Ve Sultanahmet...

Ve Sultanahmet...


     Doğan Hızlan geçen hafta bir yazısında "Zamansızlık ne diye soranlara, Sultanahmet'te bir öğleden sonrayı yaşamak cevabını verebilirim. Tarihin sizi içine çektiği yerler ve anlar vardır. Zamansızlıkta, zamanları aşan bir duygu içinde göz açıp kapayıncaya kadar koskoca bir tarih kitabını devirirsiniz... Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet. Üçünün görüntüsü bir resimde buluşur bende..." diyordu. Sultanahmet'i öyle güzel anlatıyordu ki, bienali son gününde yakalamak bahanesiyle ben de küçük bir Sultanahmet gezisine çıkıyordum...
       O muhteşem Yerebatan Sarnıcı ve içindeki eserler, o olağanüstü atmosfer acaba belgelendi mi, acaba buraları dünyaya tanıtılıyor mu, bu fırsat değerlendiriliyor mu diye düşünerek yürüyüp duruyorum. Güney Afrikalı Kentridge'ın Gölgeler Kabilesi, Tony Oursler'in açılıp kapanan koca gözleri, Aydan Murtezaoğlu'nun tavana yansıtılan resminin beynimin bir köşesine kazındığını hissediyorum.
     Aya İrini'ye gidiyorum sonra. O görkemli sade mekan boşken de, resimsiz ve müziksizken bile ne kadar etkileyicidir, hele şimdi, bir görseydiniz... (İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bienalinde sergilenenlerden herkesin hoşnut olması beklenemez. Ama bu güzel sanat olayına herkesin hoşlanmasa da yıkıcı değil yapıcı bakması beklenebilir. Onlara yine bir kocaman teşekkür.)
       Sultanahmet gezisi sürüyor. Tarihi Sultanahmet Köftecisi tıklım tıklım... Köfte, piyaz, ayran... Bir köfte nasıl bu kadar güzel olabilir? Kahveyi Sultan Pub'da içiyorum. Nefis bir atmosfer...
       Şimdi Armada Oteli'ndeyim. Bu otelin her tarafı mükemmel. Bir turist gibi geziyorum. Çatısındaki terasa bir de kapalı bölüm eklenmiş... O ne muhteşem manzara, ne hoş bir dekorasyon... Sonra Alafranga restorana gidiyorum. Bir ahşap ev, restore edilmiş, Türk usulü döşenmiş... Sonra o sokakta bir börekçi... Nefis börekler, kurabiyeler, sadelik ötesi güzel bir bahçe...
       Kendi kendime kızıyorum. Neden buraları ihmal ediyorum? Hepinize öneriyorum. İstanbul'daysanız, giyin yürüyüş ayakkabılarınızı ve buraları gezin teker teker. Sokakları, otelleri, köftecileri, müzeleri, camileri. Alıp götürecek Sultanahmet sizi zaten... Çıkın Akmerkez'den, Etiler'den, Nişantaşı'ndan... Hiç olmazsa bir kez.

Klas FM ve açlık

       "Türkiye'nin en komik radyosu" sloganıyla tanıtılan Radyo Klas bir dinleyicinin küfür etmesi sonucu RTÜK tarafından bir ay süreyle kapatıldı. O dinleyici, şu meşhur "erkek küfürü"nü etmiş... O sonu "koyim"le biten küfür o "pis herif"lerin ağzından hiç düşmüyor zaten. Bu risk canlı yayınlarda her zaman var. Ne yapmalı o zaman, canlı yayın yasaklanacak değil ya.
       Radyonun Genel Yayın Yönetmeni Kadir Çöpdemir ve arkadaşları açlık grevi yaptılar. Amaç seslerini duyurmaktı... Ama ne yazık ki Türkiye'de ses duyurmak pek kolay bir şey değil. Ebru Şallı ya da Demet Şener'in açlık grevi yapması gerekir ki, tüm basın orada hazır bulunsun.
       Klasçıların çadırına gittiğimde onlara dedim ki, "Lütfen açlık grevinden vazgeçin, bir işe yarayacak olsa, ölümüne gidin, ama ölseniz bile hiçbir işe yaramaz. Bu toplum ne yazık ki hala "dayanışmacı ve yardımsever" değil. Hafızası da yok. Boşu boşuna bedeninize zarar veriyorsunuz."
       Ben bu acıyı bilirim. Kadının Adı Yok "Muzur Kurulu" tarafından yasaklandığında bir tek yazar, bir tek kurum bir tek söz etmemişlerdi... Böyle bu iş...
       RTÜK ciddi olarak ele alınmalı. Denetim tüm dünyada var. Elbette sınırsız özgürlük olamaz ve zararlı yayınlara izin verilemez. Bunun yasası olur, bu yasaya uymayana ihtar cezası, para cezası gibi cezalar verilir. Dünyada pek karartma, kapatma örneği yok... Kapatmak, yok etmek... Bu ne kolay bir yol, ne ilkel, ne çağdışı bir yöntem.... Dilerim Gazeteciler Cemiyeti'nin hazırladığı yasa taslağı RTÜK yasası görüşülürken gündeme gelir ve çağdaş bir yasa için bundan yararlanırlar.

