Marshall freni olmasaydı dünya devi olurduk

Kayseri’de “gömülü savaş uçakları” iddiası flu ama bundan 80-85 yıl önce kurulan uçak fabrikalarının mezarlığa dönüştüğü çok net. Yani Cumhuriyet’in ilanından 5 yıl sonra uçak fabrikası kurup (1928) kendi savaşan şahinlerini üreten, hatta 1950’li yıllara kadar Avrupa ülkelerine uçak satan Türkiye’nin bir anda bu sanayiden vazgeçerek ABD’ye bağımlı hale geldiği bir gerçek. Hikayenin özeti de şu:

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra elinde çok miktarda uçak ve silah kalan ABD, bunları Marshall Planı çerçevesinde “yardım” diye bir çok ülkeye dağıtıyor. O yıllarda Avrupa’ya uçak satan Türkiye’ye de diyor ki, “bu çok masraflı iş, ne kadar uçak istiyorsan ben sana yedek parçasıyla beraber bedava vereyim.” Yardım ya(!) Türkiye de kabul ediyor ve kendi ürettiği uçakları envanterden çıkarıp ABD teknolojisine göbekten bağlanıyor. Dolayısıyla da 1952’de Etimesgut’taki uçak fabrikası kapatılıp, MKE’ye devrediliyor...

Bunun ne demek olduğunu da dün konuştuğum Hava Kuvvetleri’nin bu konudaki en yetkin isimlerinden emekli bir generalin şu sözleri daha somut ortaya koyuyor:

“1952 yılına kadar ürettiğimiz uçaklardan 300’den fazlasını yurtdışına satmışız. Bunlardan bir tanesinin izini sürdüm ve Danimarka’da müzede gördüm. 10-12 kişilik uçak Danimarka’da 12 yıl ambulans uçak olarak görev yapmış. Hatta 1940’larda İkinci Dünya Harbi başlamadan önce Hollanda 350 tane uçak siparişi veriyor Türkiye’ye...

Üretim durup dışa bağımlı hale geldikten sonra yapılan her bir dolarlık yardım ABD’ye dört dolar olarak dönmüş. Bunu ABD’liler söylüyor. Çünkü dünyadaki havacılık kuralları ancak üreticinin ürettiği parçaların kullanımına izin veriyor. Yani uçağı bedava verin her 10 yılda bir modernizasyon gereği o uçağı toplam fiyatından daha fazlasına satarsınız.

Bugün sadece F16 uçaklarında kullanılan General Electric motorları için Türkiye’nin ödediği yıllık üyelik aidat bedeli 8 milyon dolar. Bu şu demek ABD F-16 uçaklarının motorundaki gelişmeleri için para harcıyor. Bu harcanan parayı da F-16 uçaklarını kullanan ülkelere motor sayısına göre bölerek onlardan çıkarıyor.”

Türkiye uçardı

Dün fabrikalarını kapatan Türkiye şimdilerde ise ‘nerede kalmıştık’ misali 2011 yılından bu yana yeniden milli muharip uçaklarını üretmek için gaza basmış durumda. İşte bu noktada da doğal olarak Türkiye engellenmeseydi bugün hangi konumda olurdu sorusu akla geliyor. Generalin bu soruya verdiği yanıt da şöyleydi:

“Bugün dünyada gerçekten uçak üreten ABD, Rusya, Fransa, Çin ve Brezilya var. Altıncısı yok. AB Fransızlarla birlikte üretiyor. Yani ana üreticiler ABD, Rusya ve Fransa. Eğer devam etseydik biz de bunların içinde olacaktık.”

Olur muyduk?

“Olurduk tabii, çünkü o dönemde uçak üretmek çok önemli. O teknoloji Türkiye’ye gelmiş. Bu arada Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ gibi çok önemli isimlerin yanı sıra Almanya’dan gelen çok sayıda bilim adamı da var. Yani her şey müsait. Türkiye’de şu anda da uçakla ilgili inanılmaz parça, malzeme üretimi var. Türkiye Boeing’e, Airbus’a parça satıyor, o teknoloji var Türkiye’de. Yani o zaman devam etseydi bugün Fransa neyse Türkiye de öyle olurdu. Keşke Türkiye bu hatayı yapmasaydı ama hiçbir şey için geç değil...”

Fethullah Gülen’in iade muamması

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek mi etmeyecek mi? Bu soruya iki buçuk ay önce konuştuğum (18.08.2016) ABD’de kritik yerlerde bulunan üst düzey bir görevli, ABD’nin önündeki seçenekleri şöyle sıralamıştı:

“Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (ABD’nin pek tercih etmeyeceği bir durum)

Fethullah Gülen’i öldürmek. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslüman’a yaptıracak ya da ABD’de bir başka bölgede yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığıyla bu işi bitirecektir.”

Yani ona göre Fethullah Gülen’in Türkiye’ye canlı iade edilme olasılığı söz konusu bile değildi.

Aynı görevliyle Türkiye’nin iade konusundaki son girişimleri üzerine bir kez daha konuştum. Söyledikleri şunlardı:

“Aslında dünyanın tüm milletleri ve örgütleri bu ve benzer CIA, Amerikan oyunlarını biliyorken ilk günlerde takip edilebilecek üç yol vardı;

- ABD’ye NOTA vererek ve bir tarih belirterek Fethullah Gülen’i istemek, bu gerçekleşmezse ABD ile her türlü ilişkiyi askıya almak. (Ki buna ne gücümüz, ne içine saplanmış olduğumuz ittifaklar ne de halihazır Ortadoğu’daki durum müsaade eder. Kaldı ki Gülen Türkiye’ye geldiğinde söyleyecekleri ABD ve CIA’yı rahatsız edeceği gibi, MİT’i ve bizim hükümetimizi rahatsız etmez miydi?)

- ABD’ye bu işin içinde olduğunu bildiğimizi kapalı kapılar ardında belirterek ilişkilerin bozulmaması için yine kapalı kapılar ardında azami tavizi ve desteği kotarmak, yoksa bunu tüm dünyaya delilleriyle sunacağını söylemek.

- ABD’yi tehdit etmek veya uluorta suçlamak yerine olayın ABD boyutunu görmezden gelip uzun vadeli yeni politikalar geliştirmek ve bunu yaparken de ABD ile ilişkileri giderek azaltmak,

Bu üç seçenek dışındaki yollar (ki bugün artık bu üç fırsat da kaçmıştır) abesle iştigal etmektir.

Sonuç olarak; ABD Fethullah Gülen’i canlı teslim etmez...”