17 Aralıkın evrensel önemi ve Kıbrıs

McClellan, AB Konseyinin kararını resmileştirmesinden birkaç saat sonra, bir soru üzerine, önündeki yazılı açıklamayı okuyarak, "Türkiyenin, büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda, laik demokrasiyi inşa edebilmek için, öncü nitelikli reformlar yapma konusundaki 150 yıllık deneyimi, geniş Ortadoğuda ve ötesinde özgürlük, refah ve adalet özlemini taşıyan herkes için örnek oluşturmaktadır" dedi ve hem Erdoğan hükümetini, hem de AB Konseyini "vizyon sahibi liderlik" göstermeleri nedeniyle kutladı. İşte aslında, Bush yönetiminin 17 Aralık kararını alkışlamasının ve bu kararın çıkması için de elinden geleni yapmasının üç temel nedeninden belki de en önemlisi, bu "örnek olma" durumu.Evet, ABD öteden beri, Türkiyeli bir AByi de, ABye tam anlamıyla entegre olmuş bir Türkiyeyi de kendisinin Atlantik aşırı çıkarlarına çok daha uygun buluyor. Ancak Washington 17 Aralık kararını, yine öteden beri yakından ilgilendiği, hele uluslararası denklemler 11 Eylül sonrasında yeniden yazılalı beri hem çok daha merkeze oturttuğu, hem de bakışını ciddi bir revizyonla yenilediği Müslüman dünyanın dönüşümü açısından da önemsiyor. ABnin 17 Aralık kararının, etkileri aslında Türkiyeyi de AByi de aşan bir tarihi dönemece karşılık geldiğini en iyi ifade edenlerden biri, Beyaz Saray Sözcüsü Scott McClellan oldu. Washingtonın gördüğü 17 Aralık tablosu şöyle de tanımlanabilir:Bir yanda, nüfusunun yüzde 99u Müslüman olan hem de başında İslami kimliği aşikar bir hükümet bulunan Türkiye. Diğer yanda, nüfusunun büyük çoğunluğu Hıristiyan; tarihi, kültürü ve felsefesi Hıristiyanlıkla yoğrularak şekillenmiş Avrupa. Bu Türkiye, bu Avrupa ile aynı birlik çatısı altında, aynı ilkeler ve kurallar doğrultusunda, siyasi egemenliği paylaşma niyetlisi. Bu niyetini gerçekleştirebilmek için gerekli adımları da, kaybedilmiş yılların ardından, şimdi büyük kararlılık ve hızla atıyor. Avrupa ise, Türkiyenin bu adımlarıyla geldiği noktanın karşılığını, belki tam gönülden değil, çekincesiz ve kaygısız hiç değil, ancak Ankara için ideal olmasa bile kabul edilebilir parametrelerde veriyor. "Sen farklısın" deyip Türkiyeye kapıyı kapatamıyor. 3 Ekim 2005te AB ile Türkiye arasında, "tam üyelik hedefli" müzakerelerin başlatılması kararı, bugüne dek Batı ittifakının hiçbir kurumunun sağlayamadığı türden bir birlik niyetinin de beyanı. Zira bu karar, demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, hukuk düzeni, serbest piyasa ekonomisi gibi ana paydalarda ortaklaşan toplumların, dinleri ne olursa olsun "bir" olabileceğini belgeliyor. Bu karar, geniş Ortadoğu ve ötesine, farklı dinsel ve kültürel medeniyetlerin ortak bir siyasi, iktisadi, hukuki medeniyette buluşabileceğini haber veriyor. ABD gözüyle... Washington, 17 Aralık kararını, bütün o diplomatik söz oyunlarının, uzun pazarlıkların, menzili kısa siyasi hesapların ötesinde, öncelikle ve özellikle, bu basitlikte algıladığı içindir ki, 17 Aralık öncesinde hissettiği sorumluluğu, sonrasında