ABD gerçekte ne yapmak istiyor?

26 Eylül 2019

Türkiye güvenli bölge konusunda kararlı ve kafası net. An itibarıyla flu olan, tek başına mı yoksa ABD ile birlikte mi gerçekleş-tirileceği konusu. Çünkü artık zamanı da verilen olası harekâta dönük hazırlıklar tamam ama bir yandan da ABD’yle görüşmeler devam ediyor. Bu bağlamda da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurlarınca Fırat’ın doğusunda ikinci ortak kara devriyesi faaliyeti gerçekleştirildi. Yani bölge emniyette mi, orada YPG/PKK’lı teröristler var mı kontrol edildi. Tabii tam anlamıyla yutturmaca mantığıyla. Şöyle ki; Türkiye’nin arzu ettiği güvenli bölge sınır boyunca 480 kilometrelik hat, 30 kilometre derinlik ama şu anda hem hava hem kara devriyesi faaliyetleriyle ortaya çıkan tablo bunun sadece Telabyad ile Resulayn arasındaki 120-140 kilometreye denk geldiği şeklinde. Dahası, bu faaliyetlerde yerleşim yerlerine girilmiyor, oralar da terör örgütünün kontrolünde. Yani ABD açısından bu aslında bir tampon bölge ve Türkiye’nin kafasındaki güvenli bölgeyle alakası yok. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da ısrarla bunun kabul edilemez olduğunu vurguladı, vurguluyor... Dolayısıyla da Türkiye’nin güvenli bölge konusundaki kararlılığını gören ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri ile hem sahada karşı karşıya gelmemek, hem de S-400 alımından sonra Rusya’nın daha fazla yakınlaşmasını önlemek adına formül arayışında. Bunun son örneği de ABD’nin Türkiye’ye Patriot ve F-35’lerle ilgili yeni bir teklif verme konusu ya da hazırlığı. Bu noktada akla gelen soru da şu:

Fırat’ın doğusuna dönük niyeti açık olan ABD gerçekte ne yapmak istiyor? Soruya MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş yanıt veriyor:

“Bu bölgede ABD ile Rusya arasında küresel, bölgesel çıkarlar için bir çatışma var ve bu çatışma sürekliliğe sahip, devam edecek. Burada ABD evet hegemonik güç ama hegemonik gücü giderek zayıflıyor. Rusya hegemonik güç değil ama Ortadoğu’da attığı adımlarla, yaptığı hamlelerle ABD ile ciddi bir mücadele içerisine girmiş bulunuyor ve o konuda mesafe aldı. Şimdi ABD Rusya’nın bu mesafe alışına set çekmek ve İran’ın bölgedeki hamlelerine kısıtlama getirmek istiyor. Bunlar da ABD’nin bölgeden asla çekilmeyeceğini ve stratejik hamlelerinden vazgeçmeyeceğini bize gösteriyor.”

ABD açısından Türkiye bu denklemin neresinde?

Bütün bu gelişmeler karşısında ABD bugüne kadar Türkiye’yi oyalayarak, Türkiye’nin fiili müdahalesini engelleyerek Suriye’de zaman kazanmıştır. Şimdi de cazip teklifler, Türkiye’ye bazı ekonomik çıkarlarla hatta Fırat’ın doğusuna bazı cep müdahaleleri de yapmasına göz yumarak Türkiye ile ilişkilerini korumak istiyor...

Türkiye’den vazgeçemiyor anlamında mı?

Tabii ki vazgeçemiyor. NATO sistemi içinde bölgede Türkiye’nin önemini biliyor ve vazgeçemiyor. Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemiyor. Türkiye’nin kendisinden daha fazla uzaklaşmasını arzu etmiyor. NATO içinde yeni bir sorun yaratmak istemiyor. Türkiye’ye askeri, ekonomik bazı cazibe şartları ortaya koyarak, meseleyi sürüncemede bırakarak hedeflerine ulaşmak istiyor. Türkiye ile kendi çıkarları istikametinde, kendi çıkarları için kullanabileceği bir ilişki arıyor, bütün mesele bu...

Onun için de müttefikmiş gibi davranıyor yani?

Yazının devamı...

