Gizlilik kültürüne karşı...

Gizlilik kültürüne karşı...


       Bir annenin çocuğuna, "Sen sus, herşeyi sorma, çocuklar böyle şeylere karışmazlar" dediği an, avantaj sağlamaya başlamıştır gizlilik kültürü. Gazeteci, önündeki haber notlarına bakıp, "Bunu yazarsam sonuçları ne olur, kendi açımdan, patronum açısından, hükümet açısından..." muhasebesini yapmaya başladığında, aynı kültür düzgün adım ilerlemektedir. "Derin devlet" sözünü, günlük konuşmalarının kanıksanmış öznelerinden biri haline getirebilmiş bir toplumda ise, bu kültür egemendir artık.
       Alman sosyolog Max Weber'in tanımından yola çıkarsak, gizlilik kültürünün merkezinde "devlet sırrı" kavramını bulur ve bu kavramın da "siyasi iktidarın, yönetim silahı olarak kullandığı bir icad" olduğunu düşünebiliriz. Weber'e göre gizlilik kültürü, "enformasyon sahibi bir kamuoyunu esas alması gereken demokratik siyasetin rakibidir"; devletin hem halk, hem de halkın seçilmiş temsilcilerini bilgisiz bırakarak, "yüksek ulusal çıkarlar" perdesi ardına gizlediği uygulamalarını eleştiriden muaf tutmaya yarar.
       Siyasi ve askeri kamplaşmaları ile 20'inci yüzyıl, gizlilik kültürünün, bilgilenme hakkını sınırladığı bir yüzyıl oldu. 21'inci yüzyıl ise, bir yandan kutuplaşmanın azalması, demokrasi ve barışın yaygınlaşması, bir yandan da dünyayı bir telefon hattıyla masamızdaki ekrana taşıyan teknoloji sayesinde, "gizlilik kültürüne karşı" kazanımların çağı olmaya aday.
       Soğuk Savaş'ta Batı cephesinin öncü ülkesi ABD, komünizmle mücadele adına kendi vatandaşına ilişkin istihbarat toplamaktan, Latin Amerika'dan Güney Asya'ya birçok yerde "karanlık darbeler" ve "kirli savaşlar" yürütmeye kadar, demokrasi adına utanç verici kararların sorumlusuydu. Ancak aynı ABD, bilgilenme ve ifade hakkının en fazla genişletildiği bir ülke olmayı da başardı.
       Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA), "gizlilik kültürü" deyince nasıl dünyada ilk akla gelen kurumlardan biri ise, Amerikan Enformasyon Özgürlüğü Yasası (FOIA) da dünyada, "bilgilenme hakkını" güvenceye alan en önemli belgelerden.
       İlk kez 1966'da kabul edilen bu yasanın oluşturduğu emsal, kuşkusuz 34 yıl öncesinin "küreselleşmemiş aleminde" çok çarpıcıydı, ancak şimdi enformasyon özgürlüğünün sınırlarının devletlere rağmen alıp başını gittiği "küreselleşme" çağında da yepyeni bir önem taşıyor. Zira günümüzde, her ne kadar Türkiye gibi demokrasiler "ifade yasağı" engelini aşamıyor, Suriye gibi diktatörlükler "denetimli Internet" kavramını literatüre katıyorsa da, artık fikirlerin ve tanıklıkların iletişimini engellemek, en baskıcı devletler için bile zor. Toplattığı kitapların, dünyanın bir başka ucundan yapılan "Internet baskısı" ile karşılaşan devlet, ifadenin karşısında mevzi yitirmeye mahkum. Ancak kamusal alanda mevcut bilginin yayılmasını engellemekteki zorluk, devletin elindeki bilgilerin sır olarak kalması ve yeni yeni "devlet sırları" icad edilmesinde pek yaşanmıyor.
