Hipokrat ayağa kalk!..

Gezi Parkı eylemlerinde gözaltına alınan doktorlara yöneltilen suçlama neydi; yapılan muayeneyi resmi mercilere bildirmemek. Bu konuda TCK’nın 280. maddesi şöyle diyor:
“Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen ya da bu hususta gecikme gösteren sağlık mensubu (doktor, eczacı, ebe, hemşire) bir yıla kadar hapisle cezalandırılır.”
İstanbul, Ankara, İzmir’deki olaylarda 10 bine yakın insan yaralandı. Bunların hepsini ambulansla hastaneye taşımak mümkün olmadığına göre; kim yardım edecek. Elbette ki gönüllü doktorlar. Şimdi herkese suçlu muamelesi yapmak, doktoru da yardımcı olmakla suçlamak doğru mu?
Dün Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan’la konuştum. Hayretler içindeydi. “Asıl doktor yardım etmeseydi suç olurdu” diyerek söze başladı ve TCK’nın ilgili maddesini eleştirdi:
“İki gün gözaltında kalan arkadaşlarımız için Vali’yle görüştüm. ‘Ama onlar da teröriste yardımcı oluyorlar’ dedi. Gaz yiyen binlerce insan terörist. Onu adli merciye bildirmeyen doktor da suçlu. İnanılır gibi değil. Biz bunu yapmayız, bir kere hastaların her türlü kişisel bilgileri bizim için gizlidir. Vermek de suçtur.
Ayrıca eski yasada ‘hekim önce tedavi eder. Sonra bildirir’ hükmü vardı. Değişiklikle ‘önce bildir, sonra müdahale et’oldu. Karşı çıktık ama dinletemedik. Uçakta biri fenalaşırsa doktor kimden izin alacak.”

Depremde suç değildi

Aktan, revir açmak için özel izin alınması gerektiği suçlamasıyla ilgili olarak da şöyle dedi:
“Bunlar revir değil, ilkyardım istasyonları. Dikiş atılmadı, cerrahi müdahalede bulunulmadı. İstanbul’da 6 -7 bin kişi yaralandı. Normalde Sağlık Bakanlığı’nın bu hizmet ünitelerini açması gerekmez miydi.
Üstelik biz bunu 1999 Körfez ve 2011 Van depremlerinde de yaptık. O zaman suç değildi de, şimdi mi oldu. Yarın bir afet olsa, yardım için izin mi alacağız.”

Çiçek ve yaşam

Gezi Parkı baskınının olduğu gün rahmetli annemin kırkıydı. O nedenle Ankara’daki duasında bulunamadım. Bunda mesleki dürtü kadar, O’nun gençlere verdiği önem ve duyduğu sevginin de etkisi vardı. Çünkü;
O, tam bir Cumhuriyet kadınıydı ve Atatürk sevdalısıydı. Atatürk’ü ilk gördüğünde kalbinin nasıl küt küt attığını anlatırdı. Öldüğü günden söz ederken de gözleri yaşarırdı.
Baş ucundan ayırmadığı fotoğraf albümünü açar.
Büyük bir gururla 19 Mayıs törenlerindeki mayolu fotoğraflarını gösterirdi..
‘Aynı bugün’ diye takıldığımda da kızardı.
Sık sık Atatürk sonrası Türkiye’yi konuşurduk O’nunla.
Karneyle ekmek aldıkları günlerden yamalı elbiselerinden söz ederdi.
“Artık ekonomimiz çok güçlü” dediğimde de gözlerime bakarak gülümserdi.
Menderes’i idam edenlere öfke duyardı.
Aynı tepkiyi Deniz Gezmiş’i ve diğer gençleri asanlara da verirdi.
O nedenle de darbelerden çok korkardı.
Kitaplarımızı sobada yaktığı günleri hatırlardı hep.
Kardeşleri hukukçuydu ama, polisten çekinirdi.
Her gün üç gazete okur, yazarlara not verirdi.
Gazetecileri tutuklayanlara kızar, hapistekilere çok üzülürdü.
Nedense! Bunları telefonda konuşmaktan kaçınırdı.
Gezi Parkı çiçeklendirilip, halka açıldıktan(!) sonra, annemin mezarını ziyaret ettim.
Çok sevdiği leylaklar açmış, rengarenk çiçeklerle kaplanmıştı.
Saatlerce oturdum. Onsuz geçen 40 günü ve Gezi Parkı’nda tanık olduklarımı anlattım.
Sonra da O’nu ağlattığım için kendime kızdım...

Bekleme yapma!

Taksim Meydanı’nda eskiden taksilerin bekleme yapması yasaktı. Yolcu inerken ya da binerken, trafik polisinin, taksi sürücüsünü uyaran anonsu duyulurdu:
“Ticari bekleme yapma.”
Polis, şimdi de Gezi Parkı’na müdahaleyi protesto etmek için hareketsiz ve konuşmadan eylem yapanlara izin vermedi. Gerekçe; “Durmak suretiyle polise şiddet ve hareket kullanmadan direnmek.” Neyse ki yanlıştan dönüldü. Yoksa 17 milyonluk İstanbul’da polisin işi zordu. Çünkü bu 18 bin taksiyle uğraşmaya benzemez...