ABD’nin bitmeyen samimiyet testi

23 Eylül 2019

Fırat’ın doğusunun akıbetini de etkileyecek olan Cumhur-başkanı Erdoğan’ın kritik ABD ziyareti nedeniyle görüş belirten askeri ve istihbari kaynakların kesiştiği nokta şu:

ABD’nin Türkiye’den vazgeçme lüksü yok. Türkiye çok büyük bir devlet. Askeri açıdan NATO’nun ikinci büyük ülkesi. NATO’nun stratejik hedefleri içerisinde coğrafyası bakımından çok önemli bir yere sahip. Stratejik açıdan, siyasi açıdan Türkiye kritik önemde ayrıca ekonomisi açısından 16-17 ülke arasında yer alıyor. Gelişme potansiyeli de güçlü bir ülke o bakımdan her devlet Türkiye’yi ciddiye almak durumunda. Hele hele Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Avrupa’da hedefleri olan bir süper güç Türkiye’nin bu stratejik imkânlarından, potansiyelinden faydalanmak zorunda...

Peki bölgedeki, özellikle de Fırat’ın doğusundaki gelişmelere baktığımızda ABD’nin bunun farkında olduğunu ya da buna paralel davrandığını söylemek mümkün mü?.. Değil. Aksine ısrarla terör örgütü YPG/PKK’ya sahip çıkarak tam tersi bir görüntü verdi, veriyor. Özellikle de Menbiç’le başlayıp son günlerde ivme kazanan güvenli bölge konusundaki oyalama ve yutturmaca taktikleriyle. Dahası bununla da kalmayıp son örneğini birkaç gün önce yaşadığımız gibi en yetkili ağızlarından alenen terör örgütüne silah desteğine devam edeceğini söyledi, söylüyor. Dolayısıyla da Türkiye ile ABD ilişkileri defalarca kopma noktasına geldi, an itibarıyla da görüntü tam anlamıyla pamuk ipliğine bağlı. Her an güvenli bölge görüşmelerinin sonlanıp Fırat’ın doğusuna operasyon olasılığı gündemde. Nitekim bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından son iki hafta diye verilmiş bir süre de var. O nedenle de dikkatler Trump’un tavrı ve ağzından çıkacak sözlerde. Ancak o noktada da geçmişte verilip ama tutulmayan sözler nedeniyle Türkiye açısından haklı endişeler söz konusu. Hele de bölgede ateşi körükleyen İsrail’e Trump’un sevdası ve yakınlığı dikkate alındığında… Niyesini dün konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisi anlatıyor :    

“ABD hiçbir zaman Fırat’ın doğusundan çıkmaz. Çünkü bu İsrail’in işine gelmez. Fırat’ın doğusundan ABD’nin çıkması demek hem Suriye’deki kontrolün tamamen Rusya’nın eline geçmesi hem de İran’ın oradaki askeri varlığının güçlenmesi, dolayısıyla da İsrail için tehdit demek. Buna da ABD izin vermez. Bir de de Şam yönetiminin güçlenmesine ABD’nin ve İsrail’in tahammülü yok. Fırat’ın doğusunu kontrol eden ve egemenliğini sağlayan bir Şam yönetimi değil parçalanmış bir Suriye istiyorlar.”

Yani?

“Bu durumda ne yapacak Trump? Gelin YPG/PKK’ya operasyon yapın mı diyecek? Güvenli bölgeyi Fırat’ın doğusundan Fırat nehri sınır olmak üzere Irak’a kadar oluşturun mu diyecek? Demez. Ya da PYD/PKK’yı dağıtalım, bizde Suriye’den çekilelim diyebilir mi? Asla. Çünkü söz konusu olan İsrail’in güvenliği. İsrail lobisi ve politikası ister Netanyahu olsun ister başka biri olsun ABD’nin Suriye’den çıkmasına izin vermez. Kaldı ki Golan tepelerini İsrail’e ilhak ettiren Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan bir aktörden söz ediyoruz.”

Bakalım Trump’ın tavrı (ilk temas dün gece telefonla gerçekleşti) ne olacak ya da şapkadan ne çıkaracak? Göreceğiz... An itibarıyla somut olan ise Türkiye’nin güvenli bölge konusundaki kararlılığı, net tavrı. Ve ABD’nin samimiyet testiyle bağlantılı olarak kum saatinin dolmak üzere olduğu...

Yazının devamı...

Rakka vurgusu Adana Mutabakatı mesajı mı?

21 Eylül 2019

Fırat’ın doğusundaki YPG/PKK’lı teröristleri temizleme kararlılığındaki Türkiye’nin üç farklı hamle seçeneği var. Güvenli bölgeyi ABD ile birlikte oluşturmak, Putin’den sonra Ruhani’nin de dillendirdiği Adana Mutabakatı’nı devreye sokmak yani Suriye ile iş birliği ya da terörden arındırılmış bölgeyi tek başına kurmak... Dolayısıyla da sonuç belli. Bu temizlik öyle ya da böyle gerçekleşecek. Nitekim Ankara’daki son üçlü zirvede Cumhurbaşkanı Erdoğan da ısrarla buna dikkat çekti ve çok net olarak süre de verdi. Dahası, “Ülkemize sığınan en az 2 milyon Suriyeli kardeşimizin bu bölgeye yerleştirilebileceğini düşünüyoruz. Hatta bu hattı Deyrizor, Rakka taraflarına kadar indirebilirsek geri dönecek sığınmacı sayısı 3 milyonu aşabilir” sözleriyle yeni bir derinlik boyutu da ortaya koydu. Ancak bunu ABD’nin ne kadar anladığı ya da anlamamak için direndiği de ortada. Çünkü inatla oyalama ve yutturmaca taktiğiyle teröristlere kol kanat germeye devam ediyor. Yani ABD’li ilk seçenek tam anlamıyla pamuk ipliğine bağlı. O nedenle de dikkatler daha çok tek başına harekât olasılığı ve nasılına odaklanmış durumda. Bu bağlamda sorgulanan bir başka nokta da güvenli bölgenin Rakka’ya kadar indirilebilme vurgusunun Adana Mutabakatı mesajı anlamı gelip gelmediği üzerine kurgulu... Olabilir mi? Dün görüştüğüm üst düzey bir askeri yetkilinin buna yanıtı şuydu:

“Adana Mutabakatı iki ülkenin meşru olarak üzerinde çalışabileceği bir metin. Oradan istifade ederek hem İdlib’deki radikaller temizlenir hem Türkiye’nin güvenli bölge konusu hallolur. Esad BM’ye bir mektup yazdı, YPG/PKK’lılar için terörist diyor. Böyle dediğine göre, demek ki o teröristlerin temizlenmesinde Türkiye ve Suriye iş birliği yapabilir. Bunun için de hazır Adana Mutabakatı var. Bir diğer konu Esad’ın çıkardığı af. Bu aynı zamanda Adana Mutabakatı’yla görüşülmeye başlandığı zaman ÖSO’ya yönelik de bir çözüm olabilir. Çünkü Esad ÖSO’yu terörist örgüt olarak görüyor, dolayısıyla ÖSO için de bir çare bulmuş olursunuz, aksi takdirde ÖSO ‘bizi sattılar’ deyip radikal unsurların içine katılabilir. Türkiye’nin kaygılarından birisi de bu zaten. Yani Adana Mutabakatı temel alınarak yapılan görüşmelerle onların da hakları korunmuş olur. Bu arada onlar HTŞ’ye karşı kullanılabilir.”

Böyle bir durumda ABD ne yapabilir?

“Türkiye ile Suriye görüştükten sonra ABD’nin yapabileceği çok fazla bir şey yok. Adana Mutabakatı iki ülke arasında imzalanmış meşru bir metin, dolayısıyla bu mutabakat üzerinde iki ülke karşılıklı yan yana gelebilir. Çünkü ikisini de güvenlik ilgilendiriyor. İki taraf da birbirlerine teröristleri iade etme sözü vermişler. Mutabakatta istihbarat paylaşımı dahil olmak üzere her şey var. Dolayısıyla, eğer Türkiye ve Suriye Adana Mutabakatı bağlamında bir araya gelebilirse büyük ihtimalle Rusya ve İran güvenli bölge konusunda yapılacak harekâtta Türkiye’yi destekler ve ABD yalnız kalır. Irak, Lübnan da bu grubun yanında yer alır ve desteklerler. Böylece, ABD o bölgede yalnızlaştırılır. İdlib’den olası bir göç durumunda Türkiye’nin kapıları açarız çıkışıyla tedirgin olan Almanya ve Fransa da ABD’yi desteklemez. Dolayısıyla, Türkiye’nin lehine böyle bir durum ortaya çıkar.”

