‘MAMOGRAFİ KANSER YAPMAZ’

22 Ekim 2018

'Meme Kanseri Farkındalık Ayı’ kapsamında yürütülen çalışmalara destek olmak adına, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Şişli Hamidiye Etfal Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Çitgez’le bir araya geldik. Bu kez toplumda hastalıkla ilgili doğru bilinen yanlışları konuştuk. Çitgez, ‘Mamografi ışınları kanser yapar’ algısının, en büyük sorunlarımızdan biri olduğunu söyledi.

- Pek çok kadın ‘Bir şey çıkabilir’ korkusuyla doktora gitmekten çekiniyor. Böyle düşünenlere neler tavsiye edersiniz?

Meme kanserinin sürekli gündemde olması, etrafımızda tanı almış kişiler bulunması ve sosyal medya nedeniyle pek çok kadın hastalıktan korkuyor. Düzenli klinik muayene, mamografi ve diğer görüntüleme tetkiklerinden kaçınıyor. Ancak meme kanseri tanısı ne kadar erken konursa, tedavi edilmesi o kadar kolay ve iyileşme şansı o kadar yüksektir. Korku normal bir duygudur ancak korkularla yaşamak zordur. Mutlu ve sağlıklı bir hayat için korkularımızla yüzleşmemiz gerekir.

- Toplumda doğum yapmayan ya da süt vermeyen kadınların meme kanserine yakalanma risklerinin daha fazla olduğu konuşulur. Bu, doğru mu?

Çalışmalar gösteriyor ki, yumurtalıklardan üretilen östrojen ve progesteron hormonlarına uzun süre maruz kalmanın sonucunda meme kanseri gelişme riski artar. Erken âdet görme ve geç menopoz, ilk doğumun ileri yaşlarda olması ve hiç doğum yapmamak, meme dokusunun östrojen ve progesteron hormonlarına daha uzun süre maruz kalmasına yol açar. Böylece hücre büyümesini uyararak, meme kanseri riskini artırır. Tam tersine, gebelik ve emzirmeyse bu riski azaltır.

- Yine toplumda, meme kanseriyle ilgili doğru bilinen yanlışlar hangileri?

’Mememde bir şey hissediyorum ama yakın zamanda yapılan mamografi sonucum normal’: Mamografinin mükemmel olmadığını bilmek önemlidir. Özellikle meme dokusu yoğun kadınlarda duyarlılığı daha da düşmektedir. Ayrıca yüzde 15-20 oranında yanlış negatiflik oranı bildirilmiştir.

Yazının devamı...

YÜZ ŞEKİLLENDİRMEDE ‘NOKTA’ ATIŞLARI

15 Ekim 2018

Dünyaca ünlü Brezilyalı plastik cerrah Dr. Mauricio de Maio, 2010 yılında, estetik tıp alanında yeni bir konsept olan sekiz noktada yüz germeyi hayata geçirdi. Cerrahi yüz germeye alternatif olan yöntem, bir dizi basit ama etkili enjeksiyon şablonundan oluşuyor. Tekniği geliştirip, MD Codes’u keşfeden ve böylece dünya literatürüne giren de Maio, geçtiğimiz günlerde Türk doktorlarla buluştu.

“Bütün yüzü deşifre ederek, ifadeyi değiştiren 60’tan fazla nokta olduğunu buldum. Buralara küçük bir dokunuş yaptığınızda, yüzün tüm ifadesini yeniden tasarlayabiliyorsunuz” şeklinde konuşan plastik cerrahla, Milliyet CADDE okurları için bir söyleşi yaptık. İşte sohbetimizden öne çıkan satırbaşları:

- İki çeşit yaşlanma var; biri genetik, diğeri çevresel. Mesela ince dudaklar, geriye çekilmiş bir çene, düşük kaşlar, güzellik algısı bakımından tercih edilmeyen şeyler. Bu nitelikler haritalanabiliyor ve bize bu insanın ileride ne şekilde ve nasıl yaşlanacağına dair bir fikir veriyor. Genetik olarak ince bir deriye, mavi gözlere ve kuru cilde sahip olan insanların çevresel kaynaklı yaşlanma olasılıkları daha yüksektir. Asyalılar’ın yaşlanmaya karşı daha dayanıklı olduğunu görüyoruz. Ruslar’ınsa çok güzel bir kemik yapısı var.

