Ah Afganistan vah Afganistan

31 Temmuz 2019

“Afganistan bugün hala Soğuk Savaş’ın bedelini ödüyor. ABD 1975’te Vietnam Savaşı’nı kaybedince, Sovyet Rusya’dan intikamını Afganistan’da almıştır. Bu ülkenin çektiklerinden, Batı manen sorumludur”.

Bu çarpıcı sözler, telefonda konuştuğum eski T.C. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’den. ABD’nin 11 Eylül saldırıları gerekçesiyle 2001’de Afganistan’a müdahalesinden sonra, Çetin 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Afganistan’daki en yüksek sivil temsilcisiydi. Sadece ülkenin en kritik yıllarına değil, dünya güçlerinin en çetin çatışmalarına da burada şahit oldu.

***

Evvelsi gün haberlerde ABD’nin Afganistan’da Taliban’la anlaşma imzaladığını görünce, bir anda afalladım. Nasıl oldu da Taliban’la savaşmak için 2001’de Afganistan’a giren ABD, şimdi Afgan hükümetini bile dışlayarak Taliban’la anlaşma imzaladı?

Gerçi benzer bir soruyu, 40 yıl öncesine yönelik de sorabiliriz. Nasıl oldu da 1979’da Afganistan’ı işgal eden Sovyet Rusya’yı yenmek için, ülkedeki Mücahitleri destekleyen ve böylelikle Taliban’ın ortaya çıkmasına sebep olan ABD… Aynı Taliban’ı 2001’de devirmeye çalıştı?

Batı Sorumlu

Hikmet Çetin de zaten bu sebeplerle Batı’yı suçluyor. “Afganistan resmen 40 yıldır savaşta. Önce Sovyet işgali, sonra 1996-2001 yılları arasında ülkeyi yöneten Taliban’ın zulmü ve 11 Eylül’den beri süren şiddet sarmalı… Ama artık görüldü ki, savaşla bir zafer kazanılması mümkün değil. Kaybeden ise hep Afgan halkı” diyor. Bugün ülkenin durumunun, orada bulunduğu yıllara göre çok daha kötü olduğunu söylüyor. Hem güvenlik, hem altyapı bakımından. “Hızla geriye gidiş var” diye uyarıyor.

Peki, o halde ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad’ın evvelsi gün açıkladığı anlaşma, ne anlama geliyor? Aslında ABD ve Taliban yaklaşık 1 yıldır görüşüyorlar. Doha’da yapılan 7. toplantıları sonunda da bir anlaşmaya varıldı. Buna göre 2 yıldan az bir zaman içinde ABD ülkeden çekilecek, Taliban da ateşkes ilan edecek.

Yazının devamı...

Ankara’dan azınlık açılımı

27 Temmuz 2019

"Bu çok anlamlı, küçümsenmemesi gereken bir gelişme. Türkiye’de geçmişte inkâr edilmiş, onlarca yıl tabu olmuş anıtların bugün sahiplenilmesi, öne çıkarılmaları çok önemli. Tekrar ortak yaşam kültürüne dönüldüğünün örneğidir bu.”

Bu sözleri sarf eden kişi, Türkiye’deki Rum cemaatinin ileri gelenlerinden, “Cemaat Vakıfları 1. Temsilcisi” Laki Vingas. Ona bu cümleleri kurduran ise, Cumhurbaşkanlığı’nın Ermeni toplumunun en sembolik anıtlarından olan Van’daki Akdamar Kilisesi’ni sahiplenerek tüm dünyaya tanıtması.

Çarşamba akşamı Akdamar’ın tanıtımının yapıldığı Aya İrini Kilisesi buram buram, Vingas’ın bahsettiği “ortak yaşam ruhu” kokuyordu.

Ermenilere mesaj

Van Gölü’ndeki 1100 yıllık Akdamar Kilisesi’nin restorasyonu aslında 2005’te yine AK Parti iktidarında başlatılmıştı. 2010’da açılan kilisede 95 yıl sonra ilk kez ayin yapılmıştı. Zira burası 1915’e kadar din adamlarının yetiştirildiği, sadece Ermeniler değil tüm Hıristiyan âlemi için kilit bir kiliseydi. İşte şimdi Prof. Fahrettin Altun’un başkanlık ettiği Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Akdamar’ı tüm dünyaya tanıtıyor. Açtıkları “Akdamar Kutsal Haç Kilisesi” web sitesi sadece Türkçe değil, İngilizce ve Ermenice de hazırlanmış.