Adana Mutabakatı uygulanırsa Fırat’ın doğusu temizlenir anlamında mı?

“Temizlenir. Zaten ABD desteğini çektiği andan itibaren YPG/PKK’nın yapacağı hiçbir şey yok. Onların ayakta kalmasının nedeni ABD’nin desteği ve hâlâ destek sağlıyor. O bölgedeki teröristlerle mücadele etmek Suriye rejiminin meşru hakları, buna ABD hiçbir şey diyemez. Hele Türkiye, Rusya İran, Irak ve Lübnan devreye girdiği zaman hiç diyemez...”

 

Yazının devamı...

Aramco bombaları Suudi tezgâhı mı?

19 Eylül 2019

Suudi Arabistan’ın ulusal petrol şirketi Saudi Aramco’ya ait iki rafineriye yapılan saldırıyı iç savaş ülkesi Yemen’deki Husiler üstlendi. Hatta Husiler yeni saldırı tehdidinde de bulundu. Bu arada saldırıların İran tarafından gerçekleştirildiği ve insansız hava aracı yerine güdümlü füzelerin kullanılmış olabileceğine dönük ABD kaynaklı iddialar da var. Dolayısıyla, atılan bombaların petrol piyasası kadar, güvenlik dengelerini de sarsması gibi bir durum söz konusu. Hele de ABD’nin dünyanın en çok silah satan, Suudi Arabistan’ın ise en çok silah alan ülkeleri olduğu dikkate alındığında. Çünkü ABD menşeli Suudi hava savunma sistemi ile bölgede bulunan ABD üslerindeki radarlar ne bin kilometre uzaktan havalanan Husi drone’larını, ne de İran’a ait olabileceği öne sürülen güdümlü füzeleri fark edebildi. Yani uyudular. Tabii her iki seçenekten biri doğruysa... O nedenle, savunma sistemindeki zafiyet kadar kafa karıştıran bir başka soru da şu:

Bu bombalar çok iyi kurgulanmış yeni bir tezgâhın parçası olabilir mi?.. Ya da saldırının arkasında gerçekte kim var? Dün bu konuyu özellikle de Husilerin böyle bir saldırı için imkân ve kabiliyetini Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin’e sordum. Yanıtı şuydu:

“Bu drone ile olacak iş değil... Yemen’le onların arasında 1000 kilometre mesafe var, onları Bahreyn’e falan getirmeleri lazım. Ayrıca bunların elinde bu kadar modern bir drone yok. Varsa bile İran’ın elinde var, azami menzili 400 metre falan. Evet, menzil artırılıyor ama uydudan yönetilen drone’lar yok. Uydudan yönetilenler ABD ve İsrail’in elinde, diğerleri kara istasyonlarıyla. Yine bir başka konu 17 tane vuruş noktası var, bir drone’un füze ve bomba kapasitesi de belli. Dolayısıyla, bu işin 20 civarında drone ile yapılması lazım. Yani bu iş ya F-35’lerle yapılmış olabilir radara görünmeden ya da hava savunma sistemi onları dost olarak görmüştür. Tabii aynı yöntemle yerden de yapılmış               olabilir.”

Bunları nasıl bağlayacağız birbirine?

“Birincisi, Veliaht Prens Selman bir kriz istiyor, o krizden faydalanmak suretiyle de krallığını ilan edip uzun süre Suudi Arabistan’ın başında kalmak istiyor. Bunu ABD de çok iyi kullanıyor. İkincisi, İsrail ısrarla İran’ın nükleer tesislerine bir hava harekâtı ya da bir şekilde harekât yapılmasını istiyor ve sanki zorluyor ABD’yi. ABD’nin içinden de birileri Trump’ı zorluyor olabilir. Dolayısıyla, baktığımızda, bunun bir drone saldırısı olmayabileceği, bölgede bir kaos ortamı yaratmak için yapılan bir şey olduğu ve bunun altından Suudilerin prensi ve İsrail’in olabileceği görülüyor. Evet, Husiler drone kullanarak ya da SİHA kullanarak böyle bir şey yapabilirler ama 17 tane birbiri ardına petrol tanklarında vuruş noktası bulup bunu da çok muntazam olarak patlatmaları falan drone veya İHA’yla falan olacak bir şey değil.”

