Powell’ın zor misyonu

Powell’ın zor misyonu


İsrail - Filistin gerginliğinin tırmanışını uzun süre eli kolu bağlı seyrederek tüm dünyanın tepkisini çeken Bush yönetimi, nihayet yapması gerekeni yaptı ve hem mevcut savaş ortamını bitirmek hem de kalıcı bir siyasi çözümün inşaası için devreye girme kararını açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, bu amaçla bugünden itibaren bir dizi Arap ülkesini ziyaret ettikten sonra israil'e gidecek. Bir yandan ateşkes ve güvenlik düzenlemeleri (Tenet Planı), bir yandan da güven artırıcı önlemler (Mitchell Planı) ve siyasi çözüm konusunda ilerleme sağlanmasına çalışacak olan Powell'ın işi kolay değil.
ABD Dışişleri Bakanı'nın misyonunda başarılı olması için, her iki tarafta da, Oslo Anlaşmaları'nın erozyonuna neden olan politikaları tersine çevirme iradesini sağlayabilmesi gerek. Her iki tarafın mevcut liderlerinin de bizzat, barışı çökerten bu politikalara olan bağlılığı ve her iki halkın da, şiddet dolu son günlerin etkisinde, bu politikalara her zamankinden daha fazla destek verecek şekilde bilenmesi, Amerikan arabuluculuğunu zora sokuyor.

Başkan George W. Bush'un, 4 Nisan'daki kapsamlı konuşmasında yaptığı vurguların, Powell'ın misyonuna rehberlik eden birkaç temel çizgisi var.
israil'in, Batı şeria'daki askeri operasyonlarına "gecikmeksizin" son vermesi, Filistin ve diğer Arap liderlerinin de bunun karşılığında, intihar eylemlerini durdurma yönünde net bir çağrı yapması, Bush'a göre, çözümün başlangıç adımlarını oluşturacak.
Bu adımların taraflara yüklediği siyasi yükü kavramak için, israil'in "Yedioth Ahronoth" gazetesinde yayınlanan kamuoyu yoklamalarına şöyle bir bakmak yeterli. Bu anketlere göre, israil'de ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler'in yüzde 87'si "intihar eylemlerini meşru ve yararlı" sayarken, israil halkının yüzde 84'ü Ariel şaron liderliğindeki hükümetin son işgal eylemini "haklı" buluyor.
Karşılıklı hissiyat böyleyken, ABD'nin başlangıç adımlarını attırabilmek için bile, iki tarafa da, daha uzun vadeli bir "barış ve güvenlik" perspektifi sunabilmesi şart. Bu, Filistinliler'in, intihar saldırılarını "tek çare" olarak görmelerini önleyecek bir siyasi açılıma kavuşturulmalarını gerektiriyor. Bu, israilliler'in, intifada'ya, Filistin Yönetimi tarafından resmen son verileceği ve bu kararı ihlal edeceklere karşı da polisiye önlem alınacağı güvencesini elde edebilmelerini gerektiriyor.
Ne yazık ki, Yaser Arafat ve şaron'un bu konulardaki karşılıklı sicili, güven verici değil. Bush'un son konuşmalarında, Arafat'tan ziyade, Mısır, ürdün, Suudi Arabistan liderlerine "intihar saldırılarına karşı" çağrı yapmaları telkininde bulunması da; Powell'ın "Arafat böyle bir çağrıya yanaşmadığı sürece" Filistin lideri ile görüşmeyeceğini ima etmesi de, bu güvensizliğin yansıması. Bush'un "intihar sladırganlarına 'şehit' demeyi bırakın, onlar 'şehit' değil katildir" sözleri, Türkiye dahil birçok bölge ülkesinde geniş bir kesim tarafından "küfür" gibi algılansa da, özünde Oslo'yu çökerten ve bundan sonraki her türlü barış anlaşmasını da çökertebilecek unsurlardan birinin adını koymuştur.
Ancak Oslo anlaşmalarının erozyonunda, israil'in de önemli sorumluluğu var. Bush, 4 Nisan'da bu sorumluluğun altını çizdi ve israil'in Batı şeria ve Gazze'de sürdürdüğü "Yahudi yerleşimleri kurma" politikasına karşı net konuştu. Mitchell Planı'nda yer alan, ancak ABD yönetiminin öne çıkarmaktan zaman zaman kaçındığı bu yaklaşım, Powell'ın müzakerelerinde de merkezi bir yer taşımalı ki, Filistin tarafı, kalıcı bir barışın temelini oluşturacak siyasi perspektifi elde edebilsin. Bu perspektif, israil'in 1967 öncesi sınırlara çekilmesini ve Filistin'in devlet kurma hakkını içeriyor. Bush yönetiminin sahip çıktığı her iki hedef de, şaron'un "Dilediğimiz her yerde Yahudi yerleşimleri kurarız" yaklaşımıyla zora giriyor. Yerleşimleri öncelikle dondurma, ardından da, 1967 öncesi sınırların içine kaydırma koşulu, barış için "olmazsa olmaz" nitelikte.

Powell'ın bölgeye tam kapsamlı bir barış planıyla olmasa bile, böyle bir planın iskeletiyle gittiğini söylemek mümkün. Bu iskeleti, Mitchell Planı, Birleşmiş Milletler kararları ve iki hafta önceki Arap Birliği Zirvesi'nde kabul edilen öneri oluşturuyor.
israil'in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi karşılığında, bütün Arap devletlerinin Yahudi devletiyle ilişkilerini normalleştirmeye hazır olduklarını açıklamaları, "yanyana iki devlet" perspektifini kolaylaştıracak önemli bir aşama. Suudi Veliaht Prensi'nin öncülüğünde alınan bu kararın,
Filistin'in bağımsızlık çabasına, israil'i haritadan tamamen silen resmi Filistin atlasları ve okul kitaplarından çok daha fazla katkı yaptığı kesin.
ABD Dışişleri Bakanı'nın "yanyana iki devlet" hedefi yönündeki adımlara güvenlik garantisi sağlayıp sağlamayacağı, bölgede tartışılan bir başka konu. Bazı Amerikalı yorumcuların hararetle desteklediği, Filistin ve diğer Arap ülkelerinden sözcülerin açıkça dillendirdiği "bölgeye Amerikan Barış Gücü gönderilmesi" talebi, şu anda Washington'daki kilit yetkililerin desteğine sahip değil. Amerikan ordusunun imkanlarını, "terörle savaş" çerçevesinde son dönemde üstlenilen ve her an genişleyebilecek misyonlara vakfetmiş olduğu argümanı ile Amerikan askerlerini "israil'e karşı" gibi algılanacak bir görevde kullanmanın siyasi maliyeti, bu isteksizliği besliyor.
Başa dönersek, neden sonra, bekleyişinin daha da güçleştirdiği bir Ortadoğu misyonuna sarılan Bush yönetiminin başarılı olacağının hiçbir garantisi yok. Ancak iki tarafı da, Oslo'yu çökerten politikalardan uzaklaştırmak ve birarada güvenlik içinde yaşamalarının yolunu aralamak, ABD'nin bölgedeki stratejik çıkarları açısından "elzem" nitelik kazanmış durumda. Bu yolun aralanmasından en büyük kazancı ise, bugünlerde gözlerini ölüm dolu bir dünyaya açan Filistinli ve israilli çocukların sağlayacağından kuşku yok.