Kaldı ki bu tanıtım projesi, Türkiye’deki tüm inançlara ait dini ve kültürel mirasın dünyaya tanıtılması girişiminin daha ilk ayağı. İşte bu ilk ayak, Türkiye için birçok tarihi ilki içinde barındırıyor. Tüm dünyaya da kritik mesajlar veriyor.

Tarihi ilkler

Yazının devamı...

Neden Türkiye?

24 Temmuz 2019

“Türkiye çok önemli bir ülke. Bu yüzyılın ortasında nüfusu Rusya’yı geçecek. Türkiye Doğu ile Batı arasında bir köprü değil, uzun vadede kendi başına bir güç merkezi. Onları NATO İttifakı’nda tutmamız gerekiyor. Onları Batı ile birlikte tutmamız gerekiyor.”

Bu sözleri geçtiğimiz hafta sarf eden kişi, 2009-2013 yıllarında NATO’nun Başkomutanı olan Amerikalı Amiral James Stravridis. ABD’nin en çok dinlenen radyo kanalı PBS’e Türkiye’nin S-400 alımıyla ilgili konuşmuş: “Bu mesele yüzünden Türkiye’nin NATO’dan kopup gitmesine izin vermek tarihi bir hata olur. Türkiye’nin Rus savunma sistemi alması İttifak’a zarar veriyor olabilir. Ama böyle kilit bir ülkeyi kaybetmek çok daha kötü olur.”

***

Stavridis’in Türkiye’nin uzun vadeli jeo-stratejik önemini vurgulaması boşuna değil. Yaşanan derin krize rağmen ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkaramamasının sebebi bu. Hem bölge, hem dünya dengelerinde Türkiye’nin oynadığı özgün role ihtiyacı var.

Bölgesel rol

Başkan Trump’ın bugün Ortadoğu’da asıl önceliği, İran’la mücadele. Zira İsrail’in Ortadoğu’daki güvenliğini teminat altına alma derdinde. İşte bu süreçte de İran’ın komşusu olan Türkiye’ye ihtiyacı var. Tahran’a karşı yaptırımlara Ankara’nın katılmasının ötesinde, önümüzdeki dönemde asıl lojistik desteğine gerek duyacak. İstihbarat paylaşımı, Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarında dinlenmesi, hava sahasını kullanmak gibi birçok unsur buna dahil.

Her ne kadar Ankara “İran’a karşı eksende” yer almıyorsa da ve aksine Suriye’de Rusya-İran ikilisiyle birlikte hareket ediyorsa da... Günün sonunda İran aynı zamanda bölgesel rakibi. Dolayısıyla, kapalı kapılar ardında bu “dolaylı” adımların atılması mümkün.

Müslüman-Türk üye

Yazının devamı...

Komşularla yeni dönem

20 Temmuz 2019

Toz duman ortalığı kaplamış durumda. Zira ciddi bir değişimden geçiyoruz. Bugüne kadar savunma sistemlerini tamamen Batı ile uyumlandırmış olan Türkiye, ilk kez mevcut düzeni değiştiren bir hamle yaptı. Rusya’dan S-400 füze sistemi alarak, Batı-Rusya arasında yeni bir denge politikası uygulamaya başladı. Sebepleri-sonuçları konuşuladursun, bu stratejinin önemli bir ayağı sanki gözden kaçıyor. O da, komşularla ilişkilerin Ankara’nın dış politika gündeminin en tepesine oturmuş olması.

Bunun en sağlam sinyalini veren bizatihi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan oldu. Geçtiğimiz pazar günü Vahdettin Köşkü’nde yaptığımız toplu kahvaltıda, bu stratejinin işaretlerini verdi. Irak’la ve İran’la ilişkilerin geldiği noktayı hatırlattıktan sonra, şöyle dedi: “Bölgemiz tarihine, kendine dönüyor.” Gözden kaçmış olan bu cümlenin altını hemen dolduralım.

