“Gaybet büyük günah”

“Gaybet”, kalbin dünya işlerinden uzaklaşması demek. 90 küsur yaşındaki anneannem dünya işlerinden el etek çekmek bir yana TBMM TV’nin en sıkı takipçilerinden biri de olsa, “Gaybet büyük günah” derken kastettiği günah “gaybet” değil elbette; “gıybet”, yani dedikodu...

Haber bültenlerinden birinde Ankaralı çocuklara 1 Mayıs’ı soruyorlardı. Çok korkmuş çocuklar. Bir tanesi mealen “İzlerken korktum yani. Yani orada olsam ne kadar korkacağımı hiç bilemiyorum yani” diyordu.
Ben de İstanbul’da değildim. Sonradan anlattılar, Cihangir sokaklarında da
1 Mayıs gayet sert idrak edilmiş. Ben o esnada Tekirdağ’da, Liman Çay Bahçesi’nde ağ onarıp sohbet eden balıkçılara bakıyordum. Boş bir tekneye dalan bir kedinin patileriyle bir kovanın içini araştırmasını izliyordum. Kovada balık yoktu, kendi gitmiş kokusu kalmış belli ki.
Akşam eve döndüğümde 90 küsur yaşındaki anneannem havadisi verdi: “İstanbul’da muharebe çıktı.”

“Eskiden statlar toprak idi”
Anneannem az duyuyor. Benim anladığım kadarıyla, kulaklıklar gözlük gibi değil. Öyle takıp da yeniden şahane duymaya başlamıyor insan. Ya da anneannemde öyle olmuyor. Yine de sesini sonuna kadar açıp bütün gün televizyon izliyor. Neyse ki gözleri gayet iyi görüyor.
Televizyonda favorisi kadın programları tabii. Milletin derdiyle dertleniyor. Biri evladına mı kavuştu, acayip seviniyor. Bir de Meclis’i izliyor. Politikacıların konuşmalarını kaçırmıyor. Tam bir Erdoğan’cı.
Anneannem dindar biri, en önce bunun için seviyor Tayyip Erdoğan’ı. İftar yemeği veriyor diye, camiye gidiyor diye...
“Çocukları seviyor, çocukları seven adam iyi adamdır” diye. Komşusunun kızına ders kitaplarını verdi diye. “Eskiden fakirler ellerinde bir çanakla, torbayla kapı kapı gezerlerdi, torbalarına ekmek koyardık. Şimdi o kalmadı. Erdoğan fakirlere bakıyor” diye. Yollarda artık daha az çukur var diye. Ve yollar geceleri gündüz gibi aydınlık diye. Televizyonda maç özetleri mi vardı, neydi; bana döndü, sahayı işaret edip “Eskiden buralar toprak idi, şimdi yeşil. Erdoğan yaptı” dedi övünerek.
Yani statlar artık çim diye.
Ama bence en çok annemle babam CHP’li ya, onların Baykal’cı olduklarını düşündüğü için, sırf onlara gıcıklık
olsun diye!
Ne yapsın kadın, o da sıkıntısını bizimkilere ters giderek dağıtmaya çalışıyor.
“Ne oldu İstanbul’da anneanne?” diye bağırdım. “Baykal kazandı” dedi. 

“Baykal aleyhte konuşuyor”
1 Mayıs’ta olanlar yüzünden Baykal bayağı oy kazanmış olabilir ama anneannem herhalde bunu kastetmiyor. Galiba İstanbul’da bir seçim yapıldı, seçimi Baykal kazandı, Baykal kazanınca da olaylar çıktı zannediyor.
Aslında anneannem de en son oy kullandığında babama fikrini
sormuş, babam CHP deyince de gidip CHP’ye oy vermiş. Belki yine oy kullanacak olsa, yine CHP’ye verir...
Yok, vermez bu defa. Baykal’a fena taktı. “Aleyhte konuşuyor” diyor.
Anneanne, muhalefet lideri o, işi aleyhte konuşmak.
Başını geriye atıyor, “Hiç sevmem aleyhte konuşan insanı” diyor. “Gaybet, büyük günah.”
Gaybet ne anneanne?
Duymadı, ben de ısrar etmedim.
Sonra baktım; “gaybet”, kalbin dünya işlerinden uzaklaşması, Allah’tan başka her şeyden sıyrılması demek.
Bunun ne’si büyük günah?
Anneannemin söylemeye çalıştığı şey “gıybet”, yani dedikodu.
* * *
Ah anneanneciğim, sen bir de Erdoğan’ın Can Paker’in evinde gazetecilerle yediği yemeğin ardından herkesin nasıl gıybet ettiğini bilseydin...
“İşleri bu” diye de savunamazdım.

Kağıttan okuyarak anneannem de konuşur!

Anneannem için politikacının iyisi konuşmasından belli olur. Önündeki kağıda ne kadar az bakıyorsa, o kadar iyi: “Aferin, Türkçesi kuvvetli.”
Anneanneme göre bu bakımdan en başarılı politikacı Erdoğan. Ama Sezar’ın hakkı da Sezar’a, Baykal’ın da Türkçesinin kuvvetli olduğunu söylüyor. Fakat Baykal konuşurken burnuna çok dokunuyormuş, bir de hep gözlüğüyle, alnıyla, kaşıyla falan oynuyormuş.
Ben buna şaşırdım. Anneannem de bana şaşırdı. Bana Baykal’ın taklidini yaptı. O kadar komikti ki, güldüm, gülünce de kızdı: “Sen görmüyor musun? İzlesen görürdün. Demek ki izlemiyorsun.”
Düşündüm de... Haklı. Pek izlemiyorum.
“Bahçeli?” diye sordum.
“O bir şey bilmez, hep kağıttan okur” dedi.