Bir BBC dizisi

     "İlk cinsel ilişki öncesinde neler biliyorduk? Cinsel yaşam umduğumuz gibi mi? Ne gibi beklentiler ya da kaygılar içindeyiz? Saklı cinsel gizlerimiz, korkularımız, özlemlerimiz, çekincelerimiz var mı? Cinselliği yaşarken aklımızı, sağduyumuzu ne kadar kullanıyoruz? Cinsel sağlığımızı korumayı biliyor muyuz? Çocuklarımızı cinsellik konusunda eğitebiliyor muyuz?"
       Bu sorular böyle sürüp gidiyor... Acaba kaç kişi bu sorulara olması gerektiği gibi cevap verebiliyor?
       Bu soruların yanıtını bir radyo programında bulabileceksiniz.
       BBC Dünya Servisi Radyosu'nun Türkçe Yayın Bölümü, eğitim dizileri kapsamında Seks ve Bilinç'i hazırladı. Yapımcı ve sunucu Ayça Abakan Türkiye'de röportajlar yaptı, uzmanlarla konuştu ve gençlerden yaşlılara, kırsal yöreden kentlilere seslenen on bölümlük güzel bir dizi hazırladı. 5 Kasım'da başlayan program perşembe ve cuma günleri 18:00 - 19:00 arası yayımlanıyor. Dinlemek isteyenler için adres; kısa dalga 49, 31, 19 metre üzerinde. Okumak isteyenler için ise www.bbc.co.uk/turkish

Üç resim bir hayat

     Sanat Kültür Antika P dergisinde de ressam Helene Schjerfbeck'in otoportreleri yayımlandı. Helene 1862 yılında Helsinki'de doğmuş, 1946 yılında Stockholm'de ölmüş. Lena Holger'in yazdığı Ahu Antmen'in çevirdiği makaleden öğreniyoruz ki, Helene 1880'lerde başarılar elde etmiş, ama yüzyıl başlarında tümden unutulmuş.
       İnzivada yaşamaktayken, 1912'de yeniden keşfedilmiş. Kendine güveni yeniden kazanan ressam burada da gördüğünüz ünlü sarı zeminli otoportresini yapmış. Bu sırada elli yaşında ve ait olduğu sanat dünyasına geri dönmüş durumda. Belli ki mutlu, umutlu. Omuzunun üzerinden utangaç bir bakış fırlatıyor. Henüz güvensiz. 1915 yılındaki portresinde ise başı dik, gururlu bir ifadeyle izleyiciye bakıyor. Adını da resmin koyu zemini üzerine büyük büyük yazıyor ve sanki kendisini diri diri gömmeye kalkışmış olan eleştirmenlere ve çağdaşı sanatçılara yergide bulunuyor. Hayata dair güveni tam.
       1945'te, yani 83 yaşındayken yaptığı portreyi ise işte görüyorsunuz, gözleri kapalı. Bu dönem portrelerinde zaten göz yok, boşluklar var. Lena belki de artık hiçbir şey görmek istemiyor, belki de anıları ona acı veriyor. Artık ölüme yaklaşmış, tüm bir yaşam gözünün önünde ama artık umutsuz...
       İşte sanat, işte sanatçı... Bir sanatçının değişiminin eserlerine yansıması, duygularını sanatla aktarışı bana çok hoş geldi... Sizinle de paylaşmak istedim.



Yazara E-Posta: d.asena@milliyet.com.tr

15 Ekim 2019 Magazin Haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber