Tanıdık simalar, zıt kutuplar

Tanıdık simalar, zıt kutuplar


Tanıdık simalar, zıt kutuplar Aman aman, bizi öyle fazla tanımamalarında yarar var...
Muzip ama buruk bir söz bu. Türkiye'nin, kronikleşmiş bazı sorunlarının çözümü yönünde yıllardır arpa boyu yol gidemediğini bilen diplomatlarımıza ait.
Clinton yönetiminin üst düzey kadrosu, zaman içinde, Türkiye konusunda "iyi eğitilmiş", nüansları kavrayan, ulusal aktörlerimizi birebir tanıyan yetkililerden oluşmuştu. Bu kadronun yerine, iktidardan sekiz yıl ayrı kalmış Cumhuriyetçiler'in geçecek olması, ilk başta "Washington'da Türkiye'yi yakından tanıyan adam sayısı azalacak" beklentisine yolaçtı. İşte o zaman da diplomatlarımız, "Aman aman iyidir..." demeye başladılar. ABD başkentinde, "ciğerimizi bilen adamlar" yerine "kaşımızı gözümüzü tanımaya çalışacak" taze bir kadro olmasının, işleri kolaylaştırabileceğini söylediler.
Gelin görün ki, Bush yönetimi görevde onbeş günü anca doldurmuşken, bu muzip ve buruk söz de geçerliliğini yitiriverdi. Nedeni, Bush kabinesinin alt kadrosunun Türkiye'yi tanıyan, izleyen, anlayan isimlerden oluşması.
Bunların başında kuşkusuz, Dışişleri'nin üç numaralı koltuğuna oturan Marc Grossman var. Grossman'a, "ABD'nin Türkiye'yi en iyi bilen kariyer diplomatı" demek yanlış olmaz. Şimdi geldiği görev ise, hem kendisi açısından hızlı bir yükselişi, hem de dış politikada çok etkin bir konumu yansıtıyor.
Öte yandan, Pentagon'da iki numara olan Paul Wolfowitz, hem dünya, hem Türkiye bilgisi bakımından Cumhuriyetçiler'in "siyasi" kadrosu içinde en dikkat çeken kişi. Wolfowitz, entellektüel derinliğinin yanısıra, insan hakları ve demokrasi sorunlarına duyarlılığı ile de Bush yönetiminin diğer yetkililerinden ayrılıyor. Bu sütunda daha önce yazdığım gibi, Clinton yönetimini pekçok açıdan eleştirmiş olmakla beraber, Türkiye konusundaki çizgisini açıkça öven birisi Wolfowitz.
Özetle, Grossman ve Wolfowitz, Türkiye'nin kategorilere kolay kolay sığmadığını, geniş bir coğrafya ile tarihi, siyasi, iktisadi etkileşimi sayesinde öneminin arttığını, mevcut konjonktürde askeri bakımdan vazgeçilmez olduğunu biliyorlar. Ancak onlar aynı zamanda, insan hakları, Kıbrıs ve Irak gibi ABD ile Türkiye arasında "pürüz" yaratabilen üç önemli konuda, Ankara'nın sicilini ve meramını da iyi tanıyorlar. Türkiye'nin bu alanlarda sadece yaptıklarını ve söylediklerini değil, hani neredeyse aklından geçirdiklerini de tartabilecek birikime sahipler.
Bu tabloda, önümüzdeki dönemde Ankara - Washington ilişkilerini çok yakından ilgilendirecek ve zorlayabilecek olan konu Irak meselesi.
Bush yönetiminin Irak politikasının yönü, üç ana vektörün etkisinde belirlenecek.
Birincisi, yaptırımlar rejiminin çözülme sürecine girmesi.
ABD'nin müttefiklerinin bile Irak'a açılım politikası izlemeye başladığı ve Saddam Hüseyin'in Washington'a karşı propaganda savaşını kazanmak üzere olduğu bir ortamdayız. Bush yönetimi kendisini, Bağdat karşısında siyasi mağlubiyet anlamına gelen bu sürece müdahale edip dizginleri yeniden ele almak zorunda hissediyor.
İkinci unsur, yaptırımların işleviyle ilgili.
Körfez Savaşı'ndan beri, Saddam her ne kadar askeri çembere alındıysa da, siyasi bakımdan zayıflatılamadı. ABD, Irak muhalefetini desteklemekte bugüne kadar sınırlı kaldı. Şimdi Bush yönetiminin, bir anlamda, Saddam'ı ne yapacağına karar vermesi gerek. ABD, işleri oluruna mı bırakacak, yoksa Bağdat'ta iktidar değişimini zorlamayı mı tercih edecek?
