Ortadoğu'da demokrasi için

"Mesaj doğru ama..."



George W. Bush'un 6 Kasım'da yaptığı konuşma önemliydi.
"Batılı devletlerin altmış yıl boyunca, Ortadoğu'daki demokrasi eksikliğini hoşgörmesi ve kabullenmesi, bizi güvenlikli kılmaya yaramadı. Çünkü uzun vadede, istikrarı özgürlük pahasına satın almak imkansız" dedi ABD Başkanı. Bu sözlerle, Ortadoğu'yu "demokrasinin büyük istisnası" olarak görmeye alışmış, ve istikrar adına, bölgedeki baskı rejimlerine göz yummayı içine sindiregelmiş Amerikan politikasının iflas ettiğini resmen ilan etti.
"National Endowment for Democracy" adlı, amacı dünyanın dört yanında demokratikleşmeyi desteklemek olan Amerikan kurumunun 20'inci yıldönümünde konuşan Bush, bir yandan ABD'nin Irak'taki çabasının bu strateji kapsamında anlaşılmasını istedi ve Irak'ın demokratikleşmesinin hem bölgede, hem de Küba'dan Kuzey Kore'ye demokrasiden yoksun birçok ülkede benzer reformları teşvik edeceği öngörüsünde bulundu.
ABD Başkanı, bir yandan da, kendisinden önceki başkanların pek az yaptığı bir şeyi yaptı ve Ortadoğu'nun ayıplı ülkelerini tek tek parmakla göstermekten geri durmadı. Bu bağlamda, sadece Washington'ın "haydut devlet" saydığı Suriye ve İran'ı değil, iki anti - demokratik "Amerikan dostu" Mısır ve Suudi Arabistan'ı da dikkatli sözlerle, ancak açıkça eleştirdi.

Bush'un, Beyaz Saray tarafından hemen "tarihi" diye paketleniveren, ancak bazı muhalif çevrelerce de "Irak'ta yapılan hataları haklı gösterme çabası" sayılarak inandırıcı bulunmayan bu konuşmasına, "laf ü güzaf" diye dudak bükmenin hata olduğu kanısındayım.
Bush yönetimini, terörle mücadele kapsamında, demokrasi ve özgürlükleri her zaman pek de önemsemediği için; Başkan'ın ve ailesinin Suudi hanedanıyla arasındaki çıkar bağlarını gözeterek, dünyanın en baskıcı rejimlerinden birinin günahlarına uzun süre hiç ses çıkarmadığı için; dış politikasını, tümüyle askeri kuvvete dayandırdığı, diplomasi yoluyla, uluslararası topluluğu ortak bir çabada buluşturmayı ve halkları ikna etmeyi başaramadığı için kıyasıya eleştirmek mümkün.
ABD'nin, Afganistan'da ve Irak'ta başarılı olup olmayacağının hükmünü vermek için henüz erken ama, her iki cephede de işe girişirken siyasi bakımdan hazırlıksız, yeniden yapılandırmada birçok açıdan yavaş ve yetersiz, Saddam Hüseyin ile Osame Bin Ladin'i yakalamak konusunda ise basbayağı beceriksiz olduğu da ortada. Bush yönetiminin, İsrail - Filistin meselesinin çözümü için gerekli ağırlığı ve yeteneği ortaya koyamadığı da kesin.
Ancak bütün bu haklı eleştiriler, ABD Başkanı'nın Ortadoğu için yeni şeyler söylediği gerçeğini değiştirmiyor. "Mesaj doğru, ama veren yanlış" hükmündeki haklılık payı, ancak doğru mesaja sahip çıktığınız ve mesajı vereni, mesajın gereğini yapmaya zorladığınız ölçüde geçerli.
Bu gözle bakınca, Bush'un sözüne sadık davranıp davranmayacağının sınanacağı en önemli yerlerden biri, Suudi Arabistan. ABD, Osame bin Ladin'i, El Kaide'nin liderlik kadrosunu, 11 Eylül saldırganlarının büyük bölümünü yetiştirmiş olan bu ülkede değişim için zorlayıcı olacak mı? Veliaht Prens Abdullah'la diyaloğunu, reformu teşvik için kullanacak mı? Suudi petrolüne olan bağımlılığını azaltma yönünde önlem alarak baskı gücünü artıracak mı?
Ya da Mısır'da ve Pakistan'da, rejim (ve ABD) karşıtı köktendincilerin güçlenmesini engellemek adına, Mübarek ve Müşerref yönetimlerinin baskıcı uygulamalarını sineye çekmeyi sürdürecek mi? Yoksa Bush'un 60 yılın muhasebesini yaparken söylediği gibi, istikrar adına göz yumulan bu baskının aslında, istikrarsızlık ve terör ürettiğinin bilinciyle mi hareket edecek?

