Geniş düşünme zamanı

ABD artık "geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika" diye tanımladığı coğrafyada, siyasi, iktisadi ve sosyal reform çabalarından söz ederken, bunların bütününe bir "proje" ya da "inisyatif" damgası vurmuyor.Amaç aşikar: Başbakan Erdoğanın da katılacağı G - 8 Zirvesinde ele alınacak bu çabalar bütününü, katı bir plan görünümünden kurtarmak. İlk haliyle bölgenin nabzını iyi tutamayan, henüz hamken basına sızdırılınca da tepki toplayan yaklaşımın, esasen ABDnin tekelinde olmadığını, uluslararası nitelik taşıdığını ve en önemlisi de, ancak "yerel sahiplenme" temelinde ilerletilebileceğini vurgulamak. Adından başlayalım. Her ne kadar Türkiyede dillere "BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)" olarak yerleştiyse de, aslında ilk başlarda, "Büyük Ortadoğu Girişimi" diye söz edilen yaklaşımın adı değişti. Türkiyenin bu çabanın parçası olmasından daha doğal bir şey yok. Aksine, Erdoğanın 9 Haziranda, ileri düzeyde sanayileşmiş yedi ülke ve Rusyanın yanı sıra bir dizi bölge ülkesinin liderleriyle birlikte ele alacağı ve bir anlamda tarafı haline geleceği reformcu girişimin dışında kalmamız büyük hata olurdu.AKP hükümeti ve Türk Dışişleri, doğru bir yaklaşımla, konuya başından ilgi gösterdi ve girişimin olgunlaşmasına somut katkı yaptı. Washington, Türkiyenin bu geniş coğrafyada reformun destekçisi ve kimi alanlarda da öncüsü olabileceği kanısında. ABDliler, Türk hükümeti, özel sektörü ve sivil toplumunun bu çabayı sahiplenmesine önem veriyorlar. Oysa okudunuz, dinlediniz; Türkiyede, Ankaranın bu girişime katılmasına karşı çıkan ya da girişimi küçümseyen birçok yorumcu var. Onların tepkilerini, özü itibariyle dört ana başlıkta toplayabiliriz: "ABDye öfke, kimliğimize ilişkin kaygılar, Filistin duyarlılığı ve bölgenin reform potansiyeline güvensizlik." Sırasıyla gözden geçirelim. Ankara doğru yaptı Geniş Ortadoğuda reformun teşvikine inançsız birçok yorumcu, ya anti - Amerikan bir tavrı ya da Irak Savaşına, ABDnin politikalarına ve Bush yönetiminin ideolojisine tepkisini yansıtıyor. Bu tepki, ABD damgalı her girişime peşinen itiraz getiriyor. Abu Ghraib rezaleti de, demokrasi ve insan hakları vurgusu taşıyan herhangi bir Amerikan girişiminin inandırıcılığını örseliyor. Oysa söz konusu reform yaklaşımını, ABDnin 11 Eylül sonrasındaki muhasebe eksiğini giderme adımı saymak da mümkün.Bölgede reformun gerekliliğinden söz etmesi ve Ortadoğudaki baskı rejimlerini yıllarca bağrına basması konusunda özeleştiri yapması, Bush yönetiminin, "terörle savaşın," sadece askeri yöntemlerle ve hem Ortadoğu hem de Ortadoğuya bakış değişmedikçe kazanılamayacağını nihayet kavradığını gösteriyor.İkincisi, bölgede reformların teşviki, Bush yönetiminin Demokrat muhaliflerince de benimsenen, kasımda başkan seçilirse John Kerrynin de sürdüreceği bir yaklaşım.Üçüncüsü, girişimi, bugün hala "Amerikan malı" saymak, bundan sonraki adımların ABD tekelinde şekilleneceğini düşünmek yanlış. G - 8in girişime sahip çıkıp fon ayırması, geniş Ortadoğuda reformun, ABD ve Avrupa arasında yeni bir ortaklık zemini oluşturacağının ve transatlantik karakter taşıyacağının işareti.Diğer bir itiraz, bizim, Ortadoğu ile haşır neşir olmamızı istemeyen, bunun bizi İslam alemi ile özdeşleştirip Avrupa perspektifimizi gölgeleyeceğini düşünenlerden geliyor. ABDye öfke Oysa Türk Dışişleri, demokrasilerden büyük ölçüde yoksun bir bölgede