O dondurmayı bitirmeden pırasaya elini süremezsin!

Koy fotoğrafını, kap elbisesini




Normal olduğumdan şüphe ediyordum. Normal olduğumdan şüphe ediyorlardı. Yemekle, lezzetle bu kadar az ilgilenen birinin tuhaf ayrıntılarda çok tuhaf prensiplere sahip olması "normal" değildi.
Şöyle ki: Ben halka halka doğranmış salatalık sevmem. Dörde, sekize, bin on sekize bölünerek küçültülmüş salatalıklardan hiç haz etmem. Yemem demeyeceğim, artık büyüdüğüm için daha az mızmızlanıyorum. Fakat tercih etmem. Salatalığı boyuna ikiye, en fazla dörde, -haydi sizin hatırınıza- sekize; ama ille de BOYUNA keseceksiniz.
Küçük küçük doğranmış yeşil soğanların yeşil kısımlarından hoşlanmam. Çok ince kesilmiş salamdan nefret ederim. Mayonezi severim ama Amerikan salatasından tiksinirim. Yemeklerin içindeki pişmiş domates ve biberleri, ne kadar küçük doğranmış olurlarsa olsunlar, tabağın kenarına ayırırım fakat menemene bayılırım.
Siz de mi normal olmadığımı düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Normalmişim.

Boşuna bir dolu araştırma yapmışlar. Ben bunu biliyordum
En sevdiğim internet sitesi telegraph.co.uk'de buldum yine kendime uygun bir haber. Lezzet dediğimiz şey öyle sadece dille ilgili bir şey değilmiş. Adamlar araştırmışlar, bulmuşlar. Görüntü, sizin o anki his durumunuz, o yiyecekle ilgili tecrübeleriniz ve hatta yiyeceğiniz şeyin sesi bile lezzet algısında etkiliymiş.
Meğer bilim adamları birkaç yıldır yiyerek-içerek lezzeti nasıl algıladığımızı araştırıyorlarmış. Bir dolu deney, bir dolu araştırma. Ki hiç gerek yoktu bu kadar uğraşmaya. Bir gün bunu yazacağım hiç aklıma gelmezdi ama "Ben söylemiştim."
Buyrun aynen alıyorum: Bir yemekle ilgili hislerimi bin tane bileşen belirliyor. Kim pişirmiş, nerede pişirmiş, niye pişirmiş, ben neredeyim, niye oradayım, pişireni seviyor muyum, çok aç mıyım, aç mıyım, aslında tok muyum, bu yemeği en son ne zaman yedim, o zaman sevmiş miydim, son dönemde içinde bu yemeğin geçtiği bir kitap okudum ya da film izledim mi, yemek orada iyi mi anlatılıyordu yoksa kötü mü? (Milliyet Cumartesi, 20 Nisan 2001)
Peki adamlar onca araştırma yapmışlar da ne bulmuşlar? Hani makaleyi "Tuba Akyol çok haklı" ya da "Üstad Tuba Akyol'un da yazmış olduğu gibi..." diye bitirselermiş bu kadar olurmuş. Yıllarca araştır, sonunda benim iki yıl önce dediğime gel: Bir yemekle ilgili hislerimizi bin tane bileşen belirliyor!
Lezzet uzmanı Prof. Tony Blake (takma isim gibi, di mi; vallahi ben uydurmadım!) diyor ki "Tüm duyu organlarımız ve tecrübelerimiz algıladığımız lezzeti etkiliyor. Beyin bunları bir araya getirip değerlendiriyor."
Demek ki ben "bi acayip" değilim. Boyuna doğranmış salatalık ile halka halka kesilmiş salatalığın lezzeti gerçekten de birbirinden farklı. En başta görüntüsü, sonra hatırlattığı hatıralar, şekli münasebetiyle koku yoğunluğu... FARKLI!
Ve aslında herkesin de, tıpkı benim gibi salatalıkta bir tercihi olması icap eder. Ya da aradaki farka aldırmasa bile, en azından bir FARK olduğunu bilmesi.
Ama tabii çoğu insanın lezzet hissinin yanında bir de mantığının sesi olduğu ve o ses de "Saçmalama! Boyuna da kesilse, halka halka da olsa, minicik parçalara da bölünse; hıyar hıyardır, lezzeti hep aynıdır. Kapa çeneni ve ye!" dediği için onlar salatalığı her türlü yiyor ve hep aynı lezzeti alıyor.

