Dünyanın Derviş merakı

Dünyanın Derviş merakı


Biz gazeteciler biliriz. Uluslararası toplantıların "flaş" isimleri vardır. Bu isimler, dünya medyasında, toplantıların kendisinden bile daha fazla ilgi çekerler bazen. İlgi odaklaşması, sözkonusu yetkilinin kişiliğinden, ülkesinin özelliğinden, dünya konjonktüründen kaynaklanabilir.
İşte Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın Washington'da süren ilkbahar toplantılarında da, benzer bir ilgi yoğunlaşması var. Bu kez, odak Türkiye. Peşinde koşturulan kişi ise Kemal Derviş.
Türkiye'nin gündemde olma nedeni belli. Şubat krizi ve bu krizin aşılması için, IMF ve Dünya Bankası'ndan sağlanan 10 milyar dolarlık taze kredi, Türk ekonomisini, ilkbahar toplantılarının da en canalıcı konularından biri yaptı.
Yeni iktisadi programın baş mimarı, Fon ve Banka'yı son yıllarda düzenli izleyen uluslararası medya mensupları için zaten tanıdık bir isim olan Derviş ise, "hem bu krizden çıkış sürecinde üstlendiği konum, hem de Türkiye'nin geleceğinde üstlenmesi olası rol" nedeniyle ilgi çekiyor.

Haftasonunda, bir kısmını Washington'dan ya da başka ortamlardan tanıdığım Avrupalı gazetecilerin "Derviş ile söyleşi yapmak için kime başvuralım", "Washington'da bizimle görüşmeye hiç zamanı olacak mı", "Üç dilde (İngilizce, Almanca, Fransızca) mülakat verdiği doğru mu" gibi sorularına muhatap kaldım ve onlara bir yandan Washington'daki Türk büyükelçiliğinin numaralarını verirken, bir yandan da, "Ne soracaksınız" demeyi ihmal etmedim. Yanıt, hep aynıydı: "Ekonomi ve siyaset."
Türkiye'yle ilgilenen Batılı gazeteciler, Derviş'le ilgili meraklarının, sadece raydan çıkmış bir ekonominin dümenine geçmiş olmasından değil, Türkiye'nin yıllardır alışılan lider tipine uymayan bir lider adayı, "Batı formasyonlu, globalleşme perspektifli, özgürlükçü, demokrat" görünen bir "siyasi" kişilik olmasından kaynaklandığını söylüyorlar.
Zaten bugüne dek ABD ve Avrupa medyasında muhatap olduğu sorular arasında Türkiye'de sivil - asker ilişkilerinden Kıbrıs'a kadar her türlü konunun bulunması da, birbiriyle bağlantılı iki şeyi gösteriyor. Birincisi, Batı kafasında Türkiye'nin bir üst lige çıkabilmesi için gerekli reformlar, ekonomi ile sınırlı değil; iç ve dış politikada yeni açılımları da mutlaka gerektiriyor. İkincisi Derviş, sadece Türk kamuoyundan aldığı ilk desteğin rüzgarı ile değil, uluslararası beklentiler açısından da, hızla "siyasi lider adayı" konumuna gelmiş durumda. Bunun, Derviş'in kendisinin de, bugüne dek tahmin, hatta hayal bile etmediği bir hız olduğundan kuşku yok.

Türkiye'deki siyasi liderlerin oldum olası, Batı başkentlerinde, tabii özellikle de Washington'da kabul görmeye verdikleri önemi düşünün bir. Siyasetçiler, ne zaman içeride imaj oluşturma, tazeleme ya da değiştirme hevesine kapılsalar, mutlaka Washington'un kapısını çalarlar.
Kendisini muhazafazar sağda yeni lider adayı ilan ediveren Melih Gökçek'in iki hafta önceki, ABD'nin gözünden çoktan düşmüş Tansu Çiller'in gelecek haftaki Washington ziyaretlerinde, asıl amaç "pazarlama" değil mi?
Türkiye için Batı'da profesyonel "PR" (basın ve halkla ilişkiler) hizmeti vermiş kişiler, liderleri örneğin CNN gibi bir televizyona çıkarmanın ya da etkin bir gazetede röportaj ayarlamanın zorluklarını anlatır dururlar. Kimi zaman ilgi yoktur, kimi zaman da ilgi vardır ama, sözkonusu "liderin" lisanı, üslubu, bilgisi o ilgiyi tatmin edemeyecek düzeydedir.
Oysa şimdi Derviş, sadece 30 yıl yaşadığı Washington'da değil, Dünya Bankası'ndaki eski işi sayesinde birçok Avrupa ve Ortadoğu başkentinde de, hiçbir Türk liderine kolay nasip olmayacak bir "ilişkiler ağına" sahip. Çalışması ve kişiliği ile saygınlık kazanmış, ekonomi ve politikada dünya dilini konuşan bir Türk olmanın avantajını taşıyor. Uluslararası medyanın peşine düşmesine gerek kalmıyor. Kısacası, daha siyasete girmeden, liderlik azmindeki her siyasetçinin ulaşmaya çalıştığı bir "tanınırlık ve beğenilirlik" katsayısına sahip. En azından yurtdışında böyle bu.

Derviş'in dışarıda sahip olduğu imaj, içeriye nasıl yansıyor?
Türkiye halkının büyük çoğunluğunun adını ilk kez, 1 Mart'ta, Ankara'ya gidip "kurtarıcı" gibi karşılandığında duyduğu bu adama ilişkin iki aylık izlenimlerinin daha ziyade "olumlu" olduğunu söylemek mümkün. İktisadi bunalımdan çıkılması halinde, Derviş'in halk gözünde daha da prim yapacağını söylemek herhalde yanlış olmaz .
Ancak dışarısı, içerisinin Derviş'e ilgisini iki ayrı mercekten izliyor; bir mercek, halkın, diğer mercek, siyasilerin ve devletin üzerinde.
Derviş'in, Washington'da verdiği mesajlarda, "iktisadi programın, Türk halkından büyük destek gördüğünü, Türk toplumunun yolsuzlukla kararlı mücadeleden, siyasetin ekonomiden elini çekmesinden yana olduğunu" vurgulaması da dikkat çekici. Bir bakıma, "Size güveniyoruz, ama koalisyona güvenmek, Türkiye'deki siyasi kararlılıktan emin olmak çok zor" diyen yabancılara, "teminat" olarak Türk toplumunu gösteriyor Derviş. "Halk arkamızda oldukça, diğerleri de cephe alamazlar" diyor.
Derviş ile ilgilenen Batı başkentleri ve medyasının aklındaki sorular yine de geçerli:
Siyasi kadrolar, Türkiye'nin bugüne kadar kendilerine nüfuz ve rant sağlamış sisteminin değişmesine razı olacaklar mı? Zamanında birbirini bir güzel aklamış liderler, yolsuzlukların üzerine gidilmesine göz yumacaklar mı? Türkiye'yi enflasyon - borçlanma - yoksullaşma döngüsünden çıkarmak istediğini söyleyen adamın, siyasete girip yükselmesini hazmedebilirler mi? Yoksa dışarıdan parayı bulduktan sonra, Derviş'i de sepetlemeye yönelik planlar mı yapılıyor sağda solda?
Tabii, dünden sonra, bu toplama eklenmesi kuvvetle olası bir soru daha var:
"Demokratik sol" görüşe sahip olduğunu söyleyen Derviş'in, lider adayını konuşturmayan, oğluna da meydan dayağı çeken bir "demokratik sol" partide yeri olabilir mi?











DİĞER YENİ YAZILAR