Değişim zamanı

Öncelikle; Türkiye’nin göbekten bağlı olduğu NATO/Batı sistemine yönelik attığı bu stratejik adım, uluslararası denklemde yeni bir döneme girdiğimizin delaleti. Her ne kadar Ankara Batı sistemine entegre olmaya devam edeceğini ve İttifak’ın en büyük önceliği olduğunu vurgulasa da... ABD ile gitgide derinleşen krizi göz önünde bulundurarak, giderek çok kutuplu hale gelen bugünün dünyasında, savunma kaynaklarını çeşitlendirmek istiyor. Kısacası, bu yeni dönemde tamamen ve sadece Batı’ya bağımlı olmayı değil, çok yönlü bir denge politikasını benimsiyor.

Böyle önemli bir değişimden geçmenin de elbette bir maliyeti var. Bu süreci en az hasarla atlatmanın yolu ise; Türkiye’nin kendi bölgesinde komşularıyla ilişkilerini güçlendirmesinden geçiyor.

Komşularla mesai

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan da böyle bir yaklaşımın güçlü işaretlerini verdi. Önce İran’la birlikte (Rusya’nın da dâhil olduğu) Astana sürecinde geliştirilen iş birliğini hatırlattı. Yine, Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı Berham Salih döneminde güçlendirilen Bağdat-Ankara ilişkisini örnek verdi. Erbil merkezli Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile de 2017’deki bağımsızlık referandumu sonrası kopma noktasına gelen ilişkilerin bugün bambaşka olduğunu anlattı.

Doğu Akdeniz denklemine yönelik de adımlar söz konusu. Her ne kadar yeni Yunanistan Başbakanı Miçotakis ilk iş olarak evvelsi gün Türkiye’yi Washington’a şikâyet ettiyse de... Erdoğan kahvaltıda Yunanistan-Türkiye ilişkilerini “hızla daha iyi bir konuma taşıma” niyetinde olduğu mesajını vurgulayarak verdi.

Yazının devamı...

Doğu Akdeniz hamlesi

17 Temmuz 2019

Doğu Akdeniz’de kıskaca alınmaya çalışıldığımız artık aşikâr. Güney Kıbrıs, arkasına bölgeden Yunanistan, Mısır ve İsrail’i, dünyadan da ABD ve AB’yi almış, Türkiye’yi tecrit etme derdinde. Evvelsi gün AB’nin Türkiye’ye karşı aldığı yaptırım kararları, hemen öncesinde ABD’nin Güney Kıbrıs’a 87’den beri uyguladığı silah ambargosunu kaldırması... Bölgedeki gerilimin tırmanacağına delalet.

Türkiye ise kendi egemenlik haklarını savunuyor. Bu deniz sahasından çıkan enerji kaynaklarından kendine ve KKTC’nin payına düşeni de almaya çalışıyor. Ancak bu haklarına kavuşabilmesi için, hızla denklemi kendi lehine çevirecek adımlar atmak zorunda. Ki geçtiğimiz pazar günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yaptığımız toplu kahvaltıda, böyle bir diplomatik sürecin başlatıldığına şahit olduk.

Ortak komisyon

Öncelikle, Türkiye, 2015’te satın aldığı Fatih ve Yavuz gemileriyle Kıbrıs açıklarında arama çalışmalarını yürütüyor. Ancak artık Doğu Akdeniz mücadelesinde fiili olarak yer almanın ötesine geçerek, diplomatik adımlarına da hız vermiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan pazar günü, “Biz Kıbrıs’ta İngiltere ve Yunanistan’la birlikte 3 garantör ülkeden biriyiz. Burada söz sahibi olan birileri varsa, sadece bu üç ülkedir” diyerek, Türkiye’nin uluslararası hukuka dayanan haklarını bir kez daha vurguladı. Kıbrıslı Türklerin de Rumlarla eşit haklara sahip olduğunu, Ada’nın zenginliklerinden ortak faydalanmaları gerektiğini defalarca söyledi.

***

İşte Ankara bu haklarına yönelik olarak ilk hamlesini yaptı: Geçtiğimiz cumartesi günü KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, Rum Yönetimi’ne ortak komisyon önerisi sundu. Dün gazetemizde detayları yer alan taslak, BM gözetiminde ve AB’nin gözlemci olarak katılacağı bir “hidrokarbon komitesi” kurulmasını öneriyor. Her ne kadar Rum tarafı öneriyi dün reddetmiş olsa da, Ankara’nın bu adımı şu açıdan önemli:

Türkiye 2011’de KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması imzalayana kadar, “Önce Kıbrıs meselesi çözülsün, sonra Doğu Akdeniz’de enerji denklemi kurulsun” görüşündeydi. Şimdi ise Rum tarafına yaptığı bu öneriyi Kıbrıs sorunundan ayrı tutarak, geleneksel tutumunu terk ettiğini gösteriyor. Yani artık enerji denkleminde Kıbrıs çözümünü ön koşul olarak görmüyor. Bu da elini rahatlatacak bir tutum.