Suudiler kendi kendini mi vurdu o zaman?

“Kendi kendini vurdu demeyelim, veliaht prensin adamları bu işi yapmış olabilir. İsrail bu konuda onlara yardımcı olmuş olabilir. Ortak bir şey olabilir. Amaç İran’ı baskı altına almak ve ABD’yi İran’a yönelik bir harekâta ikna etmek. Dünyayı da ‘Bak, İran yüzünden petrol fiyatları arttı çünkü Suudiler üretim yapmıyor’ falan diye buna hazırlamak...”

Peki ya CIA? O da bu işin içinde mi?

Yazının devamı...

İdlib’in turnusol kağıdı Fırat’ın doğusu

16 Eylül 2019

Türkiye için hem çatışma-sızlık bölgesi denilen İdlib’de bir türlü devam ettirilemeyen ateşkes ve olası göç tehdidi hem de sınırının büyük bir bölümünde ABD’nin desteğiyle kurulmak istenen terör devletçiği büyük bir sorun teşkil ediyor. Dolayısıyla da Ankara  Fırat’ın doğusunda ABD, Fırat’ın batısında ise Rusya ile yoğun bir diplomasi trafiği yaşıyor. Aslında bu her ne kadar ikili temaslar gibi görülse de doğrudan birbirini etkileyen ve tetikleyen bir durum içeriyor. Çünkü ABD ve Rusya’nın Fırat’ın doğusu ve batısındaki tüm hesapları Türkiye’yi yanlarına çekmek üzerine. O nedenle de Rusya Türkiye’nin ABD ile ilişkisinin, buna karşılık ABD de Rusya ile Türkiye’nin arasının bozulmasını istiyor ve buna dönük çalışıyor. Bunun içinde biri terör örgütü YPG/PKK’yı diğeri Suriye rejimini kullanıyor. Yani bir yanda güvenli bölge konuşulurken, diğer yanda İdlib’de yükselen tansiyon bir tesadüf değil bölgede yürütülen tahterevalli siyasetinin bir parçası. Bu bağlamda da bugün Ankara’daki Erdoğan-Putin-Ruhani zirvesinin sadece Türkiye’yi değil ABD’yi de yakından ilgilendirdiği çok açık ve net. Hele de üçlü zirvenin gündeminde İdlib’in yanı sıra güvenli bölge konusunun ve buna dönük olarak Rusya ile İran’ın Türkiye’nin haklı isteklerine verdikleri destek dikkate alındığında. Dolayısıyla da zirvede konuşulacaklar ve çıkacak sonuç bildirgesi kadar, sonrasındaki özellikle gizli servislerin provokasyon olasılıkları da kritik önemde. Niyesini dün konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisi anlatıyor:

“Suriye bütün gizli servisler için bulunmaz bir bölge. Yani İdlib, Fırat’ın doğusu, tüm Suriye sahası bizim sınır bölgelerimiz ve kontrol altında tuttuğumuz yerlerin hepsi yabancı servislerin bilgi almak ve provakatif çalışmaları açısından hassas alanlar. Provokatif çalışmalar her an beklenebilir. Yani Rusya, ABD politikaları karşısında Türkiye’yi etkilemeye çalışacaktır. Ki İdlib’de bunu görüyoruz. İstediği zaman Suriye güçlerine bomba attırabiliyor.

ABD’de Rusya Türkiye ilişkilerini zayıflatmak, bozmak için provokatif hareketler her zaman yapabilir. Bunu PKK adı altında yapabilir, PYD/YPG altında yapabilir. IŞİD veya herhangi bir yerel güç adı altında da yapabilir.”

Zirve sonrasında bölgede daha farklı şeyler de olabilir anlamında mı?

