"Damla kendini tamamlayınca damlar"

Şıp! Ama önce bekler ya damla, gayet sakin bekler, sonra... Şıp! Böyle yavaş yavaş mı deliriyor insanlar?




Boğaziçi'nde, orta kantinde bir çaycı vardı. Herkesin nasıl çay içtiğini bilirdi. Küçük mü, büyük mü, cam mı, karton mu, açık mı, koyu mu, normal mi, limonlu mu, sütlü mü, kaç şekerli... Böyle bir dikkat ve böyle bir hafıza! Müthişti.
Geçenlerde bir cinayet haberi gördüm gazetede. "Kantin çalışanı işletmeciyi öldürdü" diye.
Problem her neyse, galiba emekli edilmeyi hazmedememiş, bir gün okula gelmiş, dört el ateş etmiş: Bum bum bum bum!
İşte cinnetle aramızdaki mesafe bu kadar. O tatlı adam, iyi adam, güzel insan, ne bileyim o zamanlar çayı beş şekerli içiyorum diye kantini batıracağımı söyleyerek espri yapan adam, dışarıya çay taşıyacağım zaman şeker kutusunu boşaltıp bardakları itinayla kutuya dizen, arkamdan "Dikkat et, yanma" diye bağıran adam...
Başka biri değil, manyak falan değil yani, o adam! Bir gün koyuyor silahını cebine, okula geliyor, ateş ediyor, birini öldürüyor.

* * *

Delilik de, cinnet de, sanki hep başkalarına, hatta yabancılara yakışan bir şey gibi görünse de, belki böyle, damla damla, hepimizin içinde...
Tamamlanınca damlayacak bir damla mı şiddet?

Mustafa hakkında bazı şeyler...
"Babaannem senin için yumurta kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş diyor baba, bu ne demek?"
Mustafa büyüdüğü evi, o evdeki eşyaları, ailesini, onu o yapan bütün bir maziyi inkardan geliyor demek. Mustafa, belki taksi şoförü ya da garson olacakken zengin ve başarılı bir reklamcı oluvermesini hâlâ hazmedememiş ve ona mazisini hatırlattıkları için herhalde, garsonlardan ve taksi şoförlerinden nefret ediyor demek.
Mustafa bu yüzden bu kadar kötü, ne kadar kaçsa da yine bir yerlerden mazisine yakalandığı için bu kadar öfke dolu demek.
Hem de ne yakalanmak!
Mustafa zira, karısının onu bir meslektaşıyla, iş ortağıyla falan aldatmasına tahammül edebilirdi. Fakat kadın, ölürayak öyle bir çalım attı ki: Mustafa'yı tam da o en çok iğrendiği, tahammül edemediği, "safra" dediği sınıftan biriyle, bir taksi şoförüyle bir yıldır aldattığı ortaya çıktı.
Garsonlu sahne var bir de. Tüm dinlemeyen garson mağdurlarının, yani çoğunluğun Mustafa'ya da içten içe hak verdiği o sahne!
"Mustafa Hakkında Herşey" bu mevzulara bir konuyor, bir kalkıyor, fakat sanki o en son cümleyi bir türlü söyleyip asıl darbeyi indiremiyor.
Belki de ortalıkta, bu filmi izlemesi umulanlar arasında da hakikaten çok fazla kabuğunu beğenmeyen, o kabuğu unutmaya çalışan insan var diye... Şöyle esaslı bir darbe indiremiyor.
Zira... Yönetmenin de sağı solu önü arkası Mustafa dolu!

manik depresif köşe
Madem "Mustafa Hakkında Herşey" yüzünden yeri-göğü şiddet, cinnet çağrışımlı hatıra ile doldurdum bu hafta, buyrun bir de bu var: Geçen akşam, merdivenli bir sokakta, merdivenin tam dibindeki apartmanın önünde birini bekliyorum. Bu sırada merdivenden beş yaşlarında bir çocuk koşarak indi, tam önümde durdu. "Sen burada ne yapıyon?" dedi. Söyledim. Sonra, pat diye "Bak benim silahım var" dedi. Hadi! Elindeki poşetten siyah bir tabanca çıkardı. "Hah" dedim içimden, "Bedeviyim ya ben. Şimdi bu silah patlayacak, beynim dağılacak. Çok komik olacak."
Oyuncaktı tabii ki silah. Salak olan benim çocuk değil! Ama Ben de manik manik eğleniyorum işte. Şıp şıp şıp. Damlamaya karar verip cinnet geçirmem inşallah.

