İran D-Evrimi

Bu günlerde herkes tüm dünyanın ayakta olduğunu konuşuyor, yazıp çiziyor. Şili’den Lübnan’a, Bolivya’dan İspanya’ya, sayısını bilmediğimiz ülke ayakta. İnsanlar sokağa dökülmüş, aslına bakarsanız aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor. Sanki aynı dert, dünyanın farklı köşelerinden dile geliyor. Malum, o dert de ekonomi.

Dahası, küresel dinamikler artık her ülkenin kendine has çizgilerini de değiştirmiş, hatta belirler hale gelmiş durumda. Nasıl ki Türkiye’de artık siyasi ayrım sağ-sol üzerinden yapılmıyor ise ve bunda küreselleşme dalgasının etkisi büyük ise... Aynısı diğer ülkeler için de geçerli. O kadar ki rejimin bizatihi kendisi küreselleşmeye ve Batı’ya karşıtlık üzerine kurulmuş olan İran bile bugün bu değişimden nasibini almış. İki haftadır süren protestolara bakınca, ülkedeki derin kırılmaya şahit oluyorsunuz.

Küreselleşme etkisi

Bugün dünyanın yaşadığı krizi meşhur siyaset bilimci Francis Fukuyama son kitabında güzel özetlemiş aslında. “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” adını verdiği kitabında bugün merkez siyasetin toplumların ihtiyaçlarına cevap veremediğini yazıyor. Sebebi de, toplumun değişim hızına hükümetlerin ayak uyduramaması. Devletin dönüşüm hızının insanlarınkini yakalayamaması, dolayısıyla işlevsizleşmesi. Bu da işte kapitalizmin derin krizi.

İran da bu durumdan azade değil. Ülkedeki derin dönüşüme, Tahran’ı 79 İslam Devrimi’nden beri yöneten siyasi elit karşılık veremiyor. Şöyle ki: Rejimin belkemiği olan Batı karşıtlığı ve bunun üzerinden gelişen reformist-muhafazakâr mücadelesi, yavaş yavaş eriyor. Hem de ABD Başkanı Trump’ın İran’ı hedef alan tüm hamlelerine ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Batı ile yaptığı nükleer anlaşmanın çöpe gitmiş olmasına rağmen. Ancak müesses nizam bir türlü kendini buna uyarlayamıyor.

Bugün sokak eylemleriyle mücadele eden Ruhani’ye ülkenin en yüksek mercii olan dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in de destek vermesi, ülkedeki kırılmayı gösteriyor. 79’dan bu yana reformcularla muhafazakârların güç mücadelesine sahne olan İran’da, 2009’daki Yeşil Hareket’ten bu yana ara ara baş gösteren sokak eylemlerine bakınca bunu görüyorsunuz. Ekonomiden dert yanan sokaktaki insanlar, her iki “cepheden” de geliyor.

Hakeza Ruhani’nin 2013’te seçilmesi de bu değişimi gözler önüne sermişti: Ondan önce 8 yıl Cumhurbaşkanı olan Ahmedinejad, Ruhani’nin aksine koyu bir muhafazakârdı. Yani İranlılar seçimlerini reformdan yana kullandılar. Hem de dini otoritenin buna karşı çıkmasına rağmen. Bir sonraki seçimde de yine Ruhani’yi başa getirdiler. 2015’te Batı ile masaya oturup nükleer anlaşma imzalamış olan Ruhani her ne kadar bugün hezimete uğramış olsa da, sokaktaki İranlılar buna rağmen Batı’yı hedef almıyor.

Kısacası, İran’da bir nevi 1979’un karşı-devrimi yaşanıyor. Yalnız bu seferki değişim devrim değil, evrimle oluyor. Yani daha yavaş, daha zor ama daha derinden.

ABD’ye ters köşe

Gelelim işin ABD boyutuna. Bugün İran’daki ayaklanma Trump’ın tabii işine geliyor. Telefonda konuştuğum Enerji Güvenliği Uzmanı Dr. Hasan Selim Özerten, “Trump böylelikle tüm dünyaya ‘Bakın, yaptırımlarım işe yaradı’ mesajı veriyor. Hem de içeriyle uğraşan Tahran ister istemez dışarıda daha az etkin olacaktır. Irak ve Suriye’deki nüfuzunu kaybedecektir” diyor.

Ne var ki bunlar ABD için sadece kısa vadeli kazanımlar. Zira bu protestolar bir yandan da insanları reformcu-muhafazakâr ayrımından çıkarıp aynı dertte birleştiriyor ve insanların küresel sisteme dahil olma isteklerini açığa çıkarıyor. Yani içerideki kenetlenmeyi artırıyor. Bu da orta vadede İran’ın güçlenmesi, ABD’nin kaybetmesi demek.

İran’ı 2020’de parlamento seçimleri, 2021’de de başkanlık seçimleri bekliyor. Bir dönem daha cumhurbaşkanı olma hakkı bulunmayan Ruhani’nin yerine yine reformcu mu yoksa muhafazakâr bir lider mi gelecek, sanki şimdiden belli gibi. Öyle değil mi?