Patates dini!

Trik trak trik trak olur mu hiç çalışmamak?



     Öteden beri bende bir Necmettin Erbakan düşkünlüğü vardır. Buna sevgi diyemeyiz. Öyle bir şey değil. Bu, sempati değil. Beğenmek hiç değil. Acımak, şefkat beslemek... Hayır!
     Fikirlerine kıymet vermek, siyasi kimliğini takdir etmek... Geçiniz! Hiç alakası yok!
     Başka türlü bir şey. Ben gözlerimi ondan alamam. Hayranlık diyeceğim ama... Yok yok, öyle de değil.
     Memleket kürsünün ucuna gelmiştir. Düşecektir!
     İlk gördüğüm günü hatırlıyorum. Onun neredeyse şimdikinin aynı fakat elbette daha genç yüzünü, yuvarlak gözlerini falan, inanmayacaksınız, acayip net hatırlıyorum.
     Siyah-beyaz televizyondan fırlayıp bizim eve girecek gibiydi. Çok heyecanlıydı. Çok kızmıştı. Çok acayipti. Dedi ki "Türkiye buraya gelmiştir!" Bu esnada tüm vücuduyla, üstelik zorlanarak, zorlandığı belli olarak kürsünün öbür tarafına uzandı. "Memleket buraya gelmiştir. Uçurumun kenarına... Düşecektir!"
     Ve işte tam "düşecektir" derken, son bir gayretle parmağını kürsünün diğer ucundan aşağı kaydırdı. Sonra bir oyun gibi, tekrarladı bunu. O görüntüleri biri bulsa, tekrar yayınlasa televizyonlar, ah bir görseniz, anlayacaksınız beni.
     "Bu amca ne kadar iyi biri" dedim ben.
     O zamanlar iyiler ve kötüler vardı. Elbette herkesin "iyi"si aynı kişi değildi. Ama şimdiki gibi tüm siyasetçiler kötü, bazısı kötünün kötüsü de değildi.
     Ve ben Erbakan’ı dinlerken onun "iyilerden" olduğunu düşünmüştüm. Annemle-babam şaşkınlıkla bana baktılar. Sonra kendi aralarında bir şeyler konuştular. Bu kısım biraz flu, çok da fazla hatırlamıyorum, zira onlar Erbakan gibi el- kol-vücut, oyun tadında konuşmuyorlardı. Galiba "Ee tabii adam 5 yaş zekasına konuşuyor" vesaire dediler.
     Fakat yanılıyorlardı. 45’ime de gelsem, 55’ten gün de alsam, 65 de olsam; Erbakan yaşadığı müddetçe, ben onun müptelasıyım.
     
     Bir tek kelimeyle dört dörtlük muhalefet
     Siyasete döndü biliyorsunuz. Dönüşü, en azından benim umduğum kadar, muhteşem olmadı. Fakat ondaki o "şey" durduğu yerde duruyor. Hâlâ muhteşem.
     AKP için "Bunlar evin haylaz çocuklarıydı, evden kaçtılar. Böyle çocukları olan varsa, Allah onlara sabır versin" dedi.
     Var mı böyle bir benzetme? Hemen anladık onu. Onayladık-onaylamadık, başka; anladık ama.
     En son Tayyip Erdoğan’a verip veriştirmiş. "İnsanlar büyülenmezse bu kadar şaşkın hale gelmezler" demiş (Hürriyet, 12 Haziran).
     Buyrun işte!
     Büyülendim ben yine. Bir halk nasıl böyle can evinden vurulur?
     Zira bu halk fala, falcıya, büyüye, muskaya inanmasa da inanır. Bu memlekette kocası mı aldatıyor, kızı koca mı bulamıyor, oğlu işsiz mi kaldı; neyse ne, yani işler her ters gittiğinde "Büyü mü var acaba?" diye falcı kapıları yoklanır. "Büyü" dendi mi, aman ne komik buluruz ama en inanmayan bile "Acaba" diye kıvranır.
     Büyü; öyle bir uğursuzluğa, öyle bir melanete işaret eder ki ülkenin ahvalini tam takım gözler önüne serseniz, ekonomi şöyle, ülke itibarı böyle, hükümet de şöyle beceriksiz diye 1350 cümle kursanız, "büyü etkisi altındaki başbakan"ın yarattığı etkiyi mümkün değil yakalayamaz, böyle kuvvetli bir muhalefet yapamazsınız.
     Lakin sormazlar mı adama? Erdoğan’da büyü varsa, kim yaptı bu büyüyü; Sayın Erbakan’dan başka?
     Benim yerimde Erbakan olsaydı, ne güzel anlatırdı
     Erbakan bir kolay anlatım mucididir. Bu ne demektir? Şu demektir. O öyle bir anlatır, öyle bir konuşur ki "uçurum" der, o uçurumu kürsünün kenarından gösterir. Bir dolu ciddi şeyi bir dolu komik benzetmeyle, yine de kimsenin gülmeye cesaret edemeyeceği ama herkesin anlayacağı bir dille anlatıverir.
     Anlatabiliyor muyum?
     Anlatamıyorum, değil mi?
     Erbakan olsa, ne güzel anlatırdı...
     
     "...sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz... Çünkü başka türlü Müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin."
     Eskiden bir kısım filozof "İnsanoğlu asla çalışmamalıdır. Çalışırsa ömründen yer" derdi. Şimdi herkes ağız birliği etmiş, "Trik trak trik trak olur mu hiç çalışmamak?" diyor.
     Olur! Hiç değilse bugün olur! Yarın işte o büyük gün. Üniversite giriş sınavı yapılacak. Ne kadar çalıştıysanız çalıştınız, bugün biraz dinlenin bari.
     Hem çalış çalış nereye kadar? Çalışmak yorar.
     
     *     
     
     Türkiye’de 4 kadından 3’ü şiddete maruz kalıyormuş (Akşam, 12 Haziran). Aynı gün Milliyet’te ise bir küçük haber: Dayak yiyen kadının bebeği aptal oluyor. Demek Türkiye’de her 4 kadından 3’ünün doğurduğu çocuk aptal! Yetişkinlerin de en az dörtte üçünün dayak yiyen bir anadan doğmuş olduğu düşünülürse... Gayet bilimsel ve çok iyimser bir hesapla Türklerin dörtte üçü, yani yüzde 75’inin aptal olduğu çıkıyor ortaya. Aziz Nesin "yüzde 60" demişti. Bunca yıl sonra dediğine geldik. Hem de yüzde 15 fazlasıyla... Ama Türkiye zamanında adamı anladı mı? Hayır. Niye? Derler ki: "Bir aptalla konuşursan, o seni aptallıkla suçlar."