Dünya “çiftlikten tabağa” diyor

YAZ TRENDLERİ

Dünyada yeni trend “çiftlikten tabağa” yani yörenin malzemelerini kullanmak. Hiçbir ürünü derin dondurucuya atmamak, raf ömrü uzun olsun diye manipüle edilmiş ürünleri kullanmamak. Hormonlu et ya da balık, lamba tavuğu denen ve gün ışığına çıkmamış tavukları kesinlikle yememek

Trend denince ben hep irkilirim. Nedense aklıma
o Allah’ın belası “blush” denen şaraplar gelir. 1000 kişi sormuştur bana; şu “blush” denen şarap ile rozenin farkı ne? Yok kardeşim. Bir pazarlama oyunu. Üzüm suyunu posasında çok az bekletirsen ya da masere edersen, rengi somon gibi
açık olur. Daha fazla masere edersen pembenin daha koyu tonlarına dönüşür. Pembenin tonları ile kalite arasında hiçbir ilişki yoktur.
Peki, 40 yıllık kani oluyor mu yani? Bal gibi oluyor. Amerikalı bir üretici bir teknik hata sonucu beyaz şarap yapayım derken ortaya alışılmamış renkte bir roze çıktı ve adına “blush” dendi. Üretimin falsosunu pazarlama harikası bir kampanya ile artıya çevirdi ve “blush” modası çıktı. İtalyanlar bizler gibi şarap kültürü gelişmemiş ülkeler için, zaten bana göre içi boş bir üzüm olan Pinot Grigio’nun bile “blush”ını üretti (ama bu sepaj Almanya ve Fransa’nın Alsace bölgesinde çok daha iyi sonuçlar veriyor).

Hepimiz doğuştan pazarlama dehasıyız
Günümüzde hemen her iş dalında pazarlama üretimin önünde. Büyük şirketlerin CEO’ları mühendis kökenli değil, işletme ve pazarlama kökenli. Üretimden değil, pazarlamadan geliyorlar. Özellikle Amerikan kapitalizminde bu böyle.
Alman ve Japon kapitalizmi ise farklı. Üretim pazarlamanın önünde. Üretimin güvencesi kalite, dayanırlılık, süreklilik. Bu konuların uzmanı mühendisler şirketlerde karar verici konumda. Pazarlama onlara tabi.
Bizim sevgili ülkemiz Alman ve Japon modellerine ilgi duymuyor. Uzun süredir küçük Amerika olma yolunda epey mesafe katettik ama Amerikan modelini belki genlerimizde olan, binlerce yıllık bir geçmişe dayanan “Şark kurnazlığı” ile birleştirdik. Hepimiz, tahtaya vurun nazar değmesin, doğuştan bir pazarlama dehasıyız. Bir ürün ya da servis satıyorsak onu allandırıp pullandırmayı çok iyi biliyoruz. Ama işimiz satış tamamlandığı an bitiyor. Ondan sonra müşterinin ya da alıcının yüzüne pek bakmıyoruz. Sattiğimiz malın ya da servisin arkasında durmuyoruz.
Durmuyoruz, duramıyoruz çünkü geleneğimizde mükemmelliyetçilik ve kalite peşinde koşma pek yok. Varsa da bir yerlerde kaybolmuş bu eski zanaatlerimizde ve ahilik geleneğinde ifade bulmuş zihniyet. Günümüz gerçeği şu: Bir malı ya da hizmeti sana en az zahmet veren şekilde sunacaksın. İşinin gereğini yapmayacaksın. Maddi başarının yolu iyi işten değil, iyi ve stratejik ilişkilerden geçer. İş bittikten ve sen parayı cebe indirdikten sonra ne olabilir ki? Kim sana hesap sorabilir? Diktiğin apartman yıkılsa, gereksiz yere ameliyat ettiğin hasta mağdur olsa, yeni şofbenlerin patlasa, kredi kartını aldığın müşteri verdiğin hizmeti istemeyip sona erdirmek istediğinde oyunlarla garibanı faturalamaya devam etsen ne olur?
Ne olur? Hiçbir şey olmaz. Sen uyanıksan kimse senden hesap soramaz. Suda yüzen zeytinyağı damlası gibi üste çıkarsın.
Bütün bunların yaz trendleri ile
ilgisi ne? Bence çok.
Yazının başında belirttiğim gibi irkiliyorum ben bu “trend” lafından. Manipüle edileceğimi, kötü mal ve hizmetleri birilerinin bana kakalayıp
beni aldatacağını düşünüyorum. İçgüdüsel bir reaksiyon bu.
Bu arada tabii kurunun yanında yaş da yanıyor. Öyle ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki gıda alanında hemen hemen hiç bir kalite kontrolü yok. Glukozlu bala “halis bal” dersin, her yerde dermason fasulye satarsın (acaba kaldı mı fasulye Dermason’da? Kaldıysa seneye kaç ton çıkar?), organik diye bilimum kimyasal kullanılmış sebze ve meyveleri saf insanlara yutturursun, kıymalı makarnaya “spaghetti bolognese” deyince fiyat beşe katlanır, tereyağına margarin, zeytinyağına kimbilir neler karıştırır, gıda boyalarını olur olmaz her yerde kullanırsın...
Bendeki olay bir güven sorunu. Daha doğrusu güvensizlik. Kim doğru, kim yalan söylüyor? Dürüst esnafı hilekarından nasıl ayırırsın? Bizim lokantaların çoğu iyi pazarlama yapıyor ve önde gelenleri hep halkla ilişkiler şirketleri ile çalışıyor ama bu insanların gıda konusunda bilgi düzeyleri nedir? Gerçekten bize iyi ürün sunma konusunda çaba harcıyorlar mı?

Yörenin malzemeleri kullanılıyor

Dünyanın her yerinde sofrada yeni trend “çiftlikten tabağa” ve buna paralel olarak “locovorism” denen olay gelişiyor. Yani yörenin malzemelerini kullanmak. Hiçbir ürünü derin dondurucuya atmamak. Uzun mesafeden gelen, işlenmiş ya da raf ömrü uzun olsun diye manipüle edilmiş ürünleri kullanmamak. Hormonlu et ya da balık yememek. Nitratlı sebze ve otları reddetmek. Tereyağı yiyorsan merada otlamış hayvanlardan yapıldığına emin olmak. Sıvı yağlardan, margarinlerden kaçınmak. Sebze ve otları körpe körpe yemek. İçtiğin suyun zararlı maddeler içermediğine emin olmak. Yemeklerde şeker kullanmamak (bizde pidelerde bile bazen kullanılıyor). Kesinlikle lamba tavuğu denen ve gün ışığına çıkmamış tavukların etini de yememek.
Yaz gelince bu trend iyice depreşiyor. Herkes daha hafif yemek yemek istiyor.
“Abi zeytinyağı kullanmıyoruz, ağır geliyor. Tereyağı kullanmıyoruz ağır geliyor (margarin ve sıvı yağı kullanıyoruz!). Kuzu kokuyor!”
Biliyorum ki trend diye gene hem sağlıksız hem lezzetsiz besleneceğiz. Vejetaryen lokantalarımız bile özellikle kızartmaları ile para kazanacak.
Yazın bizi şişmanlatıp diyabete yol açan kötü biralar, kolalar su gibi akıp gidecek, donmuş püreden ve en kötü yağlardan sözümona patates kızartmaları ve ketçap, mayonez tonlarca tüketilecek.
Ben ne yapacağımı söyleyeyim: Trend değil, lezzet peşinde koşacağım.