Çeksene o bıçağı böğrümden!
Sabah'ın dergi grubunda çalışıyordum o zaman. Yedi yıl falan önce. Yenibosna'da, yan yolda, Medya Ofset diye bir yerdeyiz. Bir gece işten çıktık, bir arkadaşın arabasına bindik. Baktık kaza olmuş yolda. Durduk tabii.
İki adam koşarak geldi. Arkaya, yanıma oturdular. "Sür abi" dedi biri. Öndekiler "Nereye, ne oldu, yaralandınız mı?" derken, adamın elinde kocaman bir bıçak gördüm ben. Üstelik bana doğrultulmuş.
"Bu ne?"
"Bir şey yapmayacağız" dediler, "Yeter ki gidelim. Sür arabayı abi. Valla yengeye bi'şi yapmayacağız."
"İyi de, madem bir şey yapmayacaksın, tutma bıçağı öyle böğrüme doğru o zaman."
"Sür abi" diyor adam, arkadaş
arabayı çalıştırmıyor bir türlü. Ben arkada; ulan ya midem, ya kalbim parça pinçik olacak. Mukadderat!
Neyse ki tam arkamızda bir araba durdu. Onun arkasında bir tane daha. İşyerinden insanlar bizim arabayı tanıyınca, merak edip durmuşlar. Onları görünce,
iki adam koşa koşa kaçtılar. Kaza yaptıkları araba çalıntı mıymış neymiş, o yüzdenmiş bu tantana.
Nasılsa deşilecek olan arkadaki, arkada da siz oturuyorsunuz diye gaza basmaya direnen bir arkadaşınız varsa, şiddete maruz kalmaya da işte bu kadar yakınsınız. Dikkat edin yani!

Kedi olalı bu gece mi bir fare tutacak?
Üniversiteye ilk girdiğim yıl, beni bir adam iki ay falan adım adım izlemişti. İhtimal sivil polisti. Kendilerince bir nedenleri vardı tabii. Ama benim hakikaten hiç o taraklarda bezim yoktu. O yüzden de madem başka işleri güçleri yok, beni izlemek istiyorlar; buyursunlar izlesinlerdi. Benimle birlikte barları, partileri gezebilirlerdi. Dert değildi.
Sadece bir tek gece korktum. Bir arkadaşın evindeyiz. Ev dediğim, Mecidiyeköy'ün alt taraflarında, iki katlı bir gecekondunun giriş katı. Adam da evin karşısında durmuş, bekliyor. Arada kalkıp hâlâ orada mı diye bakıyor bizim çocuklar. Ben kalkamıyorum. Zira evde bizden başka bir misafir daha var. Hayrullah. Fındık faresi! Nasıl korkuyorum fareden! Fakat asıl "Ulan bu adam da şimdi kedi olalı bir fare tutmaya kalkıp, 'Örgüt evi!' diye bu evi bastırır mı acaba?" diye korkuyorum.
O evde sabahı nasıl ettim, bir ben biliyorum!
Şimdi askerin şu fişleme mevzuu çıktı ya. Türkiye'de herhangi bir sebeple, herhangi bir kurum tarafından fişlenmemiş tek bir insan var mı acaba? Hayatın geyiğinde, işin eğlencesinde gençlere kadar... İnsanlar niye şaşırdı ki herkesin fişlendiğini öğrenince?
Ben bu şaşkınlığa şaşırdım açıkçası.



DİĞER YENİ YAZILAR