Diplomatik atak

Yazının devamı...

Kuşatma

13 Temmuz 2019

Doğu Akdeniz’de bugüne kadar görülmemiş bir kuşatma altındayız. Güney Kıbrıs, arkasına bölgeden Yunanistan, Mısır ve İsrail’i, dünyadan da ABD ve AB’yi almış, Türkiye’yi tecrit etme derdinde. Egemenlik haklarını savunan Türkiye ise, bu deniz sahasından çıkan enerji kaynaklarından mahrum bırakılmakla ve üstüne de AB yaptırımlarıyla karşı karşıya.

Ancak hiçbir şey için geç değil. Doğru ve hızlı diplomatik adımlarla bu kıskacı lehine çevirmesi mümkün. Ama önce bu noktaya nasıl gelindi, onu anlayalım...

Değişen bölge

Türkiye 2011’de KKTC ile imzaladığı “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması”na kadar, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemine aslında bigâne kaldı. Zira önce Kıbrıs sorununun çözülmesi, sonra enerji denkleminin kurulması gerektiğini savundu. Ne var ki Güney Kıbrıs, Yunanistan ve AB’nin Kıbrıs çözümünü engelleyen adımları yüzünden bir ilerleme kaydedilemeyince... Bugüne getiren gidişatın önünü alamadı.

Bununla birlikte, son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında muazzam bir enerji potansiyeli olduğu ortaya çıktı. 2009’da İsrail’in açıklarında gaz yatakları bulması, onu Mısır’ın izlemesi, o günlerde ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin bölgede 3.5 trilyon metreküp doğal gaz ve 1.7 milyar varil petrol rezervi bulunduğunu açıklaması, bölgeye bakışı bir anda değiştirdi. Kıbrıs aniden dünyanın en pahalı “arsalarından” biri haline geldi.

***

Aynı zamana denk gelen Arap ayaklanmaları ise, bölgedeki dinamikleri daha da hızlı değiştirdi. Birçok ülkede egemenlik sorunları baş gösterdi. Suriye başta olmak üzere. Türkiye’nin İsrail ve Mısır’la ilişkilerinin bozulması da yine bu döneme denk geldi. Tüm bunlar da daha önce bir araya gelmesi imkânsız olan “4 benzemezin” (İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs-Yunanistan) enerji bloku kurmasını kolaylaştırdı.

Rusya’nın bölgede ABD kadar etkin bir güç haline gelmesi de hesapları değiştiren bir diğer etken oldu. Batı, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak için harekete geçti. Bu yüzden yeni bölgesel bloka desteğini artırdı. Türkiye’nin Rusya ile olan yakınlığı da elbette bunda etkili oldu. S-400 sisteminin Türkiye topraklarına tam da Doğu Akdeniz geriliminin tavan yaptığı günlerde varması, kaderin bir cilvesi olmasa gerek.

Yazının devamı...

Mesele Türkiye olmak

22 Haziran 2019

Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump’la Japonya’da yapacağı ikili görüşme öncesinde tek konuştuğumuz, ABD’nin yaptırımları. Türkiye’nin neden ve nasıl köşeye sıkışacağını yazıp çiziyoruz. Ama şunu pek sormuyoruz: İyi de Türkiye’yle ipleri koparmak, ABD’yi de köşeye sıkıştırmaz mı? NATO’yu hiç mi zora sokmaz?

Türk-Müslüman coğrafya

İlkokul yıllarından beri ezberimizdedir: “Türkiye’nin jeopolitik önemi”. İşte bu laf boşa söyleniyor değil. Türkiye’nin Türk ve Müslüman coğrafya üzerindeki etkisinin çok büyük olduğunu sık sık unutuyoruz. Başka hiçbir ülke ya da örgüt tarafından doldurulacak gibi de değil.

