Elveda tertip

Savaş’la tanışıklığımız 1980 öncesine uzanıyor. O tarihlerde Savaş İstanbul’da ben Ankara’da polis muhabiriydim. Yollarımızın kesiştiği gün ve yer ise 12 Eylül darbesinin sonrası Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki eski binasıydı..
Kısa sürede kaynaşıp birbirimize güvenmiştik. Çünkü; ikimizde muhabirdik ve ve aynı dili konuşuyorduk. Sonra Coşkun Aral, Turgay Gözdereliler, Abdullah Öğülmüş ve Güneş gazetesine transfer olan Namık Koçak ile ayrılmaz altılı olduk. Daha doğrusu Savaş’ın referansıyla beni aralarına aldılar. Ve Savaş’ın anlatımıyla “Atışma, sevgi, sevda, dostluk paylaşması içinde bir küs bir barışık” yaşadık.
O günleri anımsıyorum da ya tarihi Cağaloğlu Hamamı’nın bahçesinde ya da cemiyetin lokalinde demlenirdik. Bu da genellikle yurtiçi, yurtdışı seyahatler sonrasında olurdu. Çünkü evimizi, aşımızı paylaşırdık ama “haber” konusunda çok cimriydik ve birbirimize güvenmezdik. Özellikle de Savaş’a. Zira o “haber” denildi mi babasını tanımazdı. Ama o Savaş, ateş hattında dostu için göğsünü siper etmekten çekinmezdi. Buna defalarca tanık oldum. Hatta bir keresinde beni de Saddam Hüseyin’in askerlerinin elinden (1. Körfez Savaşı, Bağdat) kurtarmıştı..
***
Yıllar sonra Savaş’la aynı gazetede mesai arkadaşlığımız sona erdi. O da diğer dostlar gibi yuvadan uçtu ama bağımız hiç kopmadı. Onunla son görüştüğümüz yer ise yaşamını yitirdiği hastane odasıydı. Yanında oğlu Ulaş, yatağında ise lap top’u vardı. Kucaklaştık öpüştük. Eski günleri andıktan sonra “Yarın için ne yazdın” diye sordu. Ağzımdan kaçırıverdim. Ne yalan söyleyeyim, ertesi gün ilk işim köşesini okumak oldu...
***
Hayat çok garip. Ölüm ne kadar yakınımızda ya da uzağımızda....
Savaş’ın ölüm haberini duyduğumda, nedense aklıma ilk 2006’da azraille cebelleştiğim günler geldi. Arşivi açıp, Savaş’ın o gün hakkımda yazdıklarını okudum. “Askerlikte ‘tertip’ vardır ya. İşte bizler öyleyiz Tunca’yla” diye başlayıp Coşkun, Namık, Turgay ve Abdullah’ adını sıraladıktan sonra şöyle diyordu:
“Haydi kardeş. Çok bile yattın. Kalk işinin başına geç. Haydi!..”
Keşke ben de aynısını diyebilsem..
Elveda tertip...

Konuşan yanar

Hükümetin 12 Eylül döneminde çıkarılan yasaya dayanarak Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Orman Mühendisleri Odası’nın idari ve mali denetiminin Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca yapılmasını öngören kararı yürürlüğe girdi. Sırada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın listesindeki 11 oda var. Listenin başında da 3. Köprü, 3. Havalimanı’nın yer seçimi ve ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) muafiyetleri konularında, bakanlıkla mahkemelik olan Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) bulunuyor.
O da yürürlüğe girdiğinde, bakanlık bürokratları istedikleri zaman, kendilerini eleştiren, mahkemeye veren odanın hesaplarını, idari tasarruflarını denetleyebilecek. Bunu muhalefeti susturma ve bastırma hareketi olarak gören ÇMO Başkanı Baran Bozoğlu, “Korkumuz hesaplar değil, her eleştiri sonrasında sopa gibi kullanılma olasılığı” diyor. Ülkeyi yöneten siyasi görüşün TMMOB’ye bağlı 24 oda yönetimini ele geçiremeyeceğini anladığını belirten Bozoğlu, şöyle devam ediyor:
“Hesaplarımız kamuya açık. O nedenle çekincemiz yok. Ama bir şeyler yaratmaya çalışmak isteyip bulabilirler. Örneğin araya bir evrak sokup ‘bu ne’ diyerek yönetim kurulu üyeleri ve saymanlar hakkında hukuki süreç başlatabilirler. Ya da sahte fiş çıktı gerekçesiyle sizi ve odayı itibarsızlaştırabilirler.

‘Bırakmayacağız’
Bozoğlu’na göre; alınan kararların özeti ‘ya sus ya git” demek. Ancak, kimsenin susmaya da gitmeye de niyeti yok. Meslek odası yöneticiliğinin gönüllülük esasına dayandığına dikkat çeken Bozoğlu,“Eleştirince vatan haini, istemezükçü olduk. Ama bırakmayacağız. Çünkü bırakırsak burası da düşecek” diyor. Bozoğlu, bütün oda başkanlarının yarın Ankara’da biraraya geleceğini ve izlenecek ortak tavrın belirleneceğini söylüyor.