Su var, çay var, şeker var...

Su var, çay var, şeker var...



Ben küçükken Atatürk’ün sözlerine atasözü denir sanıyordum. Aptalca, ama doğruluk payı da var kabul edersiniz. Atatürk’ün de gündelik hayat içinde olsun, dünya halleriyle ilgili olsun karşılaşılan her durum için uygun bir sözü var mutlaka.

Ağzımda orman bitti, otelde ketçap bitmedi
İşte bir yabancı gelmiş bir gün; Atatürk de onu pek sevmiyor; garson da adamın üzerine yemek döküyor. Hooop, toparlıyor durumu Atatürk: "Bu millete bir tek uşaklığı öğretemedim" diyor mealen.
Deyiş o deyiş. Pek çok alan var ki, ben şahsen hah şurada da müthiş başarılıyız diyemiyorum ama hizmet sektöründe başarı ne kelime, sefil durumdayız. Tatil boyunca, üstelik ağzımda bırakınız tüyü, basbayağı orman bitinceye kadar yinelediğim halde, benim patates kızartmamı ketçaba bulayan tüm garsonları, işte buradan lanetliyorum. Efendim ben katiyen ketçap sevmiyorum. Ve koskoca yılın ufacık tefecik, mini minnacık tek tatilinde bunu duymayı, anlamayı, kabul etmeyi reddeden garsonların eline düştüm, eline baktım, her seferinde o ellerin tuttuğu tabaklarda patateslerimi ketçaba bulanmış halde buldum.
Bağırmadım, sinir krizi geçirip ağlamadım, bu duruma tatilin yüzü suyu hürmetine metanetle katlandım. Zaten kızamazdım da... Çünkü ketçap takıntılıydılar falan ama acayip iyi niyetli çocuklardı hepsi. Sadece beceriksizlerdi. Ve mesleksizlerdi. Garsonluk onlar için sezonluk bir işti, meslek değildi.
Garsonların ayakları altında dev yatırımlar
Parkorman ilk açıldığında, röportaj yapıyorum oranın önemli bir adamıyla, galiba mimarıyla; oturduk kahve içeceğiz. Hiç abartmıyorum; kahve geldi, süt yok. Süt geldi, şeker yok. Şeker geldi, kaşık yok. Adam sonunda bir nevi özeleştiri yaptı. "Böyle dev bir yatırım yapıyorsunuz. Sonra bir tek garson, o dev yatırımı sıfırlıyor" dedi. Doğru ötesi!
Lykia World’de de böyle bir şey olmuştu. Kocaman tesis, şöyle iyi, böyle güzel, fakat bir kısım çalışan kabus gibi... Yüzlerini görünce koşarak uzaklaşmak istiyorsunuz. Kazayla bir soru soruyorsunuz, öyle bir bakıyor ki, "Allah’ım, ben nasıl bir hödüğüm ki şu sorunun cevabını bilmiyorum" diye kendinizi azarlıyorsunuz.
Bundan kurtulmanın bir yolu var tabii. Siz üste çıkabilir, azarı basabilir, yetmedi şikayet edersiniz. Müşteri değil misiniz, velinimetsiniz. Ama kimi azarlayacaksınız? Hangi birini şikayet edeceksiniz? Hem sonra ya biri sizin yüzünüzden işten atılırsa? Onun da evde ekmek bekleyen çoluğu çocuğu varmış diyelim. Ya da oranın en güleç kızıymış ama regliymiş o gün, o bakımdan sinirliymiş... Kahrolur insan yani. Tatil de kahır kıyamet bitti gider bu arada.
Profesörler de Limon’da garsonluk yapar
Tatil daha bitmemişti. Biz ketçaplı patateslere inat mutlu mesut hâlâ Bodrum’daydık. Arkadaşlar bir akşam tutup kolumuzdan ille de Gümüşlük’e götürdüler bizi. Ben kaldığımız yerdeki servissizlikten, hizmetsizlikten öyle mızır mızır şikayet ettim ki... "Gümüşlük’te bir yer var. Geçen yıl bir profesör de orada garsonluk yapmıştı" dediler.
Limon bir bar-restoran. Gümüşlük’e tepeden bakıyor, Kral Yolu’nda. Krallara layık bir nevi. Direkt yayıldım kocaman minderli kanepelerden birine. Buraya servis yapmasalar bile olur, öyle şahane. Ama yaptılar. Yemekler lezzetli, içki falan hemencecik geldi. Her şey olması gerektiği gibi; övülecek yanı yok, yerilecek yanı yok. Fakat saat sabahın 02.00’sine gelirken benim yine şımarıklığım tuttu; öyle kahve falan değil, canım çay diye tutturdu. Ve çay demlediler bize. Hemen!
"Çay yok aslında ama biz şimdi sizin için demleriz" bile demediler. Düşünün, "Ay çok zahmetler veriyoruz sabahın bu saatinde" deme zahmetinden de kurtardılar bizi. Budur yani.
Niye hizmet etmek içten içe utanç vesilesi bu memlekette, anlamam mümkün değil. Niye garsonluk her sene turizmi patlatmaya çalışan bu ülkede hâlâ meslek değil? Su var, çay var, şeker var! Ne duruyorsun? Çay yapsana...