Gerçek acıdır, biber acıdır, biber gerçektir mantığıyla olmuyor bu iş
Benim mantığın sesi ise pek cılız. Ben "Hayır efendim. Aynı şey değil" diye bağırınca sünüp pısıyor, kesip sesini kenara çekiliyor. Yakın çevremdekiler de mutfakta arkamdan konuşup dalgalarını geçseler, hatta bazen yüzüme karşı "Ne saçma insansın" deseler bile, benim salatalıklarım her daim boyuna kesiliyor.
Peki artık dalga geçebilecekler mi? Bana "saçma insan", "bi acayipsin" ve "normal değilsin" diyebilecekler mi? Hiç sanmam!
Salatalığın her boyda salatalık olduğu, lezzetinin değişmeyeceği verili bilgisini kabul etmeyerek, buna itinayla muhalefet ederek ve -var mı daha ötesi?- bu hususta bilimin de onayını alarak herkesi dumur etmiş durumdayım.
"Gerçekler acıdır, biber de acıdır, demek ki biber gerçektir" mantığıyla olmuyor yani bu işler. İnsan bildiğini sandığı şeyi aslında doğru bilmediğini öğreniveriyor.
Neymiş?
Bazen mantığın sesi de yanılırmış.

Prof. Tony Blake çocukların sebze sevmemesinin nedeninin anne- babalarının sebzeye yaklaşımı olduğunu söylüyor. O brokoli diyor, ben yine pırasadan devam edeceğim, "Onlara pırasayı bitirmezsen dondurma yiyemezsin demek yerine, bunun aksini söyleyin" diyor. Yani pırasa ödül olsun, dondurma eziyet.
Bir makale okudum, amanın da neler öğrendim, bari size de söyleyeyim, çoluk çocuk eğitimine bir katkı yapayım dedim. Gerçi uygulamada eminim imkansız bir modeldir bu. "Ağlayan çocuğa istediğini vermeyin. Ağlayarak her şeyi elde edebileceğini sanmasın" gibi... Oysa gerçek şöyle: Bir çocuk ağlayarak her şeyi elde edebilir! Ve rengarenk toplarıyla dondurma ödüldür, pırasa ise eziyet. En azından çocukken...

Bekir Saçar yazdı Posta'da. Başak Özbek altıncı defadır aynı fotoğrafını basan ve altına asılsız haber yazan magazinciye çok sinirlenmiş. O fotoğrafta (altta) giydiği etekle bluzu paketleyip magazinciye postalamış. Paketteki notta "Bu kıyafetimi çok sevdiniz sanırım. Hediyem olsun, güle güle kullanın" yazıyormuş.
Ben de Özlem Dedeman'ın bu kıyafetine hayranım. Özellikle eteğe... Asılsız haber gelmiyor şimdi aklıma ama bakın, koydum işte fotoğrafını. Olur ya, o da şu eteğini bana gönderiverir belki!

Kahraman mı denir, yıldız mı; gurur kaynağı yani, hani meydanlarda "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye bağırılacak biri, denk gelse de bir belediye başkanlığı seçimlerine falan aday olsa açık ara kazanacak biri... Kim olacak?
Tabii ilk soru "Böyle biri olacak mı?" olmalıydı.
Bugüne dek bir araba gol yediğimiz, bir tanecik olsun gol atamadığımız İngiltere'ye bu akşam gol atabilecek miyiz?
Yenecek miyiz, bilmiyorum. Hislerime de pek güvenmem ama gol atacakmışız gibi geliyor bana. O yüzden yani, kim atacak? Gazeteciler bir cümle söylesin de "özel demeç-röportaj" yazalım diye kimin peşinde koşacak? Kime bir reklamda "Ceee" desin diye bol sıfırlı bir çek yazılacak? Aniden kim bize süper futbolcu, çok başarılı, vay tipi de hiç fena değilmiş, yok canım şöyle bir bakınca aslında çok yakışıklı, en azından karizmatik ve mega futbolcu, hiper sporcu görünecek. Bekliyoruz bakalım.

İllüzyonist David Blaine bir süredir Londra'da şeffaf bir kutuda sadece su içerek yaşıyor. 44 gün bu kutuda yalnız kalacak. Mantığı nedir, anlamak zor ama Blaine en nihayetinde gönüllü bir mahkum, bu da bir şov.
Af Örgütü mahkumlara dikkat çekmek için işte bu şovu fırsat bildi ve Blaine'in kutusunun altında bir kafeste 44 dakikalık bir gösteri yapıp "Her mahkum bu kadar ilgi görmez" pankartı açtı.
Doğru söze ne denir? Türkiye'de bir aya yakındır tutuklu ve hükümlü aileleri mahkumlara dikkat çekmek için açlık grevindeler. Ve hiç ilgi çekmiyorlar. Af Örgütü buyursun buraya gelsin. Pankarta da şöyle yazsınlar: "Hiçbir mahkum bu kadar az ilgi görmedi!"