“Görüşmelerde Rus tarafı da İran tarafı da İdlib’deki hassasiyetin devam ettiğini ifade edeceklerdir. Suriye’nin toprak bütünlüğüne vurgu yapacaklardır ve o bakımdan Türkiye’nin haklı taleplerini iade edecekler ama ABD’nin işgalci olduğunu ve askeri güçlerini çekmesini isteyeceklerdir. Fazla bir gelişme olacağını sanmıyorum. Ama idlib’deki durum hassastır ve Suriye güçlerinin İdlib’i bütünüyle kontrol altına alması çok geciktirilecek bir olay değildir. Çünkü ABD ve İsrail gizli servisleri de oradaki radikal unsurları kullanarak bunu özellikle tetikleyeceklerdir...”

Ya gelişen Türkiye-Rusya ilişkileri?

“Rusya Türkiye’nin arkasında niye duruyor? Türkiye önemli bir NATO ülkesidir, NATO’nun askeri, siyasi kanadında önemli bir yeri vardır. Ve batı sisteminin özellikle ABD’nin en önemli araç gücü de NATO olduğuna göre burada bir zayıflama yaratmak istiyor. Bunun için de sonuna kadar adım atacağını gösterdi ve atmaya devam ediyor. Rusya bunu yine de yapmaya devam edecektir. Ama bunun bir sınırı var tabi ki. Bu sınırın turnusol kâğıdı da Fırat’ın doğusu meselesidir. Fırat’ın doğusunda ABD sürekli yerleşme ve Suriye’yi parçalama, bölme ve İran’ı kuşatma, Rusya’yı sınırlama çalışmalarında mesafe alırsa o zaman Rusya-Türkiye ilişkilerinde sorunlar öne çıkar…”

Yazının devamı...

Kandil’in firari liderleri Fırat’ın doğusunda mı?

14 Eylül 2019

Bölücü terör örgütü PKK’ya dönük yurt içi ve dışında amansız mücadele veren Türkiye, teröristleri adım adım takip ediyor, buluyor ve etkisiz hale getiriyor. Mücadelede gelinen durum itibarıyla da PKK’nın Kandil’deki tepe kadrosundan pek çok isim susturuldu, yurt içinde ise teröristlerin mevcudiyeti çok aşağılara düştü. Bu arada dağa çıkış da azaldı. Ancak sözde stratejik ortak ABD’nin terör örgütünün Suriye’deki kolu YPG’ye verdiği destek nedeniyle yanı başımızdaki beka tehdidi devam ediyor. Hem de her geçen gün daha da artarak. Çünkü ABD bir yandan ‘güvenli bölge’ konusunda Türkiye’yi oyalıyor, bir yandan da teröristlere silah vermeye devam ediyor. Dahası, o teröristleri bir de eğitiyor. Yani ABD ta 1990’lı yıllarda başlayan Ortadoğu’daki stratejik yönelimi istikametinde gelişen kirli tezgâhı kapsamında koruyup kolladığı terör örgütünden ‘Asla vazgeçmem’ diyor. Dolayısıyla da MİT ve TSK’nın ortak operasyonlarıyla aşama aşama sönmeye başlayan Kandil buna karşı da ABD’nin korumasında teröristlerin palazlandığı Fırat’ın doğusu gibi son derece çelişkili ve sıkıntılı bir durum söz konusu. Hatta Kandil’dekilerin de Fırat’ın doğusuna geçtikleri söyleniyor. Dün bu durumu MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum.

Yanıtı şuydu:   