- Estetik enjeksiyonlar, gözlerin etrafındaki kırışıklıklar gibi, tekil sorunlu bölgelerin tedavisinde kullanılır. Ancak bu yaklaşım, yüzün bir tarafını tedavi ederken, diğer tarafın görünümünü hesaba katmaz. MD Codes, genel olarak yüzün ifadesiyle ilgilenir. Yüzü; yanak, çene ve dudaklar gibi sekiz ana bölgeye ayırır. Belirli enjeksiyon noktalarına küçük bir dokunuşla, yüz mimarisinin oluşturulmasını sağlar.

- Daha dinç bir görüntü ve sert yüz hatlarını yumuşatmak isteyen 25-35 yaş arası kişilere önerilr. Eğer aynaya baktığınızda, öyle olmadığınız halde, yorgun ya da sinirli bir ifade görüyorsanız, bir uzman görüşü alabilirsiniz.

- MD Codes ya da cerrahi operasyon iki şeye bağlıdır. Birincisi, bu işe ne kadar erken başladığınla ve ikincisi, de kişinin ne beklediğinle ilgili. Erken yaşta başlanırsa, yüzdeki sarkıklık ve göz altı torbaları kontrol edilebilir, cerrahi operasyona ihtiyaç duyulmaz. Ama eğer kişinin cildi sarkmı, göz altı torbaları çok büyükse ve bu durumu kontrol altına alamıyorsak o zaman cerrahi kaçınılmazdır.

- Sigara içmek, stres ve hızlı bir metabolizmaya sahip olmak, tekniğin kalıcılığını olumsuz etkileyen faktörler arasında. Etkisi, kişiye ve yaşa bağlı. Aynı genlere sahip olan anne, kız ve büyükanneye uygulanan MD Codes’un kalıcılık süresi farklı olacaktır. Botoks’tan çok daha uzun süren bir etkisi var ancak eğer erken yaşta başlanırsa 1.5-2 sene etkisini sürdürüyor. Fakat, büyükanneyi ele alacak olursak, sonuçların devamlılığını sağlayabilmek için ziyaretleri çok daha kısa aralıklarla yapmalı.

Yazının devamı...

FARKINDALIK HAYAT KURTARABİLİR!

8 Ekim 2018

Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında düzenlenen etkinliklerle, toplumun bilinçlendirilmesi amaçlanıyor. Yıllardır bu alanda faaliyet gösteren Meme Sağlığı Derneği, bu sene ikinci kez Pembe Festival’i düzenledi. İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’nde gerçekleşen etkinlikte, hasta ile yakınları, ünlü oyuncu ve gazetecilerle, konunun uzmanları buluştu.

Aralarında benim de bulunduğum sağlık habercileriyse, ‘Medyada Meme Sağlığı’nın ele alındığı oturumda, konuşmacı olarak yer aldı. Bu vesileyle bir araya geldiğimiz MEMEDER Kurucusu ve Onursal Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen’le hastalık üzerine yaptığımız sohbette, öne çıkan bazı başlıkları sizlerle paylaşmak istedim:

Görülme sıklığı artıyor

Türkiye’de kadınlarda ortaya çıkan her dört kanserden biri, memede görülüyor. Vaka sayısı sıklığı, son 20 yılda iki katından daha fazla arttı. Öngörüler, bu artışın devam edeceği yönünde...

Meme kanserinde erken tanı için 20 yaşından itibaren ayda bir kez kendi kendini muayene, 20-40 yaş arası üç yılda bir ve 40 yaş sonrası da yılda bir kez mamografi çekilmesi öneriliyor.

Farkındalığımız az

Türkiye’de meme kanseri sıklığı hızla artarken, bu konuda yeterli farkındalık oluşturul-maması, hastalığın geç teşhis edilmesine yol açıyor. Kadınların kendi kendini kontrol etmesi, basit bir çözüm gibi görünse de, hayat kurtaracak derecede önemli. Çok küçük ve zaman almayan basit hareketler, meme kanserine karşı erken teşhis imkanı sunuyor.

Yazının devamı...