Hanımın iyisi seçtiği kravattan belli olur

Anneannem en çok haber spikerlerini takdir ediyor. Hangisine rastlasa, “Aferin, hiç kağıda bakmadan okuyor” diyor. Spikerlerin haberleri karşılarındaki prompter’dan okuduklarını bildiğini zannetmiyorum. Ama “Aferin hiç kağıda bakmadan konuşuyor” ya da “anlatıyor” demek yerine, “okuyor”  dediğine göre, bir şekilde okuduklarını seziyor olmalı.
Televizyona çıkan herkesin en önce parmağında yüzük var mı, yok mu, ona bakıyor. Evli olup olmadığını yüzükten çıkarıyor.
Anneanneme evli insanların da bazen yüzük takmadığını anlatmaya çalıştım ama bunu kabul ettiremedim. Yüzük varsa evli, yoksa bekar; bu kadar!
Ali Kırca’nın evliliğini nereden takip etti, yüzüğüne mi baktı, bir yerden bir şey mi duydu... Hiçbir fikrim yok. Ama Ali Kırca’yı izliyorduk haberlerde, anneannem aynen şöyle dedi: “Bu da geç evlendi ama hanımı ona iyi bakıyor. Saçını boyuyor. Her gün de başka kravat takıyor.”

Anneannem: “Eğitim şart”

Evlilik programı izliyordu, anneanneme sordum: “Seni de evlendirelim mi anneanne?”
“Tövbe” dedi.
Niye ki, evliliğe mi tövbeli, dedem çok mu çektirmiş ona acaba?
Kulağı biraz daha duysa, kim bilir ne sohbetler edeceğiz ama ben işte çok geç kaldım onun kıymetini anlamakta.
“Dedemle nasıl evlendiniz?” diye bağırdım.
Dedem camda görmüş anneannemi, artık ne kadar gördüyse, istetmiş sonra.
“Hemen verdi mi baban?”
“Niye vermesin? Geçimleri iyi idi.”
Ah anlamadım ki; dedemle babasının arasının iyi olduğunu mu söylüyor, yoksa dedemin maddi durumunun fena olmadığını mı?
Davul zurna çalmamış. O sıralar biri ölmüşmüş, yastalarmış. Sessizce gitmiş koca evine. Dedem iyi adammış. Dedemin babası hacı imiş. Hacı Evliya derler imiş.
Senin baban?
“O da iyi idi.”
Anneannemin dedesi ev yaparmış. Eğinli anneannem, Erzincan Kemaliyeli. Eğin evleri çok güzeldir. Demek o güzel evlerde benim büyük dedemin de bir payı var. Babası marangozmuş. Anneannemin annesi o çok küçükken ölmüş. Anneannemi nineleri büyütmüş. Babası tekrar evlenmiş. Kardeşleri olmuş. Sonra üvey annesi İstanbul’a gelmek istemiş. Babası, üvey annesi, bu anneden olma kardeşleri İstanbul’a gelmişler.
Bu esnada anneannem koca evinde tabii.
“Kaynana?” diye sordum.
“Ben kaynanama baktım” dedi, “Yan evde oturdu. Çok iyi kadın idi. Akrabalarına mektup yazdı, cevap gelmedi. Çok üzülürdü. ‘Üzülme anne, ben sana bakarım’ derdim.”
Ben yine anlamadım ki. Madem dedemin annesi, hangi akrabalara mektup yazıyor?
“Üvey idi. Hiç çocuğu olmamış.”
İlk karısı ölünce büyük dedem yeniden evlenmiş. Sonra büyük dedem de ölmüş...
Büyük dedemin ikinci karısı olan bu büyük babaanneyi annem de çok sever. Bu yüzden göbeğim kesilirken bana onun ismini vermişler.
Aslında acıklı bir hikayesi var. İlk kocası subaymış. Onunla birlikte Halep, Şam; iyi gezmiş. Ama çocuğu olmamış. Evlatlık bir kız almışlar. Bir gün eve gelmiş ki, subay koca evlatlık kıza tecavüz ediyor. Ayrılmış. İkinci evliliğini benim büyük dedemle yapmış. Subay koca da daha sonra bu evlatlık kızla evlenmiş.
Öldüğü güne kadar, bu evlatlık kız hep ziyaretine gelmiş gitmiş. Büyük babaanne “Niye görüşüyorsun?” diyenlere, “Onun suçu yok. O daha çocuktu” diye cevap verirmiş.
Annem okutulmasını da bu babaanneye bağlar. Anneannemin aklına kızını okutmayı onun soktuğunu düşünür.
Dedem anneanneme işte bu konuda çok çektirmiş. Annemin okumasına çok karşı çıkmış. Ama anneannem sonuna kadar direnmiş. Çok kavga etmişler. Anneannem hiç geri adım atmamış. “Okuyacak” demiş. Almış annemi, İzmir’e götürmüş.
“Niye annemin okumasını istedin anneanne?” dedim.
“Fena mı oldu? Eğitim iyidir” dedi.