Bölücü terör örgütü PKK’ya dönük yurt içi ve dışında amansız mücadele veren Türkiye, teröristleri adım adım takip ediyor, buluyor ve etkisiz hale getiriyor. Mücadelede gelinen durum itibarıyla da PKK’nın Kandil’deki tepe kadrosundan pek çok isim susturuldu, yurt içinde ise teröristlerin mevcudiyeti çok aşağılara düştü. Bu arada dağa çıkış da azaldı. Ancak sözde stratejik ortak ABD’nin terör örgütünün Suriye’deki kolu YPG’ye verdiği destek nedeniyle yanı başımızdaki beka tehdidi devam ediyor. Hem de her geçen gün daha da artarak. Çünkü ABD bir yandan ‘güvenli bölge’ konusunda Türkiye’yi oyalıyor, bir yandan da teröristlere silah vermeye devam ediyor. Dahası, o teröristleri bir de eğitiyor. Yani ABD ta 1990’lı yıllarda başlayan Ortadoğu’daki stratejik yönelimi istikametinde gelişen kirli tezgâhı kapsamında koruyup kolladığı terör örgütünden ‘Asla vazgeçmem’ diyor. Dolayısıyla da MİT ve TSK’nın ortak operasyonlarıyla aşama aşama sönmeye başlayan Kandil buna karşı da ABD’nin korumasında teröristlerin palazlandığı Fırat’ın doğusu gibi son derece çelişkili ve sıkıntılı bir durum söz konusu.

Hatta Kandil’dekilerin de Fırat’ın doğusuna geçtikleri söyleniyor. Dün bu durumu MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Yanıtı şuydu:   

Yazının devamı...

TSK Afrin’den daha kolay ilerler

12 Eylül 2019

Güvenilmez ortak ABD’nin güvenli bölgeden kastının terör örgütü PYD/YPG/PKK’ya koruma, kalkan görevi olduğu net. Orada bir terör devletçiği kurma niyetinden vazgeçmediği, vazgeçmeyeceği de... Bu bağlamda da zaman kazanmak adına Türkiye’yi oyaladığı artık çok açık... Aslında bu baştan da belliydi ama ABD müttefiklik sözlerini belki unutmamıştır diye düşünülerek ya da tamamen köprüleri atmamak adına tüm seçeneklerin denenmesi gibi bir fırsat verme durumu söz konusuydu. Tabii harekât seçeneğinin her zaman var olduğunun bilinmesi kaydıyla. Yani Türkiye öncelikle güvenli bölge konusunda uzlaşmacı olduğunu, sorunu savaşarak çözmek istemediğini açık ve net herkese gösterdi. Şimdi de baktı olmuyor ve ABD ısrarla yan çiziyor, dolayısıyla da harekât seçeneğini bir kez daha dillendirmeye başladı. Çünkü başlayan ortak devriye faaliyetleri de yekten ABD menşeli tezgâh ya da tuzak kokuyor. Nasılını dün konuştuğum üst düzey bir askeri yetkili anlatıyor:

“Kara devriye faaliyeti yapılan yerlerde geçtikleri yerleşim birimlerinde mahallelerde, yollarda orayı kim kontrol ediyor? Suriye Demokratik Güçleri. Onun çatı örgütü, iskeleti kim? PYD/PKK terör örgütü. Yani TSK onların yönettiği yerlerden, onların arasından geçiyor, çünkü çekilmedi onlar.. Dolayısıyla, ABD tuzağa düşürüyor ve PYD/PKK’nın meşruluğunu kabul ettiriyor.

Yine devriye görevi yapıyorsunuz, Akçakale’nin batısında kimler var? PYD/PKK. Resulayn’ın doğusunda kim var? PYD/PKK. Siz bunların arasındaki bir şeritte yapıyorsunuz ve zımnen onları taraf olarak kabul etmiş olmuyor musunuz? ABD’nin de arzu ettiği bu değil mi? Bu hem ABD’nin varlığının orada meşru olarak kabulü hem PYD/PKK terör örgütünün de taraf olarak görülmesi anlamında son derece tehlikelidir.”

Yani askeri yetkiliye göre, bu durumda tek bir seçenek kalıyor o da Fırat’ın doğusuna harekât. Hatta bu konuda geç bile kalındı. Tabii bu noktada ABD’ye rağmen yapılacak bir harekâtın özellikle olası ekonomik yaptırımlar açısından maliyet riskini de göz ardı etmemek gerekiyor. Ki ABD’den de buna dönük pervasızca tehditvari sözler de geldi. Peki, Türkiye o maliyeti de göze alırsa ABD’ye rağmen yapabilir mi askeri açıdan? Yanıt yine askeri yetkiliden:

Yazının devamı...

