Sen oyna Obama, sen oyna

Beyaz çocuklar gibi basketbol oynamadığı ve koçun istediği tarz da beyaz çocuk tarzı olduğu için oyunda fazla kalamayan siyah çocuk bugün başkanlığa oynuyor


Benim gündelik hayatımda siyahlar yok. Çoğumuzunkinde yok. Yolda bir siyahla karşılaşmamız enderdir. Gittiğimiz bir restoranda yan masada siyahların oturması daha da az rastlanan bir şeydir.
Irkçılıkla ilgili bir dolu kitap okuyup film izledik, en azından Amerikan iç savaşı hakkında bir şeyler duymuşuzdur, Amerikan okullarında okuyanlarımız “Amerikan rüyası”nın yabancısı değil ve Amerika’da başkanlık yarışında bir siyahın “şansının” bulunması ta buradan bile bir rüyanın gerçekleşmesi olarak izlenebilir...
Ama siyahlar bizim gündelik hayatımızın bir parçası değil. Bu yüzden ne kadar bilsek de, aslında çok da Sen oyna Obama, sen oynaanlamıyoruz bu meseleyi. Ayrımcılık mesela, bizim için siyah-beyaz filmlerde otobüste öne oturamayan siyah teyze demek. Aman, neyse ki geçti o günler... Bize göre onlar yıllar evvel el sıkışıp barıştılar, el ele tutuştular ve yakında Amerika’ya siyah bir başkan seçecekler. Hey, dünya artık daha güzel!

Korkunun gizli öznesi
Siyahların kıtasında, Güney Afrika’da, Cape Town’da siyahlar için hayat öyle güzel falan değil. Turist olarak yönlendirildiğiniz, dolaşmaya teşvik edildiğiniz yerlerde bir restoranda yan masanızda siyahların oturması yasak değil tabii ama bu restoranlarda yemek yiyen kaç siyaha rastladın derseniz... Pek fazla değil.
Tabii siparişi getiren garson, yollarda kabile dansı yapıp para toplayanlar, taksi şoförü... Siyah.
Ve uyarıların gizli öznesi... Siyah.
Suç oranının yüksek olduğu bir yer burası. Bu yüzden ikazı bol: “Dolaşacağım diye tenha sokaklara dalmayın, gece yalnız gezmeyin, taksiyi bırakınız sizin için otel çağırsın... Havaalanından kente gelirken ya da arabayla gezdirilirken gördüğünüz o barakalarda, hiii, siyahlar yaşıyorlar ve oralara kimse giremez, hiç kimse, asla! Kim bilir nasıl yaşıyorlar, bazılarının elektriği, suyu bile yok, ne fena. İşte bakın hapishane, aman Allah bizi (bir beyazı) düşürmesin oraya. Johannesburg’da turist otobüslerinin de önünü kesip soyuyorlarmış, aman çok korkunç. Şu güzel evleri görüyor musunuz, işte bu evler elektrikli tellerle korunuyor. Zimbabve’de olanlardan sonra beyazlar artık buradan da kaçıyor...”
Size çizilen tablo bu.
Ve birkaç günlüğüne gittiğiniz yabancı bir yerde, bu yer Avrupa’da da olsa, Afrika’da da, bir turist duyduklarını, gördüklerini özetleyip hemen basit bir denklem kurar kafasında. “Almanlar eşittir bira içer” gibi bir şey. Cape Town’da bir turiste kurdurulan basit denklem: “Siyahlar eşittir tehlikelidir.”
Bu da işte ırkçılığın ta kendisi değilse nedir?