ABD 2001’de Afganistan’a müdahale ettiğinde, Türkiye’nin oynadığı kritik rolü hatırlayın. Büyük sayıda Türk askerinin yanı sıra, NATO’nun Afganistan’daki sivil temsilcilik görevi de Türkiye’ye verilmişti. Bunun asıl sebebi de Afganistan’ın Müslüman bir ülke olması, Türkiye ile tarihi bağları ve NATO’nun bölgedeki deneyimsizliğiydi. ABD’nin eski Savunma Bakanı Robert Gates’in “Türk askeri Afganistan’daki elimiz kolumuz” demesi, Afganistan Temsilcisi Hoolbroke’un “Afganistan’da hiçbir ülke Türkiye’den daha önemli bir rol oynayamaz” deyişi boşa değildi.

***

Şimdilerde Yunanistan’ın Türkiye’nin İttifak’taki yerini alacağı iddiası ortalıkta dolaşıyor. İyi de Türk yerine Yunan askerinin Müslüman çoğunluklu Afganistan’a gitmesi aynı anlama gelebilir mi? Ya da Türkiye’nin Türk ve Müslüman dünyası üzerindeki etkisini YPG mi üstlenecek?

Dünya dengeleri

Din yanında etnik köken de önemli bir etken. Türk coğrafyası oldukça geniş. Mesela Doğu Türkistan’da Çin’in Uygur Türklerine karşı muamelesini, Türkiye uluslararası platforma güçlü bir şekilde taşıyor. Bunu Batı ittifakından başka bir ülkenin yapması mümkün değil. Kaldı ki böylelikle ABD’nin Rusya, ama asıl Çin’le mücadelesinde, yani dünya dengelerindeki pozisyonunda Türkiye önemli bir işlev görüyor.

Yazının devamı...

Ah Mısır, vah Mısır

19 Haziran 2019

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin evvelsi gün mahkeme salonunda kendini savunurken ölmesi, dünyayı yine aynı ikiyüzlülüğüyle yüzleştirdi:

Mursi, Mısır’ın şu anki Cumhurbaşkanı Sisi’ye ve ABD Başkanı Trump’a göre bir “terörist”. Liderlik ettiği Müslüman Kardeşler de (MK) ülkesinde 2013’te “terör örgütü” ilan edildi. Beyaz Saray da geçtiğimiz nisanda Trump’ın MK’yi “terör örgütü” ilan etmeye hazırlandığını açıkladı. Mısır halkının ve bölgenin büyük bir bölümüne göre ise, o bir kahraman. Bir önceki Başkan Obama’nın Mursi 2012’de seçildiğinde ilk arayıp tebrik edenlerden olduğunu eklemekte fayda var.

Mursi hangisi?

Peki, Mursi hangisi? Bunun cevabını en iyi Mısır’ın yakın tarihi verir: 2011’de “Arap ayaklanmaları” ile Mısır’ı 30 yıl yöneten Hüsnü Mübarek devrilmişti. Bir yıl içinde de Mursi ülkenin ilk sivil, demokratik süreçle seçilen Cumhurbaşkanı oldu. Hem de yüzde 52’lik bir oyla. Ama hem onun şahsi hem de ülkenin demokrasi tecrübesi sadece bir yıl sürebildi.

O günün Savunma Bakanı, Mübarek’in ise Genelkurmay Başkanı olan Sisi Temmuz 2013’te darbeyle Mursi’yi devirdi. İlk iş olarak da onu ve örgütünü terörist ilan etti. Ki aslında Mursi hiçbir zaman örgütün önde gelen liderlerinden olmamıştı. Mutedil kişiliğiydi onu MK’nin siyasi kanadının başına getiren.

O zamandan beri de ölüm ve müebbet hapis cezalarıyla yargılanıyordu. Birçok insan hakları örgütü hapishanede kötü muamele ve işkence gördüğünü iddia etti. Sonu da kendini savunduğu bir mahkeme salonunda oldu. Cenazesi ailesine bile verilmedi.

Bundan sonrası

Peki, şimdi ne olur? Sisi anında ülkede alarm durumu ilan etti. Ama alarm zilleri çalacak bir hal yok. Hem halk hem MK o kadar bastırılmış durumda ki kimsenin sesini çıkaracak ve sokağa dökülecek mecali yok. Hakeza MK zaten alana inmeye meyilli bir örgüt değil. 2011’de Tahrir Meydanı’nda nöbet tutan halka katılmak için bile birkaç gün beklemişti. Bunda elbette Mısır polisini kışkırtmama kararları etkiliydi. Ama dediğim gibi, MK hiçbir zaman bir “sokak örgütü” olmadı.

Yazının devamı...