Provence ve biz

Güney Fransa, Fransızların değil de bizim olsa neye benzerdi Provence denen bölge?

Diyelim ki 2. Viyana kuşatmasını biz kazandık. Farzedelim ki Güney Fransa Fransızların değil de bizim. Neye benzerdi bugün Provence denen bölge? Aklıma ilk gelenler: 1. Burada her taraf yeşillik ve orman. Biz evvel Allah pek yeşillik bırakmazdık. Orman yangınları bu tepeleri cascavlak bırakırdı ve kimin ne amaçla bu yangınları çıkardığı konusunda etrafta devamlı söylentiler dolaşırdı.

2. Etrafta sadece tepelere kurulmuş ve en fazla iki katlı taş evlerden kurulu köyler var. Bizler en devasa buldozerler ile etraftaki ağaçları temizledikten sonra buralarda 500 kooperatif kurardık. Bunlar “Ben daha çirkin konaklar dikeceğim”, “Hayır benimki doğaya en uyumsuz olacak diye” birbirleri ile yarışırlardı. Bu kooperatiflerin ortak alanlarını dünyanın en edepsiz taşra kafalı insanlari işgal eder ve kibar insanlar zorbalar ile uğraşmak yerine evlerine kapanıp TV seyrederlerdi.

3. Buralarda öyle hayvani gökdelen gibi çirkin ve 5++ yıldızlı oteller yok. Yok çünkü izin yok. Bizde olsa göklerde devamlı helikopterler dolaşır ve içlerinde etkili ve yetkilileri nasıl kafa kola almaları gerektiğini çok iyi bilen ve bazıları Rusya’daki Mafioso çevreler ile göbek bağlantısı olan yeni stil “iş adamları” bulunurdu. Bunlar kapatacakları arazileri seçtikten sonra bunları bilmem kaç yıllığına devletten kiralar ve buralara dünyanın en çirkin ve sevimsiz otellerini kondururlardı.

4. Burada gece yarısından sonra etrafta ses yok. Rahat uyuyor ve sabaha karşı sarhoş naraları ile uyandırılmıyorsunuz. Mazzallah bizde olsaydı etraf barlar ve diskolar ile dolar, bunlar seks turizmini beraberinde getirir, seks turizmi de mafyayı ve “her şey dahil sistemi” ile beraber gelen Doğu Avrupa ve Orta Doğu’nun en pespaye turistlerini buraya çekerdi.

5. Buradaki köy ve kasabaların hepsinin bir şahsiyeti var ve adamlar bunları bizlerin kızlarımızın namuslarını ‘koruduğumuz’ gibi koruyor. Bizde bunlar olsa Alaçatı’da olduğu gibi ‘maşallah, biz yaparız’ deyip işe girişir ve bunların hepsini Disneyland’e çevirirdik. Bu arada işletme lisanslari hep kodaman ve yöresel yöneticiler ile işi pişiren ‘girişimcilere’ gider, bu yöreye dışarıdan gelenler işin kaymağını yer ve yöre halkı ya avucunu yalar ya da çekip başka yerlere giderdi.

6. Buradaki dağ yolları eğimler de hesaplanarak cok iyi inşa edilmiş ve her yer tertemiz. Bizde ise akla Kazdağları geliyor. Doğa güzel ama yollar berbat. Birçok yola zift atılmış ama çalışma yarım kalmış. Ayrıca güzelim yeşillikler çöplük olmuş.

Daha listeyi uzatabilirim ama yazdıkça benim içim kararıyor. Pazar sabahı daha neşeli şeylerden bahsedeyim.

Cuma günkü yazımda kaldığım Auberge de L’Aiguebrun’u anlattım ve buranın mutfağından bahsettim.

Provence ve biz

Gittiğimiz dört lokantadan biri de Le Jardin Du Quai


1. LE JARDIN DU QUAI

İşte bunun dışında deneme fırsatını bulduğum dört lokanta: Bu lokanta antika dükkanları ve Pazar günkü meşhur antika bit pazari ile ünlü L’Isle Sur la Sorgue kasabasında. Öğle yemeği 35 avro ve seçim yok. Ama kalite bayağı iyi.

Bizim bahtımıza önce beyaz kuşkonmaz düşüyor. Tabakta üç iri kuşkonmaz, ağır pişmiş ve dokununca sarısı akan yumurta, ançüvez ve İspanyol jambonu var. Lezzetli.

