Ne’aptııı? Tatiiil...

Yaz tatiline çıkmakta sona kaldık, donakalmadık...

Ne’aptııı Tatiiil...


Datça’da kasımda yeni domates ekilir, şubata kadar bahçeden domates toplanırmış. Abartıyorlar mı biraz? Abartıyorlar biraz...
“Ne’aptııı?” diyor Datçalılar; “Ne yapıyorsun, nasılsın?” manasında...
Ne yapalım, domates ekmeye geldik işte... Kuma eksek çıkar mı?
Burada arılar kaybolmamış. Kocaman ve her yerdeler
-abartmıyorum, görüyorum onları. Vız vızlarını  “Doğru yerdesiniz” diye tercüme ediyorum dilimize. Evet, abartıyorum. Olacak o kadar; çeviriyi “söz konusu şeyi başka dilde yaratmak” diye tarif eden, çevirilerinin altına “çevirmen” diye değil, “Türkçe söyleyen” diye imza atan Can Yücel’in mekanındayım.
“Burada bir şey eksik” diyorum sevgilime, “Eksikliğini hiç hissetmeyeceğimiz bir eksik var, bil bakalım ne.”
Bilemiyor.
Koca yaz her yerden kulağımıza boca edilen, her mekandan avaz avaz yükselen Hande Yener’in, Demet Akalın’ın, Serdar Ortaç’ın, Ferhat Göçer’in sesi... Burada yok.
Doğru yerdeyiz.

Birinci gün:
Hoş geldin köpek
Bir denize girelim de tatilde olduğumuzu anlayalım. Girdik.
Bir balık yiyelim de tatilde olduğumuzu daha iyi anlayalım. Yiyoruz. Kumsala masa koymuşlar. Ama ben biliyorum, bu sahneyi kim bilir kaç kez tecrübe ettim: Az sonra endişe ayaklarımı yerden kesecek. Ayaklarımı sandalyenin ya da masanın çıkıntısına dayayacağım. Kendim sıçramasam da, içim zıp zıp, ağzıma götürdüğüm her lokmada etrafı korkuyla süzmeye başlayacağım. Çünkü kediler etrafımızı saracak. Arsız olur tatil yerlerinin kedileri. Eylüldeyiz, aç kalacakları uzun kış aylarına şurada ne kaldı?
Ben tatilcinin açık havada yemek ezberine -nerede yiyelim, otel odasında mı?- içimden sövüp sayarken, “Yok yok, o kadar kokmuyorum” diyeceğim sevgilime. Ve çok korkacağım.
Az sonra.
Az sonra görünürde hâlâ kedi-medi yok. Bir köpek geliyor masamıza. Yoksa yoksa... Aman Tanrım yiyebiliyorum, yiyebiliyorum. Korkmadan, çekinmeden, huzurla.
Datça bir köpek cenneti. Ben masama kedi yanaştırmayan, buralarda kedi barındırmayan köpeği Datça’nın muhteşem üçlüsü bal-badem-balıkla beslemek isterim. Ya kılçık kaçarsa “canımın” boğazına. Ben de o zaman kalamar veririm. Yan masa ekmek verdi. Akıllı köpek, kalamardan sonra kuru ekmek yer mi?

İkinci gün:
Babamın köyü...
Babam Datça’ya gittiğimizi duyunca “Bize Reşadiye’den ev bakın” demişti. Onlar annemle daha evvel geldiler buraya, sevdiler. Bize de tatil için burayı onlar önerdi.
Nerede bu Reşadiye? Koyları gösteren kabaca hazırlanmış haritalarda adı yok.
Babamın adı Reşat. Babam “Oralardan bir ev biz alalım, sonra bir ev siz alın, bir ev de abin alsın...” demeye getirmiş, onun adına “Reşadiye” diye mini bir aile köyü kuralım istemiş olabilir mi?
Reşadiye diye bir yer var. Deniz kıyısında değil, iç kısımda. Rivayet o ki, Osmanlılar buralara geldiğinde nereye yerleşeceklerine karar vermek için Datça’nın bilumum yerine dana ciğerleri asmışlar. Nereye asılan ciğer en son çürürse, en güzel hava orada... En son Reşadiye’ye asılan ciğer çürümüş.
Datça’da en sağlıklı yer için denizden uzaklaşmaya gerek yok fakat. Yüzlerce yıl evvel coğrafyacı, tarihçi Strabon “Allah sevdiği kulunun uzun yaşamasını isterse onu Datça Yarımadası’na bırakır” demiş.
Bir rivayet de şu ki, 500 yıl önce İspanyol korsanlar Datça’nın açıklarından geçerken gemideki cüzamlı hastalardan kurtulmaya karar vermişler. Yarımadada ölüme terk edilen cüzamlılar Datça’nın havası sayesinde iyileşmiş.
Datça’nın havasından mı, suyundan mı bilemem, her sabah 08.00’de kalkıp uzun uzun yüzüyorum. Nevzat (Çalışkan) arıyor; Men’s Health dergisinden sonra, nihayet Women’s Health dergisini de Türkiye’de çıkarmışlar. Kendimi hiç bu kadar, bu derginin hedef kitlesi olan aktif, dinamik, sportif, hayat dolu kadınlar gibi hissetmemiştim.

Üçüncü gün:
Deniz, öğle yemeğinde ne yedin?
Sevgilim “Beni niye buraya getirdiğini anladım” dedi. “Çünkü buradaki en güzel kadın sensin.”
“Güzel” sevgilimin bana bir güzelliği ama artniyet aramakta haksız da sayılmaz. Galiba Datça’daki en genç kadın benim! Burada bir sürü çocuk var. Çocuklar dışında şu ana kadar karşılaştığımız yetişkinlerin yaş ortalaması 50 civarında. Biz burada kelimenin tam anlamıyla “kayıp kuşak”tanız.
Aksi gibi, tam bu sırada, gözleme yediğimiz yere çok hoş, üstelik 20’lerinde bir genç kadın gelmesin mi? E biraz gıcık oldum tabii. Gözlemeci teyze her gün bir ev yemeği yaparmış. Bu kız da gözlemeye hiç yüz vermeden günün yemeğini sordu, oturdu, nohut-pilav yedi.
Sevgilime “Ben bu kızı tanıyorum galiba” dedim.
Baktı, “Ünlü biri mi?” diye sordu.
Ünlü biri de olabilir. “Bez Bebek”te oynuyorsa, bende kanka hissi uyandırması bile normaldir. Hayır, tanışıklığımızın televizyondan olduğunu sanmıyorum. Kız nohut-pilavını bitirip gitti.
Annemi aradım: “Deniz, Datça’da olabilir mi?”
“Dedesinde olabilir” dedi annem, “Cebini vereyim, bir ara.”
“Deniz” dedim telefonda, “Öğle yemeğinde ne yedin?”

Dördüncü gün: “Burada bir sürü tanıdığım var hayatım”
Yabancılarla, hatta kim olduğundan emin olmadan tanıdıklarla bile (Bkz.: Üçüncü gündeki Deniz) konuşmam. Ama onları annemle babama benzettim. Çocukları nihayet hale yola koymuş, kim bilir bunca yıllık evlilikte ne badireler atlattıktan sonra sadece sevgili değil aynı zamanda en yakın arkadaş olarak da birbirlerini yeniden keşfetmiş, nihayet kalplerinde çocukların, işin-gücün, hayat gailesinin, akrabaların, arkadaşların, çevrenin vesairenin kıyasıya yarıştığı önceliği birbirlerine vermeyi başarmış, belki de yıllar sonra ilk kez baş başa tatile çıkmış gibiler. Birbirlerine “hayatım”lı, “canım”lı seslenişlerinde, sonradan edinilmiş bir tını var. Yine de öyle samimi ki bu sevgi sözleri, iğreti değil.
Tahmin ettiğim gibi; 25 yaşındaki kızları iyi bir üniversiteden yeni mezun olmuş,
30 yaşındaki oğulları yeni evlenmiş. Oradan buradan, en çok da çocuklarından konuşuyoruz. Kendi yollarımıza giderken yeniden karşılaşmayı diliyoruz.
Sonra duyuyorum: “Hayatım” diyor kadın kocasına “bu gece rakı içelim”. “Olur canım” diyor kocası.
Sevgilime “Benim artık Datça’da bir sürü tanıdığım var” diyorum, “Kimin aklına gelirdi Datça’da sosyalleşeceğim.”
Sevgilim Datça pazarını gezmeye gidiyor, gülerek geliyor: “Pazarda teyzemin oğluyla karşılaştım.”
Yok artık. Meğer teyzesinin oğlu yıllar evvel buraya yerleşmiş. Diğer teyzesinin oğlu da burada yaşıyormuş. Vay, tanıdık skorunu anında eşitledi sevgilim. Açık ara farka koşuyor.
O akşam yolda yürürken de diğer teyzesinin oğlu ve karısıyla karşılaşıyoruz. Sevgilimin kız kardeşiyle kocasının da Datça’da, Palamutbükü’nde tatilde olduğunu onlardan öğreniyoruz.
İnsan Bodrum’da tanıdık biriyle karşılaşmazsa şaşırır. Ama Datça’da tanıdık ne alaka?
Bu akşam Deniz’le yemekteyiz, yarın akşam cümle akrabalarla...

