Erdoğan, Bush ve Saddam...

"Türkiye, son dönemdeki reformlarıyla, ekonomiyi siyasetin sultasından kurtarmaya başlamıştı. Şimdi AKP iktidarı, 1990ların popülizmine Türkiyeyi döndürür mü? Irak savaşı adım adım yaklaşırken, İsrail daha da sağa kayarken, Avrupa Birliği Türkiyeyi dışlamanın bahanesini ararken, AKPden, dış politikada Turgut Özalınkine benzer bir ustalığı beklememiz mümkün mü?"Washingtonda, Türkiyeyi iyi bilen bir avuç kişinin de sorduğu sorular bunlar. Yanıtını ise, Türkiye ile ilişkilerden birinci derecede sorumlu bir ABDli yetkilinin ağzından aktarıyorum:"Bize düşen, AKP iktidarına, niyetleri ya da becerileri konusunda, kuşkularla yaklaşmak değil. IMF ile, AB ile, ABD ile işbirliğine açık olduğunu söyleyen bir partinin, demokrasi, siyasi ve iktisadi reformlar, refah ve güvenlik alanında Türkiyeyi ileri götürmesine yardımcı olmak."İşte böyle... Bazı kafaların bir köşesinde "acaba" sorusu olsa bile, Bush yönetimi AKP iktidarına elini en baştan ve tereddütsüz uzatıyor. Seçmenden ciddi bir destek, piyasalardan iyimser bir "hoşgeldin" ve birçok başkent gibi Washingtondan da "yakın işbirliği" güvencesi alan AKPnin, elindeki bu büyük fırsatı, Türkiyenin ekonomisi ve dış ilişkileri açısından çok kritik olan bu dönemde nasıl kullanacağı, hepimizin geleceğini belirleyecek. Erdoğan başbakan olabilmeliAKPnin seçim zaferinden sonra, Washingtonda en çok konuşulan konulardan biri, Tayyip Erdoğana, başbakanlık yolunun açılmaması halinde yaşanabilecek sorunlar. Bush yönetimi çevrelerinde hakim görüş, Türk seçmeninin AKPye verdiği destekte, Erdoğanın kişisel karizmasının da büyük rol oynadığı yönünde ve seçmenin, Erdoğanı başbakan görmek istediğinden, kimsenin pek kuşkusu yok. ABDli bir yetkili, hafta içindeki sohbetimizde, "Anayasanın 109uncu maddesi değiştirilmeden de Erdoğana başbakanlık yolu açılmaz mı" sorusunu sormuştu. CHP lideri Deniz Baykalın önerdiği, Anayasanın 76ıncı maddesinde geçici değişiklik ve tek bir seçim bölgesinde ara seçim ile, Erdoğanın önce TBMMye girmesi, sonra başbakan olması formülü, bu soruyu yanıtlıyor.Eğer Erdoğana başbakanlık yolu açılmazsa, Ankarada sürekli bir ikilik, yani "bir başbakan, bir de gölge başbakan" olacağını düşünüyor Washington. Bunun Türk - Amerikan diyaloğunda bile sorunlar yaratabileceğine dikkat çekenler var. ABDnin eski Ankara büyükelçisi Mark Parris, geçen hafta Washington Enstitüsünde, 3 Kasım sonuçlarını değerlendiriken, "(ABD Başkan Yardımcısı) Dick Cheney, Ankaraya gittiğinde kiminle görüşecek" sorusu ile tam da bu kaygıyı yansıttı. Washingtonın, ve herhalde diğer bütün başkentlerin de, karşılarında asıl muhatap olarak, siyasi yasakların dikte ettirdiği bir başbakanı değil, seçmenin oyuyla işaret ettiği bir başbakanı görmek istediğinden emin olabilirsiniz.Bush, artık "seçilmiş" başkanBizden hemen sonra, ABD de sandığa gitti, ve Cumhuriyetçiler, Beyaz Sarayı iki yıldır elinde tutan partinin ara seçimlerde kayba uğraması trendini