Sönükleşen pırıltının peşinde...

Sönükleşen pırıltının peşinde...


Amerikan dış politikasının dümeninde kim var?
Bu soru, Washington’da son haftaların en popüler tartışma konularından biri. Tartışmanın odağı ise, bu göreve geldiğinde "ABD’nin en sevilen siyasetçisi" sayılan ve karizması ile başta Başkan George W. Bush olmak üzere, cumhuriyetçi yönetimde hemen herkesi gölgede bırakan kişi: Dışişleri Bakanı (eski genelkurmay başkanı, emekli general) Colin Powell.

Aslında Bush’un başkanlığa gelmesiyle birlikte Beyaz Saray, dışişleri ve savunma bakanlıklarında yönetimi devralan ağır topları iyi tanıyanlar, daha en başından "Bu ekip çok çekişecek; dış politikada tek seslilik zor sağlanacak" öngörüsünde bulunmuşlardı.
ABD’yi ziyaret eden yabancı devletadamları, bu "çok başlılık" beklentisine uygun şekilde, özellikle Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin dış ilişkilerde hayli etkin olacağı sezisiyle hareket etmiş, Powell’ın yanısıra, Cheney ile de birebir görüşme yapmaya özen göstermiş, "Cheney’nin ekibinden" sayılan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz ile, zaman zaman savunma konularını aşan alanlarda da konuşmanın fırsatını aramışlardı.
Ancak dış ilişkilerde çoktaraflılık ilkesine önem veren Powell ile sürekli tektaraflı bir politikanın teğedinde giden Cheney (ve ekibi) arasında yer yer ciddi görüş ayrılıkları yaşanabileceğini önceden görenler bile, bu ayrılıkların bazen en açık biçimde kamuoyuna da yansıyacağını tahmin edememişlerdi.
Asıl öngörülemeyen de, Amerikan dış politikasında Powell’ın ağırlığının hızla, neredeyse "ihmal edilebilir" bir düzeye ineceği, kendisine "ABD’nin ilk siyah başkanı" olabilecek gözüyle bakılan bu eski askerin, Cheney ve ekibinin karşısında "etkisiz ve geride" bir konuma düşebileceğiydi. Bush kabinesinin bu en pırıltılı üyesi, görevde henüz yedi ayını yeni tamamlamışken, hakkında "Acaba istifa edecek mi" diye konuşulmaya başlanabileceği kimsenin aklına gelmemişti.

Bu sorunun güncelleşmesinde, Birleşmiş Milletler’in olaylı Irkçılık Konferansı’nın da payı var. Powell’ın bu toplantıya katılmaktan yana olduğu, Arap ülkelerini konferans bildirgesinde siyonizmi ırkçılıkla özdeş sayma ısrarından vazgeçirmek için çok uğraştığı, karar sadece kendisine kalsa, yine de konferansa giderek Amerikan tezlerini bizzat dile getirmeyi yeğleyeceği Washington’da çok bilinen bir sırdı. Eğer Powell, Durban’da boy gösterseydi, ırkçılıkla mücadelede çok önemli kazanımlar kaydetmiş bir ülke olan ABD’nin ilk siyah dışişleri bakanı olarak, konferansta belki de en etkili mesajları verebilecek konumdaydı.
Ancak Powell konferansa gitmedi ve gitmeyişi, kendi tercihi dışında bir karar olarak algılandı. Washington’daki yaygın izlenime göre, Dışişleri Bakanı’nın, doğrudan kendi alanını ilgilendiren konularda kendi tercihine pek de uymayan karar ve açıklamaları sineye çekmesi ilk olmuyor.
Bush yönetiminin özellikle ilk aylarda yaptığı bazı çıkışlar, Powell’ı tam anlamıyla ofsaytta bıraktı. Kuzey Kore, Irak ve Balkanlar’da barış gücü konularında Dışişleri Bakanı’nın düşündükleri ve söyledikleri, yönetimdeki ağırlıklı görüşle uyuşmadı. Küresel ısınmaya karşı Kyoto Sözleşmesi’nin bir elin tersiyle itilivermesi Powell’ın fikri değildi. Powell, şahinlerin en öncelikli işlerden biri saydıkları, nükleer kalkan kurma ve Anti - Balistik Füze Antlaşması’nı (ABM) gerekirse tek taraflı olarak yok sayma planına uzun süre sıcak bakmadı.
Temelde Dışişleri Bakanı’nı, Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz gibilerden ayıran ve doğrusu, uluslararası topluluğa da daha sempatik görünmesini sağlayan özellik, diyaloğa ve ortak arayışlara ağırlık verme, hırçın ve hükümran adımlardan kaçınma, nükleer kalkan kurmak ya da Irak lideri Saddam Hüseyin’i devirmek türünden "sonu pek de belli olmayan" planlara temkinli yaklaşma eğilimi.
Ancak Washington’ın dinamiklerinde etkisiz kalması, bu sayede uluslararası topluluğa ve giderek artan ölçüde Amerikan kamuoyuna "dümende değilmiş" izlenimi vermesi, Powell’ın ılımlı, temkinli çizgisinin, ABD dış politikasına damga vurmasını bugüne dek engelledi.

Powell tartışması, son on gündür Amerikan medyasında birçok koldan yürütülüyor. CNN ve PBS televizyonları, ana fikri "Powell’ın sesi neden kısık çıkıyor" diye özetlenebilecek tartışma programlarına yer verdiler. Haftalık TIME dergisi daha da ileri giderek, "Nerelere gittin Colin Powell" başlığını kapağına taşıdı ve kafalardaki soruları Dışişleri Bakanı’na doğrudan yöneltti.
TIME ile söyleşisinin bir yerinde, "Ben neysem oyum. Bu nedenle bazen başkalarıyla ters düşüyorsam mesele değil, varsın olsun, bunu da isteyen yazsın" diyen Powell, yönetimdeki arkadaşlarına "dünyanın, ABD’nin tektaraflı (unilateralist) hareket edemeyeceği kadar karmaşık bir yer olduğunu" anlatmakta zorlandığını da açıkça söylüyor. Ama sonuçta "çok sesli" bir yönetim içinde kendisinin talimat aldığı tek sesin Başkan’ınki olduğunu vurgulayarak, istifa edip etmeyeceği sorusuna, "Kolay pes etmem" diye özetlenebilecek bir yanıt veriyor.
Washington’da Powell’ı yakından tanıyanların izlenimi, Dışişleri Bakanı’nın "halinden pek de memnun olmadığı" yönünde. içlerinde, er geç istifa edeceğine inananlar da var. Ancak bu çevredeki baskın görüşe göre, Powell sabırlı davranacak, birçok konuda haklılığının kanıtlanmasını bekleyip şahin ekibe zamanla ağır basacak ve eski pırıltısına kavuşacak.
Sonu nasıl olursa olsun, çekişmeli bir süreç bu. ABD’ye meram anlatmak isteyen ülkelerin yetkililerine de, bu çekişmenin bütün taraflarına erişebilme zorunluluğu yüklüyor.