Beşinci gün: Canavar da yok peri de...
Akvaryum Koyu’nda kollarıyla iki yana doğru dairesel hareketler yaparak suyun üzerinde kalan, böylece durduğu yerde duran kadınlardan biri “Göcek’te koyları haşemalılar kapatmış” diye anlatıyor, “Onların gittiği koylara diğer tekneleri sokmuyorlarmış.”
Yılın bu zamanında kim tatil yapar? Okul çağında çocuğu olmayan ve ramazan ayında oruç tutmayanlar... Derin sularda benzerlerini bulanların muhabbeti derinleşiyor. “Dinci yeni zenginlerin kapattığı koylar”dan “otobüs terminallerinde tarikat yurtlarına öğrenci kaydetmek  için kurulan masalar”a geçiliyor. “Öğrencilere dinci olsunlar diye verilen burslar”dan bahsediliyor.
Ninelerin çocuklara çabucak uyumaları için anlattığı canavar hikayeleri, büyüklere acilen “uyansınlar” diye anlatılıyor. Bu korku hikayeleri bende hâlâ gözlerimi yumma hissi yaratıyor
-çocuk muyum?
Akşam yemekte sevgilimin Datça’ya yerleşen teyzesinin oğluna “Buralar patlayacak” diyorum.
Gülüyor. “Biz 15 yıl önce buraya yerleştiğimizde de herkes böyle dedi” diyor, “Burada bir emlakçı vardı, ben de ona ‘Buralar patlayacak’ dedim. O da dedi ki ‘Oğlum buralar 25 yıldır patlayacak, ben 25 yıldır bekliyorum, patlayamadı’. O adam kanserden öldü sonra. Buralar hâlâ patlamadı.”
İyi ya patlamasın. Patlayacak da ne olacak? Çirkin!
Gece sevgilim televizyonu açarken “Doktorum yasak etti ama ben bir haber bulacağım” diyor.
Boş bakıyorum. Meğer koydaki kadınlardan biri doktorunun haberleri izlemesini, gazete okumasını yasakladığını anlatmış.
Bu kadınlar hakikaten hastalanıyorlar. Hep başları ağrıyor. Zaten yaşlanmışlar, artık “yükselen değer” olmadıkları gibi, hayatlarını uğruna vakfettikleri değerler de artık tedavülden kalkıyor diye belki. Belki suçluluk hissediyorlardır; kocalarının ya da çocuklarının devletle işi varsa, açık başları onlara engel oluyor olabilir. Belki de sadece kızgınlardır; modernlik adına bunca fedakarlıktan sonra ne özel tekneleriyle Göcek koylarının keyfini sürebildiler ne de çocuklarına tarikat bursları kadar harçlık verebildiler diye.
Onları anlıyorum. Anladığım için biliyorum: Canavar diye bir şey yok. Ama onların elinden tutan bir iyi peri de olmadı hiç.
Sevgilim haberleri izlerken, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”ni okuyorum.
“Romanın müzesi” fikrine bayılmıştım. Romanda eşyalar öyle bir anlatılacaktı ki “müzelik” olacaklardı... Roman, o eşyalara müzede sergilenme kıymeti verecekti. Oysa müze kataloğunu andıran bu romandaki eşyalara sırf müzeye kondular-konacaklar diye kıymet vermem gerekiyor şimdi.
Gözlerim kapanıyor.