reform amaçlayan girişimin, Türkiyeyi "hedef ülke" saymaması gerektiğinin altını çizip ayrıcalıklı konumumuzu vurgulayınca etkili oldu. Bir dizi ülkeyi "bölgesel ortaklar" olarak G - 8e davet eden Başkan Bushun, Türkiyeyi "Demokratik Ortak" sıfatıyla çağırması, Ankaranın uyarılarının sonucu. Beyaz Sarayın, Türkiyenin özellikle demokrasi alanındaki olası katkısını vurgulaması da boşuna değil; Washington, Ankaranın bir bölgesel demokratikleşme konferansına ev sahipliği yapma fikrini destekliyor. (Bu fikrin gerçekleşebilmesi biraz da, "bölgesel ortaklar" ile diyaloğumuza bağlı. Bizi tam olarak kendinden saymayan bir bölgede, yapıcı ilişkilerin ağabeylik taslamaktan geçmediği ortada.) Reformcu bir bölgesel etkinliğin Avrupalı kimliğimizi sulandırıp bizi ABden uzaklaştıracağı kaygısı ise yersiz. Zira transatlantik niitelikli, ABnin seyircisi değil, öncüsü olacağı bir girişimden söz ediyoruz. Üstelik, dini ve coğrafi bağlarını bölgesinde demokratikleşmeyi teşvik için kullanan bir Türkiyenin özgün kimliğini sulandırmayıp güçlendireceği ve AB gözünde daha fazla değer taşıyacağı kesin. Kimlik kaygısı Bir başka (ve kanımca en geçerli) itiraz, Filistin sorunu çözülmedikçe, Ortadoğuda gerçek anlamda değişimin mümkün olmadığını savunanlara ait.Bu görüşteki haklılık payı, Washingtondaki birçok kesimde kavranıyor; AB, Ortadoğuda reform çabasının, Filistin meselesi unutularak ilerleyemeyeceğini özellikle vurguluyor. G - 8 Zirvesinde ise, İsrail - Filistin barışını ikinci plana bırakmayan ama reform için de "ön koşul" haline getirmeyen bir yaklaşım öne çıkacak. Ortak bildirgede, Filistin - İsrail meselesine özel bir paragraf ayrılması, ancak reformların ertelenmesi için gerekçe oluşturmamasının da vurgulanması planlanıyor. Unutmayalım ki, İsrail - Filistin sorunu, Ortadoğuda değişime direnen bir dizi rejimin en büyük bahanesi. Öte yandan, Arap aleminde reform, İsrail ve Filistinin yanyana birer devlet olarak yaşayabilmesi açısından da elzem. Türkiyede kaba ifadesiyle "Araplardan demokrat olmaz" önyargısının esiri bir kesim var. Önyargısız, ama yine de bölgenin toplumsal gelişmişliğini reform için yetersiz bulan ve "dışarıdan dayatmanın" ters tepeceğini düşünenlerin itirazı meşru. Ancak aslında, bölgede Mart 2004teki İskenderiye Bildirgesine yansıyan türden kapsamlı bir değişim vizyonu giderek güçleniyor. İç ve dış dinamikler, devletleri reform gereğine ilgisiz kalamadıkları bir noktaya itiyor. Tunustaki son Arap Zirvesinde reform fikrini genelde benimseyen, ancak dayatılmasına karşı çıkan ülkeler, bir yandan da Mübareki geri çevirerek önemli adım attılar. Mısır lideri, Arap dünyasında reformun eşgüdümü için bir üst kurul önermişti; reformun teşvikinden çok zapturaptına yönelik bu öneri reddedildi. G - 8e katılacak Ürdün, Bahreyn, Cezayir, Yemen gibi "bölgesel ortakların" tavrı, girişimin geleceğinde etkili olacak. ABD, "dayatmacı değil, teşvikçi" bir yaklaşımla, bölgedeki reform potansiyelinin, eğitim, işletmeler, finans, siyasi katılım, kadın hakları, sivil toplum gibi birçok alanda ilerletilmesi üzerinde duruyor. "Yerel sahiplenme," girişimin başarısı için şart sayılıyor. Türkiyede, bazı Arap liderlerinin ayak diremesini gerekçe göstererek "Biz neden buna sahip çıkıyoruz" diyenler ise, kanımca ayıp ediyorlar. Hem bölge toplumlarında gelişen değişim arayışına, hem de 150 yıllık reform maceramıza haksızlık bu. ycongar@erols.com Filistin duyarlılığı