İşte yanıtı, Türkiye açısından da kritik olan bu soru bizi, üçüncü vektöre getiriyor ki, bu da Bush yönetiminin zıt kutuplarıyla ilgili.
Cumhuriyetçi ekibin içinde, dış politikaya bakış konusunda, ideolojik farklılaşma ve nüfuz çekişmesi var. Başkan George W. Bush'u geçiniz; o bu alanda bilgisiz olduğu kadar da ilgisiz görünüyor. Başkan Yardımcısı Dick Cheney ise öyle değil. Beyaz Saray'da yaptığı düzenlemeler ve kabinenin belirlenmesindeki rolü de gösterdi ki, dünyayla ilişkilerin dümeninde Cheney olacak. Bu bakımdan Ankara'nın, Washington'daki yeni fenomene alışmasında yarar var; Cheney, ABD'de "bir tür başbakan" rolü üstlenmiş durumda ve onunla kurulacak ilişkinin biçimi, Bush'la diyalogdan daha önemli.
Dönelim zıt kutuplara. Genelde dünya, özelde Irak politikası açısından "şahin" denilebilecek kanadın önderi Cheney, Pentagon'un başına kendisinin getirdiği eski tüfek Donald Rumsfeld ve onun yardımcısı Paul Wolfowitz ile aynı frekansta. Bu cephe, dünyadan el etek çekmeye karşı; sadece ulusal çıkarların anı anına tehdit edildiği durumlarda değil, orta vadedeki global çıkarları etkileyebilecek, değerleri tehdit eden hallerde de askeri müdahaleden yana. Karşılarında ise, bu tabloda biraz "hafif sıklet" kalan Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, yardımcısı Stephen Hadley, karizması azımsanamayacak Dışişleri Bakanı Colin Powell, bakan vekili yaptığı yakın arkadaşı Richard Armitage ile siyaset planlamanın başına getirdiği Richard Haass var.
Birinci ekip, Irak'a karşı savaşı, Bosna'ya müdahaleyi, Kosova harekatını savunmuş olan, şimdi de Irak muhalefetinin aktif biçimde desteklenmesini, Balkanlar'daki misyonun sürmesini, dünyanın başka sıcak bölgelerinde müdahaleye hazır olunmasını isteyenlerden oluşuyor. İkinci grup ise, emekli general Powell'ın "pasifizme" yakın ideolojisi kapsamında, askeri müdahale fikrine mesafeli. Körfez Savaşı'na uzun süre ayak direyen dönemin genelkurmay başkanı, şimdi de Irak muhalefetinin desteklenmesine soğuk bakıyor.
(Bu tabloda, Grossman'dan sözetmedim, zira o Cumhuriyetçi ekibin üyesi olarak değil, yıldızı parlak bir diplomat olarak yükseldi. Ama Grossman'ın Körfez Savaşı sırasında Ankara Büyükelçiliği'nde "ikinci adam", 1996'da Kuzey Irak'taki ABD ajanları ve muhaliflerin boşaltılmasında Ankara Büyükelçisi, Kosova harekatı esnasında Dışişleri Bakan Yardımcısı sıfatıyla söylediklerini hatırlayanlar, "iyi bir memur" olarak ülkesinin politikasını savunurken, bugün Cheney ekibinin yaklaşımlarıyla bütünleşen argümanlara samimiyetle sahip çıktığını da bilirler.)
Beyaz Saray'da geçen hafta yapılan Irak toplantısından sızanlar ve Iraklı muhaliflere parasal yardımın yeniden başlatılması da gösterdi ki, Saddam'a karşı sertleşme yanlısı ekip Washington'da daha ağır basabilecek.
Bu durumda da, Lehigh Üniversitesi profesörlerinden Henri Barkey'nin 28 Ocak tarihli Los Angeles Times'da yazdığına benzer bir önerinin, yeni Irak politikasını biçimlendirmesi mümkün. "Saddam'a karşı Miloşeviç taktiği" diye özetlenebilecek bu öneri, ABD'nin bir yandan iktisadi yaptırımları askıya alıp müttefikleri ve Irak halkı nezdindeki konumunu güçlendirmesini, bir yandan da müttefikler ile birlikte, Saddam ve kurmaylarına yönelik çok daha katı bir izolasyon ile değişimi zorlamasını öngörüyor.
Benimsenmesi halinde, Ankara için önemli iktisadi ve siyasi sonuçlar doğuracak ve Kuzey Irak çekingenliğinden, Saddam ile flört eğilimine kadar bazı zaafları ön plana çıkaracak olan bu öneriyi ayrıntılı tartışmak üzere...