       Dolayısıyla bugünün bilgilenme hakkı mücadelesi, öncelikle devletin dosyalarının açılması, toplumun / bireyin kendisi hakkındaki arşivlere girebilmesi, tarihsel / güncel olayların üzerine gizlilik perdesi çekilmesinin önlenmesi ve aslında "devlet sırlarının" en aza indirgenmesi için veriliyor. İşte bu mücadelede, Amerikan deneyiminden öğrenilebilecek çok şey var.
       FOIA'nın ABD Kongresi'nde ilk kabul edilen şekli, bireylerin kendileri hakkındaki dosyalar dahil, herhangi bir belgeye ulaşma talebinin ilgili devlet kurumlarca karşılanmasını gerektirirken, "açıklanması ulusal güvenlik çıkarına aykırı" bilgilerin gizliliğinin sürmesine de olanak sağlıyordu.
       Daha sonra 1971'de Nixon yönetimi, "The New York Times" gazetesinin, "Pentagon Belgeleri" olarak bilinen gizli Vietnam raporuna ilişkin yayınını durdurmaya kalkınca, önce 14 ayrı gazetenin aynı belgeleri yayınlamaya başlayarak gösterdiği dayanışmaya, ardından da Anayasa Mahkemesi'nin karşı kararına tosladı.
       Bu olay, FOIA'nın genişletilmesine zemin hazırladı ve 1974'te, bilgiye ulaşma hakkının "ulusal güvenlik çıkarlarının korunması" gibi genelgeçer bir gerekçe ile sınırlanamayacağı Kongre'de kabul edildi. Yeni haliyle FOIA, devletin bir enformasyon talebini reddi halinde, talepte bulunan vatandaşın yargı yoluna gidebilmesini ve bu enformasyonun "hassasiyeti" konusunda ilgili resmi kurumun değil, bağımsız mahkemenin karar vermesini gerektiriyor.
       1984'te Başkan Ronald Reagan'ın istihbarat belgelerini FOIA'nın yaptırımlarından muaf kılma girişimi, karşısında Kongre engelini buldu; bir kısım "operasyon dosyası" dışındaki belgelerin gizliliğini sınırlayan CIA Enformasyon Yasası onaylandı.
       1995'te Başkan Bill Clinton, yayınladığı genelge ile, 25 yaşını geçmiş bütün devlet belgeleri üzerindeki gizliliğin, beş yıllık bir dönem zarfında otomatik olarak kaldırılması talimatını verdi. Bugün geçerli olan bu uygulama, "enformasyon özgürlüğü" mücadelesini sürdürenler tarafından "yavaşlık" ve "getirilen istisnalar" bakımından eleştiriliyor. Devletin gizliliğini "Soğuk Savaş sonrası koşullara uygun biçimde azaltma amaçlı" bir Kongre komisyonunun raporu ışığında, "açıklık kültürüne geçiş" tartışması sürüyor.
       ABD'deki bu tartışmanın farklı kulvarlarını önümüzdeki haftalarda yansıtmak istiyorum. Bana bu yazıyı yazdıran ise, haftasonunda okuduğum bir roman ile bir rapor:
       - "The New York Times", 1953'te henüz altı yaşındaki CIA'in İran Başbakanı Musaddık'I deviren darbesi ile ilgili dosyayı baharda sayfalarına yansıtmıştı; şimdi bu konuda halen "gizliliği" süren yeni belgeleri de Internet sitesine koydu. (www.nytimes.com) adresinde okumak mümkün.
       - ABD'li saygın gazeteci Tad Szulc'un yeni piyasaya çıkan "Papa'yı Öldürmek" romanı, Ağca'ya tetiği çektiren operasyonun arkasında Katolik Kilisesi içindeki muhafazakar kanadın bulunduğunu öne sürüyor. Szulc, bu konudaki "çok gizli" CIA soruşturmasının sonuçlarını, ilk kez kendisinin yansıttığı, kaynaklarını zor durumda bırakmamak için roman tarzını seçmek zorunda kaldığı iddiasında. (ISBN 0-684-83781-1) numarası ile ısmarlayabilirsiniz.
     



Yazara E-Posta: ycongar@milliyet.com.tr