Ayrı dünyalar...
Tabii ki Cape Town’da “Sen siyahsın, burada oturamazsın” gibi bir ırkçılık, ayrımcılık yok. Aksine, herkes politik olarak en doğru, en eşitlikçi, en hassas... Ama aradaki ekonomik uçurum çok derin. Bu da beyazlarla siyahları -politik doğrucuların bunu böyle söylemesi mümkün olmasa da- “ayrı dünyaların insanı” yapıyor.
Amerika’da da durum çok farklı değil. Bu kadar böyle değil tabii ama çok farklı da değil. Barack Obama’nın otobiyografik kitabı “Babamdan Hayaller”de de var bu “ayrı dünyalar”.
Obama 12-13 yaşlarında arkadaşlarına annesinin beyaz olduğunu söylemeyi bıraktığını anlatıyor. Çünkü bunu söylerse, sanki kendisini beyazlara sevdirmeye çalışıyormuş gibi görünmekten çekiniyor.
Basketbol takımında uzun süre oynatılmamasını rengine bağlayan siyah arkadaşına, bunun ırkçılıkla ilgili olmadığını şöyle savunuyor: “...evet, takımda bazı çocuklar kadar uzun süre oynatılmıyorum. Ama onlar beyaz çocuklar gibi oynuyor ve koçun istediği tarz da bu ve böyle oynayarak kazanıyorlar. Ben onların tarzında oynamıyorum.”
* * *
Şimdi aynı Barack Obama ABD başkanlığına oynuyor.
Obama mı tarzını değiştirdi, Amerikalı beyaz koçlar mı; buradan bakarak anlamak zor. Belki de nihayet ortak bir oyun kurdular.
Ve Amerika şu günlerde siyah bir başkana hazırlanıyor.
Darısı kızılderililerin başına...

Obama ilk siyah ABD Başkanı sayılmayacak
Amerika’da seçime az bir zaman kala “Bradley etkisi” diye bir şey ortaya atıldı. “Bradley etkisi”, seçmenlerin ırkçı görünmemek için siyah adaya oy vereceklerini söyleyerek kamuoyu yoklamalarını yanıltması ve sandık başında beyaza oy vermeleri manasına geliyor.
1982’de Kaliforniya eyalet valiliği için aday olan siyah Tom Bradley’nin sürpriz yenilgisi ırkçılıkla ilişkilendirilmiş ve “kamuoyu yoklamasında öyle söyler, sandıkta başka türlü” hadisesi Amerikan siyaset literatürüne “Bradley etkisi” diye geçmiş.
Barack Obama da Bradley etkisine maruz kalır mı, kalmaz mı...
Seçimlere şurada ne kaldı? 10 gün sonra göreceğiz...
Ama bu arada şöyle bir gerçek de var: Obama başkan seçilse bile ABD’nin “ilk siyah başkanı” olamayacak. Çünkü Güney Afrika yasalarına göre Obama “siyah” değil.
Cape Town’da nüfusun yüzde 19’u beyaz. Bu, Afrika kıtası için çok yüksek bir oran. Asyalılar da nüfusun yüzde 1’i falan. Geriye kalan yüzde 80 de siyah oluyor o zaman.
Öyle değil.
Nüfusun yüzde 32’si siyah Afrikalı.
Yüzde 48 ise Güney Afrika yasalarına göre “siyah” kabul edilmeyen “renkli”ler. Siyah-beyaz karışımı melezler ve Güney Afrika’nın en eski kavmi olan -Negroid ırklarından sayılmayan- Hottentotlardan bugüne kalanlar “renkli” kabul ediliyor.
Barack Obama, Güney Afrika’da “siyah” değil yani. Seçimi kazanırsa Güney Afrika gazetelerinde onun için “ilk siyah ABD Başkanı” diye yazılmayacak.
Babası siyah. Annesi beyaz. Ve Obama “renkli”...

manik depresif köşe
Farkındaysanız politik doğruculuğa sadık kaldım; siyah aşağı, siyah yukarı...
İyi de biz niye “zenci” demiyoruz? Bizim “zenci” deyişimizde ırkçı bir tını, bir hakaret, bir aşağılama yok ki.
Burada siyahın karşılığı zenci. Filmdeki oyuncuya mesela, “zenci” derim. Zenci, Arapçada “siyah derili” demek. Bu benim normal dilim.
Zenciye “siyah” deme hassasiyeti, gündelik dilimizden bizi uzaklaştırdığı için, her “siyah” deyişte, durduk yerde ırkçılık endişelerine gark oluyor insan.
Depresyondayım.