Konuşmasında, demokrasi ile İslam'ın bağdaşmadığı iddiasını kuvvetle reddeden ve her halkın özgür yaşama hakkına ve yeteneğine sahip olduğunu söyleyen ABD Başkanı'nın bu sözleri, hiç kuşkusuz Irak'ta da sınavdan geçecek.
Saddam Hüseyin'in ABD'nin askeri kuvvetiyle devrilmesi ardından, Irak kendi potansiyelini harekete geçirerek yeni bir devlet ve toplum düzeni kurabilecek mi? ABD, bunun için gerekli askeri ve iktisadi desteği sağlamanın yanısıra, siyasi serbestiyeyi de Iraklılar'a sunabilecek mi?
ABD'nin Bağdat'ın denetimini ele geçirmesinden bu yana Irak'ta yaşananlar, Saddam yanlıları ve El Kaide tarafından örgütlenen ve dışarıdan birçok militanı saflarına katma potansiyeline sahip bir direnişi, Pentagon'un zamanında öngöremediğini ortaya koydu. Ancak Irak'ın siyasi olarak yeniden yapılanması sürecinde de, Washington'da çizilen planların Bağdat gerçeğine her zaman uymadığı ortada.
Açıkçası, Bush yönetimi bu alanda sürekli bocalayan bir görünümde. Irak ordusunu lağvettikten birkaç ay sonra "Acaba hata mı yaptık, askerleri geri mi çağırsak" diyebilen; Türk askerini bölgeye davet etmesinin ardından "Kusura bakmayın sizi istemediler, gelmeyin" deyip davetinden vazgeçen ve şimdi de kendi kurduğu Irak Geçici Yönetim Konseyi'nden şikayet ederek, daha önce "Asla olmaz" diye karşı çıktığı "geçiş hükümeti" fikrini evirip çevirmeye başlayan bir yönetim bu.
Yönetiminin yanlış hesapları bir bir Bağdat'tan döndükçe ve bu yanlışların içteki ve dıştaki siyasi maliyeti arttıkça, Bush'un Ortadoğu için çizdiği demokrasi vizyonunun inandırıcılığı da daha fazla sorgulanacak kuşkusuz.
ABD Başkanı'nın "doğru mesajın yanlış elçisi" olarak görülmekten kurtulmasının ilk koşulu, Irak'ın mümkün olan en hızlı biçimde güvenlikli, istikrarlı ve işgal güçlerinin boyunduruğundan kurtulmuş bir ülke haline gelebilmesi. Washington'ın, Iraklılar'ın, güvenlikten yargıya kadar her alanda sorumluluğu aşamalı olarak, ama hiç ertelemeksizin üstlenmesinin yolunu açmasını gerekiyor. Bunun için, Bush yönetiminin Irak'a harcadığı enerjiyi ve parayı kısmaması; askerlerini zamanından önce çekmemesi, ancak Iraklılar'ın siyasi iradesine (ABD ile birebir aynı düşünmediklerinde bile) saygılı olacağını da her aşamada kanıtlaması şart.
Kolay değil; üstelik sonuçları da, tıpkı Bush'un dediği gibi, Irak'ın sınırlarından taşacak bir sınav bu.