Ana yemek ördek. Ördek bonfile. İri bir parça. Taze ördek. Mangalda pişmiş. Kesmesi zor ama içi sulu kalmış ve çok iyi. Yanında siyah zeytin, konfit patlıcan, soğan ve yeşillikler. Tatlı ıen iyisi. Çikolatadan bir kabuk. İçi nar meyvesi ve fıstık taneleri ve meringue (beze) ile doldurulmuş. Etrafında taze çilek sosu. Yanında da çeşitli kırmızı orman meyvelerinden bir dondurma.

Şarap olarak Syrah ve Grenache ağırlıklı bir Crozes Hermitage seçiyorum. 2010 Yann Chave. Sakın ünlü Jean Louis Chave ile karıştırmayın ama bu da oldukça iyi. Çok derinliği olan bir şarap değil ama hem meyvemsi hem topraksı ve oldukça elegan. 42 avro.

2. BARTAVELLE

Bonnieux’ye 10 dakika uzaklıkta bir dağ köyü. Mimari harmoni harika. Hiç otel olmadığı için turistler akşam dönüyor ve köy şahsiyetini koruyor.

Birkaç lokanta var. En iyisi Bartavelle. Bir karı-koca işletiyor. Hanım salonda tek başına calışıyor. Servis yavaş bu yüzden ama aksamıyor.

Salon kapasitesi 25 kişi. Sadece akşamları açık. Rezervasyon şart.

Ortacağdan kalma bir salon belli ki. Tonozlu ve duvarda güzel tablolar var. Klas.

4 öğün ve bir tadım hoşluğu 42 avro. Her kategoride üç seçim hakkınız var.

Ben mevsim sebzeleri yahnisi ile başlıyorum. Yeşil kuşkonmaz, bakla içi, mor minik enginar ve taze bezelye.

Hanım ise ördek ciğeri düşkünü. Banyuls tatlı şarabı ile jölesi yapılmış çok taze bir ciğer geliyor önüne. Paylaşıyoruz.

Ben balık seçiyorum, o et.

Benim balığım deniz levreği. Sosu bouillabaisse (Fransiz balık çorbası) sosu. Yanında kızarmış ekmeğin üzerine de rouille sürülmüş. Minik karidesler de garni olarak tabağı süslüyor.

Et kuzu. Kuzu sırtını ince rulo yapmışlar. Bal ve hardal taneleri ve biberiye ile derisini iyice sıvamışlar ve fırında pişmiş. Süt kuzusu değil ama gevrek. Yanındaki sebzeler ile oldukça iyi.

Yöresel keçi sütünden peynirlerle donanmış peynir tabağı harika.

Bir o kadar özel olan da tatlılar. Bir tanesi baharatlı ve aromatik yeşillikler ile lezzetlendirilmiş kırmızı şarap sosunda pişen vişneler ve yanında gerçek vanilya dondurma. Diğeri ise mascarpone peynirinden bir mus, yöresel minik ve kokulu çilekler, bir nevi ballı-bademli krokan ve fesleğen sorbeli tatlı.

Son derece mutlu ayrılıyoruz lokantadan.

Provence ve biz

3. PHILIP

Fontaine de Vaucluse dünyanin en sevimli ve olağanüstü güzel köyü olmaya aday.

Minik bir Venedik’e benzetiyorum ben burayı.

Sorgues Nehri’nin kıyısında önünüzde akıp giden nehir, arkanızda dağların arasında gizli bir kaynaktan akıp gelen şelale ve berinizde kuş ile ördek sesleri arasında güzel bir yemek yemenin keyfi başka.

Philip olağanüstü bir lokanta değil ama iyi bir lokanta. Mevsimi olmayan siyah trüf hariç dondurulmuş malzeme kullanmıyorlar. Balıklar taze.

Burada ısmarlanması gereken alabalık. Hem meze olarak üç ayrı şekilde hem da ana yemek olarak yarma buğdayı andıran bir tahıldan yapılan (epeautre) risotto üzerinde sunuluyor.

Ceylan, trüflü omlet ısmarlıyor ama truf tadı hoşuna gitmiyor. Onunkini biz yiyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse Fransızlar omlet yapmayı bizden iyi biliyorlar.

Ben bir de “vivier” denen havuzlarından gözünüzün önünde tutulup pişirilen tatlı su kerevitlerinden ısmarlıyorum. Minik ıstakoza benziyorlar ama ıstakozdan daha gevrek ve tatlılar. Ben çok seviyorum.

Yanında Chateau Camargue gibi güzel bir Provence rose.

Korsika’da olduğu gibi zamanın durduğunu hissediyorum burada! Değerlendirme: 3 yıldız yukarıda dört lokanta demiştim. Dördüncüsü en iyisi ve çok özel çünkü pahalı da değil kaliteye göre. Bu lokantadan da haftaya bahsedeceğim. n