MOLDOVALI VASİLE TÜRKİYE’DE HAYATA DÖNDÜ

1 Ekim 2018

Göğsünde 20 cm.’lik bir tümörle Türkiye’ye gelen Vasile Gonceari, dört aylık tedavinin ardından sağlığına kavuştu.

Vasile Gonceari, bir yıl önce gözünde kızarıklık şikayetiyle doktora gitti. Tetkikler sonucunda hem gözünde hem de göğsünde tümör tespit edildi. Ülkesinde yapılan ameliyatla, protez göz takıldı. Hasta, göğsündeki tümör içinse Türkiye’ye yönlendirildi.

Vasile’nin göğsündeki tümör, kalbinden çıkan damarların etrafını sarmış ve göğüs kemiğine zarar vermişti. Gördüğü kemoterapi tedavisinin ardından 20 santimlik tümör, halk arasında ‘iman tahtası’ olarak bilinen bölgeyle birlikte çıkarıldı. 14 yaşındaki genç, aynı yere takılan protezin ardından sağlığına kavuşarak, ülkesinde döndü.

Hastanın, kendisiyle aynı adı taşıyan babası aile olarak yaşadıklarını, Türkiye’deki operasyonu gerçekleştiren Medical Park Bahçelievler Hastanesi Göğüs Cerrahı Op. Dr. Yıldıray Bekar ise tıbbi süreci anlattı.

‘Moldova’da şartlar yetersizdi’

Vasile Gonceari: “Oğlumun önce gözleri kızardı, ardından ateşi çıktı ve kusmaya başladı. Moldova’da sağlık sektörü yavaş çalıştığı için ancak iki gün sonra şikayetlerinin sebebini öğrendik. Gözün arkasında bir tümör vardı ama hastanenin şartları yetersizdi. Birkaç doktora daha gittik ve nihayet göz ameliyatı oldu. Tümör, 1.5 cm. olduğu ve organın tamamını kapladığı için göz çıkarıldı ve yerine protez kondu. Tetkiklerde, göğsünün arkasında başka bir tümör daha bulundu. Maddi durumumuz iyi fakat ülkemizin şartlarından dolayı tedavi olamadık. Araştırmalarımız sonrasında da Türkiye’ye geldik. Vasile, önce kemoterapi aldı, ardından da başarılı bir ameliyat geçirdi. Ailece çok mutluyuz. Türkiye’nin sağlık ve teknoloji alanında imkanları çok. Bu sektörde çalışanlar, sadece işini yapmıyor aynı zamanda hastalara vicdan, merhamet ve sıcaklık da gösteriyor. Buraya gelmekle çok iyi bir seçim yaptık.”

Yazının devamı...

BESLENİRKEN, KALBİNİZİ DE KORUYUN

24 Eylül 2018

Kalp ve damar sağlığını korumanın yollarından biri de, sağlıklı beslenmek. Ancak GDO’lu gıdaların, koruyucu içeren ve yapay ortamlarda yetişen besinlerin vücutta toksik etki gösterdiklerini ortaya koyan araştırmalar var!

Beslenme düzensizlikleri, sigara, şişmanlık, hipertansiyon, diyabet ve hareketsiz yaşam gibi faktörler, bazı kardiyovasküler hastalıkların toplumda daha fazla ortaya çıkmasına yol açıyor. Kalp ve damar sağlığımızı korumanın yollardından biri de, sağlıklı beslenmek. Kalp-Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Cem Arıtürk, sera gibi yapay ortamlarda yetiştirilen sebze-meyvelerle, uzun süre dayanması için konserve haline getirilen ve koruyucuyla muhafaza edilen gıdaların sadece damarları değil, tüm vücudu olumsuz yönde etkilediğini belirtti.

- Beslenme, egzersiz ve kalp rahatsızlıkları arasında nasıl bir ilişki var? Kalbimizi nasıl koruyabiliriz?

Besinlerle ilgili akılda tutulması gereken temel konu, ne kadar saf ve basit olduğudur. Bundan kasıt, vücudun gıdayı enerjiye çevirebilmek için ne kadar ‘uğraşacağı’ ve bu sırada ya da sonrasında zarar verme potansiyelinin ne kadar olduğudur...

Bu açıdan değerlendirildiğinde, karbonhidratları, nişasta bazlı besinler (ekmek, börek) yerine, meyve-sebzeden almak daha akılcıdır. İşlenmiş ve rafine yağlar yerine, zeytinyağı, saf tereyağı ve süt kaymağı tercih edilebilir. Hayvansal ve sebze kaynaklı proteinlerin kararında tüketilmesi ve kırmızı-beyaz et arasındaki dengenin korunması önemli.

- Damar sağlığını koruyan beslenme şekli nasıl olmalı?

Ortalama boy ve kiloda bulunan (1.75 cm. ve 70 kg.) 30 yaşındaki bir erkeğin dinlenme halinde ihtiyacı olan kalori miktarı, yaklaşık 1700 kCal’dir. Aynı özelliklerdeki bir kadının ihtiyacı ise 1550 kCal... Bu miktarı, üç ana enerji kaynağı olan karbonhidrat, protein ve yağlardan almak gerekir. Öyle ki, standart bir insan için bu denge; yüzde 50-55 karbonhidrat, yüzde 15-20 protein ve yüzde 20-30 yağ şeklindedir.

Yazının devamı...

İSTEM DIŞI TİTREMELER HASTALIK BELİRTİSİ

17 Eylül 2018

Parkinson, Esansiyel Tremor ve Distoni, ortak belirtisi titreme olan üç farklı hareket bozukluğu hastalığı... Ayrı klinik tablolarla seyretseler de tedavilerinde beyin pili kullanılıyor.

Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Peker, Parkinson, Esansiyel Tremor ve Distoni hastalıkları hakkında bilgiler verdi. Peker, hem belirtileri hem risk gruplarını hem de tedavi yöntemlerini anlattı.

Yavaş ve sinsi seyreden Parkinson, beyinde dopamin adı verilen maddenin eksikliğiyle ortaya çıkar. Başta ellerde titreme olmak üzere, kas sertliği ve hareketlerde yavaşlama gibi belirtilerle seyreder. 70 yaş üzerinde her 100 kişiden birinde görülür.

Parkinson, üzerinde en çok araştırma yapılan nörolojik hastalıklardan biridir ama sebebi hâlâ net olarak bilinmez. Kişinin genetik yapısı, toksinler ve beyindeki birtakım maddeler üzerine yürütülen bazı çalışmalar mevcut.

Başlangıç evresi kabul edilen 2-3 yıllık süreçte, kas sertliği, bel ve sırt ağrısıyla, hafif titreme görülür. Zaman ilerledikçe, şikayetler daha net olarak kendini gösterir:

Titreme: Hasta, dinlenme halindeyken de görülür. Bazen dili, çeneyi ve dudakları etkileyebilir.

Hareketlerde yavaşlama: Çatal ve bıçak kullanma, bardak tutma gibi ince işleri yapmakta zorluk yaşanır. Yürüme bozuklukları, sabit kalma, yüzde maske ifadesi, yutma zorluğu ve ayakta dururken gövdenin öne doğru eğilmesi de ortaya çıkabilir.

İlaç kullanımı

Yazının devamı...

'KORKU HİKAYELERİ'NE KULAĞINIZI KAPATIN!

3 Eylül 2018

Anne adaylarının bebeklerine kavuşma yolunda en çok endişe duydukları konulardan biri de, doğum sancısı. Maalesef pek çok hamile, kulaktan dolma ‘korku hikayeleri’ nedeniyle, sezaryene yöneliyor.

“Doğum bir hastalık, gebe de hasta değil” diyen Şişli Florence Nightingale Hastanesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Yusuf Olgaç, destekleyici yöntemlerle anne adayının doğal doğuma yönlendirilmesini tavsiye etti:

“1960’lı yıllar ve sonrasında hem cerrahi tekniklerin hem de anestezi yöntemlerinin hızla gelişmesiyle sezaryen, birçok anne ve bebeğin hayatını kurtardı. Ancak bu ‘kurtarma ameliyatı’, zamanla suistimal edildi. Çok ciddi bir karın ameliyatı olan sezaryen, ağrısız doğum yöntemi gibi görülmeye başlandı.

Tekniği ilk uygulayan batı toplumlarında, sezaryen sonrası anne ve bebeklerde görülen ciddi sorunlar, insanları doğal doğuma yeniden yönlendirdi. Ancak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde hâlâ uygulanıyor.