kırarak, Temsilciler Meclisinden sonra, Senatoda da çoğunluğu ele geçirdiler.Sandıktaki sonuç, Amerikan seçmeninin, terörle mücadele alanında, Cumhuriyetçilere, Demokratlardan daha fazla güvendiği şeklinde yorumlanabilir. Demokratların, Irak politikasından vergi indirimi gibi Bush damgalı uygulamalara kadar hiçbir alanda güçlü bir alternatif geliştirmemesi de sonucu etkiledi. Bu sonuç, aynı zamanda, seçim kampanyasına bizzat katılarak eyalet eyalet dolaşan Başkan Busha verilmiş bir "güvenoyu." 2000 seçimlerinde, seçmenin çoğunluğunun desteğini alamayan, ve Anayasa Mahkemesi kararıyla, siyasi meşruiyeti çok tartışmalı bir şekilde Beyaz Saraya taşınan Bush, 5 Kasımda, bir bakıma ilk kez, ABDnin "seçilmiş başkanı" oldu.Bu sonucun, Türkiye açısından iki mesajı var: Birincisi, Bush yönetiminin eli, seçim zaferinden sonra, Irak dahil birçok konuda daha güçlü. İkincisi, Cumhuriyetçilerin Senatodaki komitelerin başkanlığına gelmesi, Türkiyenin ABDden beklentilerinin önüne, "Kongre engeli" bahanesinin çıkarılmasını zorlaştırıyor. Iraka karşı Ankaranın işbirliğine ihtiyacı olan Bush yönetimi, eğer Türkiye somut ve gerçekçi taleplerde bulunursa, bu talepleri karşılayacak bir destek paketini, Kongredeki Cumhuriyetçi çoğunluğa havale ederek hızla karara bağlama şansına sahip. Saddamın sonu yaklaşıyorGeçen haftanın diğer önemli gelişmesi, ABDnin Irakla ilgili tasarısının, BM Güvenlik Konseyinde oybirliğiyle karara bağlanmasıydı.Yeni karar, silah denetimleri için Mart 2003e dek uzanan bir takvim belirliyor. Ancak bu takvimin tıkır tıkır işlemesini ve Iraka karşı olası Amerikan harekatının gündemden kalkmasını beklemek gerçekçi olmaz.Tam tersine, BM kararının Saddam Hüseyinin sonunu yaklaştırdığı söylenebilir. Zira kararın kesin hükümleri ve silah denetçilerinin hiç tavizsiz bir uygulama için kolları sıvaması, Bağdatın çok geçmeden, bu kararı ihlal eder duruma düşeceği beklentisine yolaçıyor. Ankara hesaplarını, ufukta savaşın olduğu varsayımıyla yapmak zorunda. ycongar@erols.com Chicago Festivali kapsamında, "Dünya ABDyi Nasıl Görüyor" konulu bir panelde, Bush yönetiminin iki yılını ve ABDdeki 5 Kasım ara seçimlerini değerlendiren bir konuşma yaptıktan hemen sonra yazıyorum bu yazıyı. Panelin, Türkiye ile doğrudan bir ilgisi yoktu; ben de sadece Irak bağlamında değindim Türk - Amerikan ilişkilerine. Ancak aldığım soruların çoğu, "İslamcılar, Türkiyede ne yapacak" çemberinde döndü durdu. "Bir kere AKP, İslamcı etiketini reddeden bir parti. Seçimlere de İslamcı bir programla girmedi, İslamcı bir gündemle oy toplamadı" diye başlayan yanıtlarımdan sonra, panel bitiminde yanıma gelen ve daha önce çeşitli konferanslar için Türkiyede bulunduğunu, en son da Vana gittiğini anlatan, Türkiyenin sorunlarını şaşırtıcı derecede iyi tanıyan bir ABDli hukukçu, "AKP iktidarının, İslamcılığından değil potansiyel popülizminden, kötü niyetinden değil kapasitesizliğinden korkuyorum ben" dedi ve özetle iki ana soru yöneltti: