Eksen kayması?

DÜNYA ekonomisinde Amerika, Kanada ve Avrupa üçlüsünden oluşan Batı ekonomilerinin payı 1990’lardaki yüzde 60 oranından 2009 yılında yüzde 49’a düşmüş! Kriz olmasaydı 2015’te bu düzeye inmesi beklenirken kriz erkene çekmiş...
Bloomberg’in yorumcusuna göre:
“G-20’ler denilen Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi yükselen ülkeler, dünya ekonomisinde karar sahibi olan zenginler kulübü G-8’lerin politik gücünü de zayıflatıyor!” (Bloomberg.com)
Ekonomik ve siyasi kuvvet merkezlerinin böyle çeşitlendiği bir dünyada, “yükselen ülkeler”den biri olarak Türkiye’nin, Davutoğlu’nun deyimiyle “bölgesel düzen kurucu ülke” olma ihtirası bana heyecan veriyor.
Türkiye’ye ufuk ve dinamizm kazandıran bir vizyondur bu...
Nitekim Türkiye’nin ihracatı on yılda 20 milyarlı rakamlardan 100 milyar doların üstüne çıkmış, ihracatımızda AB dışı ülkelerin payı AB’yi 8 puan geçmiştir!
İhracatımızın en çok arttığı bölge, en hızlı genişleyen pazarımız, İslam dünyasıdır!
Bunlar gurur verici başarılardır.

Batı’ya akılcı, Doğu’ya duygusal...
Ancak vizyonun doğruluğu yetmez, yolda kaza yapmamak da gerekir.
BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada Türkiye’nin “hayır” oyu vermesini bir kaza olarak görüyorum.
Elbette Türkiye Ortadoğu’ya açılmalı, Filistin’i desteklemeli... Elbette İran’la çok iyi ilişkilerimiz olmalı...
Tabii ki, Türkiye Doğu’ya açılırken buna göre bir diplomasi dili geliştirecek, Soğuk Savaş döneminin “tek yanlı Batılı” dili yerine, çeşitlenen dünyaya seslenen bir dil kullanacaktır.
Ancak endişem, bir gözlemimden kaynaklanıyor: Hükümet Batı’ya seslenirken “rasyonel” bir dil kullanıyor; akli, hesabi, somut bir dil... Ama Doğu’ya seslenirken “duygusal” bir dil kullanıyor; onun için öfke, coşku, hatta bazen gözyaşı...
Bu duyguların asil olduğundan hiç şüphem yok; bu duyguların sahibiyim de üstelik... Ama duygusallığın Türkiye’yi savuracağı, doğru yolda büyük veya küçük kazalar yaptıracağı endişesini taşıyorum.
Amerika’daki Neo-Con’lar ve bugün İsrail propagandası, Türkiye’yi Hamas ve İran ‘aile fotoğraf’ı içinde bir ülke olarak göstermek için ter döküyorlar. AKP hakkındaki “İslamo Faşist” suçlaması eski bir Neo-Con kampanyasıdır.

İran ve Hamas resmi
Son olaylar sebebiyle Türkiye’nin Hamas ve İran yanlısı görüldüğü, gösterildiği bir sırada BM’de “hayır” oyu vermemiz bu propagandaya malzeme kazandırmıştır!
Evet “Tahran Anlaşması”ndaki imzamızı yok sayamazdık... Doğru tavır, oylamaya katılmamak ve gerekçesini BM’de dünyaya açıklamaktı: ABD ve Batı’nın teşvikiyle Tahran anlaşmasını yaptık, diplomasi yolunu açtık, onun için yaptırım kararına “evet” demiyoruz. Türkiye NATO ülkesi ve ABD “stratejik ortağımız” olduğu için “hayır” da demiyoruz; oylamaya katılmıyoruz...
Böyle bir tavır Türkiye’ye yapıştırılmak istenen İran-Hamas imajına karşı güzel bir cevap olurdu; ama maalesef “hayır” oyu bu imajı şu veya bu ölçüde güçlendirecektir.

Balans ayarı
Dünyadaki güç dengesi uzun vadede değişiyor diye Batı’nın önemi kaybolmuyor. Bakın, Rusya “Medvedev Doktrini” ile artık Batı’yla paralel hareket etmeyi milli menfaatlerine daha uygun buluyor. İran’a füze ve nükleer teknoloji sattığı halde ambargoya “evet” dedi!
Türkiye açısından önemli faktör, Robert Gates’in söylediği gibi, “Sarkozy-Merkel Avrupası”nın Türkiye’yi dışlamasıdır! Türkiye’nin ekseni kaymış değildir ama dış politikamızda bir “balans” ayarına kesin ihtiyaç vardır: Türkiye Batı’dan kopmayacağının yeni işaretlerini vermeli, Avrupalı dar kafalılar da akıllarını başlarına almalıdır.
Küreselleşen ve çeşitlenen dünyada Türkiye’nin Doğu-Batı köprüsü olarak güçlenmesi ihtiyar Avrupa’ya dinamizm katacağı gibi, Doğu’ya da barışçı ve demokratik değerleri ileterek evrensel çapta bir misyonun yolunu açabilir, açmalıdır.