‘CHP’de örgütlenme modeli yenilenmeli’

10 Eylül 2019

CHP’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümü nedeniyle partinin önde gelen isimleriyle yaptığımız mini turun ilk iki gününde parti içindeki huzur ve sükûnet havasından söz etmiştik. Tabii yarın ne olacağı bilinmez kaydıyla... Çünkü şimdilerde mevcut parti içi iktidarın arkasından esen rüzgârın yön değiştirme olasılığı CHP için her zaman geçerli. Ki bu partinin hemen her kademesindeki insan tarafından da şu sözlerle çok net dillendiriliyor:

“Bu fırsat kolay kolay ele geçmez. Bizim partide kavga, çekişme eksik olmaz. Ama şimdi öyle değiliz; parti içinde bir sükûnet, huzur var. Bundan yararlanarak eksiğimizi gediğimizi tamamlamalıyız, söküklerimizi dikmeliyiz. Hatta daha iyi, daha şık bir elbise hazırlamalıyız.”

Yani CHP’liler 96 yıl ayakta kalma başarısının formülü olarak vurguladıkları değişim ve çağa ayak uydurmanın bir kez daha devreye girmesi gerektiği düşüncesinde. Hem de ivedilikle. Peki, bu nasıl olacak ya da olmalı? Bugün söz sırası yine eski genel başkanlardan (SHP) Murat Karayalçın’da. Doğal olarak da yine 96 yıllık CHP’nin Türk siyasetindeki yeri ve öneminden başlayarak:

“CHP yalnızca Türkiye için değil bence dünya siyaseti açısından da çok önemli bir yerde. Dünyada siyasetin siyasi partiler aracılığıyla yapılmasının neredeyse son bulduğu bir dönem yaşanıyor. Dünya genelinde siyasi partiler eskisi kadar güçlü değil. Siyasetin doğduğu yer olan Avrupa’da çok sayıda önemli, özellikle sol kanattaki siyasi partilerin ya tümüyle ortadan kalktığı ya da çok büyük ölçüde güç kaybettiği bir dönem yaşanmakta. Böyle bir dönemde CHP 96 yaşında ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin de en iddialı partisi konumunda. Bu yalnızca Türkiye için değil, dünya siyaseti içinde çok önemsenmesi gereken bir kazanım, bir gelişme.”

CHP açısından gelinen bu noktanın her yaşayan organizma, her örgüt gibi partideki değişim ve çağa ayak uydurmaktan kaynaklandığını belirten Karayalçın, “Şimdi yeni bir siyaset döneminin içine girdik” diyor. Ardından da buna dönük değişim önerilerini anlatıyor:

“Aslında CHP bu yeni siyaset dönemi öncesinden kendini örgütsel olarak yenilemeliydi. Yani Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği devlet tipi dikey örgütlenme yapısı dışına çıkıp daha esnek bir biçimde daha farklı coğrafi mekânlarda örgütlenmeyi düşünebilme-liydik. Ayrıca partinin uğruna siyaset yaptığı toplum kitleleriyle yeni ilişkiler kurabileceği bir sistemi harekete geçirmesi gerekiyordu. Şimdi bu yeni dönemde bunu yeniden gündeme getirmeli ve bir örgütlenme tasarımı üzerinde bizler mutabakata varmalıyız. Sonra da bunu tüzük haline getirmeliyiz. Ayrıca ilkeler bütünü olarak CHP programını ortaya koymalıyız. Bu kalkınma programı gibi olmamalı. CHP programı biz niye varız, kim için, neyin uğruna siyaset yapıyoruz gibi ilkeleri ortaya koymalı. Gireceğimiz her seçimin niteliği, özelliğine göre de ayrı bir seçim bildirgesi hazırlamalıyız.”

Yeni dönemde artık transfer diye adlandırılan uygulamanın da söz konusu olmaması gerektiğini savunan Karayalçın, devam ediyor:

“Çünkü biz eskiden CHP’yi daha geniş kitlelere taşıyabilelim düşüncesiyle, açılım diye adlandırılan bir yaklaşım içinde olabiliyorduk ama artık bir seçim öncesi koalisyon var. Millet İttifakı var. Millet İttifakı içinde CHP kendi siyasi duruşunu, Cumhuriyetçi kimliğini, sosyal demokrat kimliğini daha gür, daha berrak bir biçimde ortaya koymalıdır.

Yazının devamı...