bağlı olarak da Hıristiyan ve şoven tavırlarda bir keskinleşme konjonktürü yaşanıyor. Fransa ve Merkel Almanya'sı başrollerde!Türkiye'nin AB sürecinde yaşamakta olduğu sıkıntıların, engellemelerin temelinde bu konjonktür vardır.Ama aynı Avrupa'da İngiltere, İspanya, İsveç, Belçika, İtalya gibi 'dışa açık' ülkeler Türkiye'nin tezlerine destek veriyor.Türkiye hakkındaki tartışmalar bir bakıma "Avrupa'nın iç savaşları"dır! Bir taraf Türkiye'yi "Limanlarınızı Rumlara açın" diye sıkıştırıp yıldırmaya çalışırken, beri taraf "KKTC üzerindeki izolasyon kalksın" diye bastırarak Türkiye'nin stratejik değerini vurguluyor.Tablo tümüyle "ak" değil, tümüyle "kara" değil. Popüler ve duygusal cazibesi olan "rest çekme" tavrına kapılmak, Türkiye'nin bu konjonktürde "ak"ları kaybetmesi demek olur ki, Türkiye karşıtlarının istediği budur. AB süreci Avrupa'da içe kapanma ve şovenleşme eğilimlerinin ağır bastığı bu konjonktür ilanihaye devam edemez. Bu olumsuz konjonktürde Türkiye için iki esas var: Kıbrıs'ta almadan vermemek, KKTC'nin kapılarını ne kadar açarlarsa bizim de kapılarımızı Rumlara o kadar açmamız.Olumsuz konjonktürde tren yavaşlasa bile yoldan vazgeçmemek, raydan çıkmamak. Bunun için de elbette taktikler uygulamak, diplomatik oyunlar yapmak...Çünkü Türkiye'nin bu 'ray'da olması, "AB ile müzakere halinde ülke" vasfını taşıması, bize sadece "masa başında" değil, piyasada da epey bir şeyler kazandırıyor; dış ticaret ve sermaye hareketlerine bir bakın isterseniz! Bu niye mi önemli?Türkiye artan nüfusunu, birbiriyle kavgaya düşmeyecek düzeyde çalıştırmak, geçindirmek, hayat kalitesi kazandırmak zorunda. En temel milli davamız budur! t.akyol@milliyet.com.tr Diplomatik taktikler