da hissetmelidir. Brükselde alınan kararın hayata geçebilmesi ve 3 Ekim 2005te tam üyelik müzakerelerinin başlayabilmesi için esasen Kıbrıs engelinin aşılabilmesi gerektiğini düşünerek, AB - Türkiye ilişkisi bazında, önümüzdeki dokuz ayda Washingtona düşen sorumluluğun adını da "Kıbrıs" koyabiliriz.Kıbrıs denklemini iyi bilen bir ABDli kaynağın deyişiyle, "Türkiyenin bir yandan Gümrük Birliğini 25 üyeyi kapsayacak şekilde genişletirken, bir yandan da (Güney) Kıbrısı resmen tanımadığını belirten bir çekince belgesi sunması ile sorun çözülmeyecek. Bu orta yola, Kıbrıslı Rumlar son anda taş koyabilir." Bu sözleri, "Kıbrıs sorunu çözülmeden, müzakereler rayına oturmaz. 17 Aralıkta alınan karar, aslında Brüksel Zirvesini kurtarmıştır, ama müzakere sürecinin önündeki engeli tümden kaldırmamıştır" diye de okuyabilirsiniz.Buna karşı şöyle denebilir tabii: ABnin Güney Kıbrıs dahil 25 üyesi, 3 Ekim 2005 tarihini verdikten, Kıbrıs konusundaki "protokoler imza - resmen tanımama" keyfiyeti AB yetkililerince de teyid edildikten sonra artık sürecin önü kesilemez.Bir bakıma doğru. Ancak 17 Aralık öncesinde, Yunanlı diplomatlardan duyduğum şu sözün, 3 Ekime giden yolda da geçerli olabileceği kaygısındayım:"(Güney) Kıbrıs, Türkiyeye karşı veto kullanmaz. Ama Papadopulos kullanabilir." Bu paradoksal cümle, Kıbrıs Rum Yönetiminin "devlet" ve toplum olarak Türkiyeye kapıyı kapatmanın tarihi hata olacağını kavradığı, ancak Rum lider Tasos Papadopulosun sağının solunun belli olmayacağı, bazen toplumunun çıkarlarına aykırı bir davranışta da bulunabileceği anlamına geliyor. Ve, dediğim gibi, Atinada konulmuş bir teşhisi yansıtıyor. Sorun ertelendi... İkinci Bush kabinesinin, dış politikadaki yeni kadrolarını yerine oturtmasıyla birlikte, önünde bulacağı kritik dosyalardan biri de Kıbrıs olacak. ABD, 17 Aralık kararının evrensel yönüne ilişkin bakışının gereğini yapacak olursa, Kıbrıs dosyasını rafa kaldırmayacak ya da "Kıbrıs AB üyesi, Türkiye de müzakere tarihi aldı. Bu sorun, artık ABnin meselesi" deyip işin içinden çıkmayacaktır.Tıpkı Clinton yönetiminin Kuzey İrlanda sorununa, "Avrupanın işi; AB çözsün" diye sırtını çevirmediği gibi, Bush yönetimi de Kıbrıs meselesinin, Annan Planının parametrelerinde, ancak yaratıcı yaklaşımlarla Rumların da anlaşmaya yanaştırılmasını sağlayarak çözüm yoluna sokulmasında etkin rol üstlenebilir. Üstlenmelidir.Esasen başta Almanya olmak üzere, Washingtona "Türkiye konusunda sessiz olun" diyen bazı AB ülkeleri, ABDnin Kıbrısta çözüm için devrede kalmasından yanalar.Ankaranın da, dokuz ayın hızla geçeceğini bilerek, hiç zaman kaybetmeden ve birçok koldan, ABDyi de özellikle zorlayarak, Kıbrısta çözüm dinamiğini yeniden yaratmak için çalışması gerekiyor. KKTCnin çözümden yana tutumunu ödüllendirip, Rum Yönetimine çözümü engellemenin bedelini hissettirecek önlemlerde yavaş kalan ABD, şimdi yaratıcı bir Kıbrıs angajmanından geri durmamalı. Bu, 17 Aralık kararının hayata geçmesi için de elzem. ycongar@erols.com Washingtonın rolü...