Şimdi Abbas zamanı!

Bush'un siftahı...


     Telefonun bir ucunda, Ortadoğu Barışı'na harcadığı büyük emek ve zaman sonuçsuz kalan bir önceki ABD Başkanı Bill Clinton...
     Diğer uçta, Clinton'ın ve onunla birlikte barış diplomasisine katılmış bütün ABD'li yetkililerin, çabalarının sonuçsuz kalmasının bir numaralı sorumlusu saydıkları Filistin lideri Yaser Arafat...
     Tarih, 17 Ocak 2001.
     George W. Bush'un Beyaz Saray'ı devralmasına üç gün kala gerçekleşen bu telefon konuşmasında Arafat, daha önce kendisini Beyaz Saray'da birkaç kez, "devlet başkanı gibi" ağırlamış olan Clinton'a, Ortadoğu diyaloğuna ayırdığı zaman ve enerjiden dolayı teşekkür eder ve "Siz, büyük bir adamsınız" der.
     Clinton'ın yanıtı kısadır:
     "Kesinlikle büyük bir adam değilim. Devasa bir başarısızlık timsaliyim. Beni bu hale düşüren de sizsiniz!"
     
     Bu diyalog, Clinton'ın Beyaz Saray'daki danışmanlarından Sidney Blumenthal'ın, "Clinton Savaşları" adlı yeni kitabında yer alıyor. K. İrlanda'dan Balkanlar'a, dünyanın çeşitli yerlerindeki kanayan yaraların iyileştirilmesinde ABD'nin etkin rol üstlendiği bir dönemin tanıklığını yapan bu kitabı okuduktan sonra, Başkan Bush'un, Ortadoğu barışı için devreye girmekte neden bu kadar geciktiğini anlamak daha kolay.
     Ortadoğu meselesinden uzun süre tümüyle uzak duran, hatta 11 Eylül saldırıları, ABD'nin dikkatini kaçınılmaz olarak bölgeye yöneltince bile, Afganistan'da Taliban, Irak'ta da Saddam rejimini devirmeye odaklanarak, anti - Amerikan terörün doğrudan beslendiği çukurlardan birisinin İsrail - Filistin meselesi olduğunu, bu mesele çözülmedikçe, bölgenin transformasyon geçiremeyeceğini kavramadığı izlenimini veren Bush yönetimi, nihayet en üst düzeyde devrede.
     Göreve gelişinden 2,5 yıl sonra, bölgeye ilk ziyaretini yapan Başkan Bush, geçen hafta, önce Şarm El Şeyh'te Arap liderler ile, sonra Akabe'de Filistin, İsrail, Ürdün liderleriyle iki ayrı zirvede buluştu.
     Bu zirveleri, Ortadoğu barışı için bundan önce yapılmış sayısız buluşma ile eş tutmak ve daha önceki barış konferansları ile birebir kıyaslayarak, bir anlamda zincirin sıradan bir halkası saymak yanlış olur.
     Bu zirveler, 11 Eylül'ün belirlediği yeni dünya dinamikleri içinde gerçekleşti.
     Bu zirvelere, Afganistan'da Taliban ve Irak'ta Saddam rejimini devirmiş bir ABD'nin, terörle mücadeleyi bir numaralı önceliği yapmış başkanı katıldı.
     Katılımcı bölge liderleri, karşılarında, yeniden ve bu kez değişim için kuvvet kullanmaya hazır bir şekilde bölgelerine dönmüş bir ABD Başkanı olduğunu biliyorlardı.
     Bu seferki ABD Başkanı, kişisel olarak, belki selefinin bölge konusundaki vizyonuna, samimi ilgisine ve entellektüel kavrayışına sahip değildi, ama selefinin deneyimlerinden çıkardığı dersle hareket ediyordu.
     11 Eylül'ün yepyeni bir çerçeveye oturttuğu bu ders, Başkan Bush'un kafasında, kim bilir belki de, Ortadoğu'daki hiçbir aktörün, ABD Başkanı'nı, "devasa bir başarısızlık timsali" haline düşürmesine izin vermemek olarak şekillenmişti.
     
     Şarm El Şeyh ve Akabe buluşmalarının göze görünen ilk farkı, Filistin lideri Yaser Arafat'ın yokluğuydu.
     Bu buluşmaların koreografisi, doğrudan ABD tarafından ve doğrudan Arafat'ın artık uluslararası platformda "devredışı" olduğunu, barışın ve Filistin devletinin ancak "terörsüz ve dolayısıyla Arafatsız" bir sürecin sonunda kurulacağını, sadece ABD ve İsrail'in değil, Arap liderlerinin de Filistin'in yeni başbakanı Mahmud Abbas'ı bu konudaki birincil muhatap sayacaklarını dünyaya ilan etme amacı ile çizilmişti.
     Eski bir İsrail dışişleri bakanının deyişiyle, "Fırsat kaçırma fırsatını hiçbir zaman kaçırmamış" bir lider olan Arafat, bir Beyaz Saray yetkilisinin geçen hafta bize söylediğine göre, "Artık fırsat kaçırma fırsatının tanınmayacağı bir eski aktör" olmuştu Washington'ın gözünde, ve "Bunu Arap liderler de artık biliyor ve anlıyor" idi.
     Gerçi, Filistin'in seçilmiş lideri Arafat'ı diplomatik darbe ile devirmek, Saddam'ı kuvvetle devirmeye benzemiyor. Bush yönetimi ve birçok gözlemci, Arafat'ın, kendisini dışlayan bu yeni barış arayışının başarısız olması için elinden geleni yapacağı kanısında. Arafat, halen Filistin halkının desteğine sahip ve daha da önemlisi, nüfuzu Arafat'ınkinden daha güçlü olan Hamas ve İslami Cihad gibi örgütlerin mesajları Abbas'a karşı, silahlı İntifada'nın sürmesinden yana.
     Akabe'de yaptıkları açıklamalarla hem Abbas, hem İsrail Başbakanı Ariel Şaron, bazı kesimlerden hemen tepki gördü.
     Hamas, "Filistin Başbakanı Akabe konuşmasını geri alana dek," ateşkes görüşmelerinden çekildiğini ve intihar eylemlerini sürdüreceğini bildirdi.
     Abbas'ın konuşmasında, barış adına umut verici olan ve Hamas liderlerini öfkelendiren şey, silahlı İntifada'nın bitirilmesi mesajından da ziyade, kullandığı ton ve seçtiği sözcüklerdi.
     Abbas sayesinde, dünya belki de ilk kez, böyle bir ortamda "kurban" psikolojisi ile konuşmayan, teröre gerekçe bulmayan ve süreçteki sorumluluğunu kabul eden bir Filistin lideri dinledi. Abbas, "İsrail'lilere karşı terörü ve şiddeti" kınarken, "nerede olurlarsa olsunlar" ifadesini kullanarak, sadece İsrail'deki sivilleri değil, Batı Şeria ve Gazze'deki Yahudi yerleşimcileri ve askerleri hedef alan saldırıları da kastetti.
     Şaron ise, demokratik ve toprağı bütünlüklü bir Filistin devleti fikrini desteklediğini açıkladı. Batı Şeria'daki yasadışı yerleşimleri kaldıracağı vaadinde bulundu. "Şahin" başbakanın bu sözleri, onbinlerce Yahudi yerleşimciyi ayaklandırmaya yetti.
     
     Abbas ve Şaron'un açıklamalarındaki umut tohumunun filizlenmesi, ancak Filistin Başbakanı'nın Hamas ve İslami Cihad'ı silahsızlandırabilmesi, Şaron'un ise sadece Batı Şeria'daki treylerlerde yaşayan az sayıdaki yerleşimciyi değil, her biri birer kasaba olan yerleşimleri buradan uzaklaştırabilmesi ile mümkün.
     Yine de bu başlangıcın önemini kavramak ve terör yanlısı örgütlerin de, İsrail sağının da, Arafat'ın da, İsrail - Filistin barışını istemeyen devletlerin de süreci dinamitlemesine karşı net tavır almak gerekli.
     Filistin halkının devletine kavuşmasını ve İsrail halkının güvenliğini samimi biçimde isteyen her başkent gibi Ankara da, Başkan Bush'un nihayet devreye girmesine sevinmeli, Akabe'de başlayan (Arafatsız) sürece yapıcı katkıda bulunmanın yollarını aramalı. Bu yollardan biri, Abbas'a ve onun kabinesine el uzatmaktan geçiyor.