Kadınların doğum korkularının temelinde, deneyimsizlik ve bilgi eksikliği var. Mahremiyetin olmadığı doğumhanelerde, suni sancıyla, vajinal kesilerle ve psikolojik travmalarla doğum yapan günümüz anneanneleri, kızlarının da aynı kötü anıları olmasın diye, onları daha tehlikeli bir doğum şekline yönlendirdi. Trajik doğum hikayeleri, kulaktan kulağa yayıldı.

‘Normal’le barışmak

Anne adayları, dokuz ay gibi uzun bir sürede kendilerini doğuma hazırlayabilir. Artık birçok devlet hastanesinde bile gebe okulları var ve ücretsiz eğitim sunuluyor. Derin gevşeme tekniklerini alışkanlık haline getirmek, birkaç haftalık eğitimle sağlanabiliyor. Aktif doğum pozisyonları, hipnoz, masaj, psikoterapi, aromaterapi ve suda doğum gibi destekleyici yöntemlerle ağrılardan kaçınmak mümkün. Bunların dışında ağrı kesici ilaçlar ve epidural anestezi de ihtiyacı olan gebelere sunuluyor. Doğurtulmayı bekleyen korkak bir hasta değil, süreçte aktif rol oynayan ve kendine güvenen, hekimiyle doğru iletişim kuran bir anne adayı olmanız, sizi daha mutlu edecektir.

Anne, kendiliğinden başlayan ve müdahalesiz ilerleyen bir doğumda, korkularının bedenine etki etmesine izin vermez. Sancı sırasında gevşeyebilen ve bedeniyle hareket eden bir anne için doğum kasılmaları çok şiddetli olmayabilir. Paniksiz alınan her nefes, hem ağrıları azaltır hem bebeği besler.”

Yazının devamı...

FARKINDALIĞI DÜŞÜK MASRAFI BÜYÜK

27 Ağustos 2018

Mesane kanseri tüm dünyada yaygın görülen, tedavisi pahalı ve Türkiye gibi sigara tüketiminin fazla olduğu ülkelerde farkındalık yaratılması gereken önemli bir sağlık sorunu!

Sağlık Bakanlığı’nın araştırmalarına göre, ülkemizde sık görülen kanser türleri arasında dördüncü sırada yer alan mesane kanserinde erken tanı hayat kurtarıyor. Nüks oranının yüksek olması dolayısıyla, hasta başına tedavi giderleri açısından ‘en pahalı kanser’ unvanını taşıyor. Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık görülüyor. Bu türün ortaya çıkmasına en önemli etkenlerden biri, sigara kullanımı. Maalesef Türkiye’de 17 milyon sigara içicisi bulunuyor... Toplumun yüksek eğitim almış kesimde farkındalık oranı yüzde 35’ken, bu rakam eğitimsiz grupta yüzde 9’a düşüyor.

Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek, mesane kanseri konusunda yaşanan en büyük sorunlardan birinin farkındalık olduğunu söyledi. Öbek, tanı alan hastaların çoğunun sigara ve mesane kanseri arasındaki ilişkiyi bilmediğini belirtti. Ayrıca bu kanser türüyle ilgili bilgi verdi:

Mesane kanseri, belirtilerini idrarda yüzde 85 oranında kanama ve yüzde 15 oranında yanma-sızı ve sık tuvalete çıkma şeklinde gösterir. Orta ve ileri yaşlarda, özellikle de sigara içen kişilerde idrarla kan gelmesi, akla bu kanseri getirmeli.

Şikayet göz ardı edilmeden, acilen bir uzmana başvurulmalı. Sigara dışında boya sanayiinde kullanılan bazı kimyasallar da mesane kanserine yol açabilir.

Mesane tümörü ya da kanseri tek bir hastalık değildir. Geniş bir yelpazeye yerleşmiş, birbirinden farklı doğal seyri bulunan tümör ve kanserlerden oluşur. Bazıları hayati tehdit oluşturmazken, bazıları da çok saldırgan bir yapıya sahiptir.

Bunlardan, kas katmanına kadar giden kanserler (tüm mesane kanserlerinin yüzde 30’u ilk teşhiste böyledir) en ciddi olanlarıdır ve tedavinin ilk 12 hafta içerisinde uygulanması gerekir.

Yazının devamı...