Türkiye'ye nasıl bakıyorlar?

Türkiye'ye nasıl bakıyorlar?


Yılbaşından beri Washington ve New York'da kişisel bir "mini anket" yapıyorum. Clinton yönetiminin yetkililerine, tarafsız diplomatlara, Bush ekibine yakın kişilere, bağımsız analistlere, gazetecilere, iktisatçılara hep aynı soruyu soruyorum:
"2001'de Türkiye'de en fazla önem vereceğiniz, ülkenin kaderini ve ABD ile ilişkisini en çok etkileyeceğine inandığınız üç konu nedir?"
Bazıları "şıp" diye yanıtlıyor, bazıları duralıyor ve "üç konu" sınırlamasının zor olduğunu söyleyip "dört - beş - altı" diye sıralamaya başlıyor. Onları durdurup, "Lütfen üçünü seçin" diyorum. Bir tür oyun. Hem onlar için, hem benim için bir fikir egzersizi.
Haftasonunda bir de baktım, ABD'nin Türkiye'yle ilgilenen fikir ve politika üreticilerinin yelpazesini bir ölçüde yansıtan 25 kişiye ulaşmış anketimi yanıtlayanlar.
Gelin bu fikir egzersizine siz de katılın, yazının devamını okumadan kendi "üç konulu" listenizi yapın.
Yaptınız mı?
Şimdi bakalım benim aldığım yanıtlara. Herkesin, ama herkesin listesinde olan tek konu var: "Uluslararası Para Fonu'na (IMF) endeksli üç yıllık enflasyonla mücadele programının hedeflerinden sapmadan devam edip etmeyeceği."
Birçok kişi bu seçeneği, "koalisyon hükümetinin ayakta kalıp kalmayacağı" unsuruyla birleştirmek istedi; ama ben her konuyu ayrı ayrı saymalarında ısrar edince, 25 kişiden 23'ü "hükümetin ömrünü", Türkiye için bu yıl en önemli "ilk üç mesele" arasında saydı.
Kimilerinin yine bu konuyla bağlamak istediği, ancak 9 kişinin ayrıca belirtmeyi tercih ettiği unsur ise "Başbakan Ecevit'in sağlık durumu" idi. Bu 9 kişi, Ecevit'in görevde kalıp kalmayacağını, kalmazsa yerini kimin alacağını listelerine ayrı bir unsur olarak koydular.
Ağırlık bakımından bu üç konuyu, birbirine benzeyen, ancak farklı sözlerle ifade edilen bir başka mesele izledi: 5 kişi "AB ile siyasi uyuma, Kopenhag kriterlerine ne ölçüde yaklaşılacağını", 4 kişi "asker - siyasetçi çekişmesinin nereye gideceğini ve sivilleşmenin ilerleyip ilerlemeyeceğini" saydı; 1 kişi "Fazilet Partisi'nin geleceğini ve Kürt meselesini" dile getirdikten sonra bu konuları "ifade ve örgütlenme özgürlüğü" başlığında topladı, 1 kişi de "insan hakları" diye tanımladığı meseleyi listesine koydu.
Dış politika konularına değinenler fazla değildi; ama 5 kişi "Irak politikası ve Çekiç Güç", 1 kişi de "Ege ve Kıbrıs" konularını ilk üçe aldı. Ayrıca 1 kişi "enerji politikası" yanıtına listesinde yer verdi.
Hemen herkes, "üç maddeli" sınırı aşması durumunda listelerine "Irak" konusunu mutlaka alacağını söylerken, daraltılmış liste dışı kalan konular arasında sıkça dile getirilenler IMF başlığından ayrı olarak "özelleştirmenin geleceği", "savunma politikası ve silah ihaleleri", "Ermeni meselesi", "Türkiye - İsrail ilişkileri", Radikal İslam", "Cumhurbaşkanı Sezer'in rolü" ve "yolsuzlukla mücadele" oldu.
Bu "mini anketin" kantitatif bir bilimsellik taşıdığı iddiasında tabii ki değilim; benim yaptığım, biz gazetecilerin nabız tutma amaçlı olarak kaynaklarımıza her zaman sorduğumuz soruları, bu kez muhataplarımı sıralanmış, daraltılmış yanıtlara mecbur ederek yöneltmekti.
Bu yanıtları sınıflayınca, ulaştığım sonuç şu:
ABD, 2001'de Türkiye'nin kaderini belirleyecek öncelikli meseleyi "enflasyonla mücadele ve iktisadi reformların disiplinli biçimde devamı, bunu mümkün kılabilmek için de, koalisyon hükümetinin ayakta kalması" olarak görüyor. Yani, "istikrar" ilk sırada.
Amerikan gözüyle, "Ecevit hükümetinin IMF destekli programı aksatmadan sürdürmesi, bu süreçteki zorluklardan ya da başka unsurlardan etkilenerek dağılmaması ve Başbakan'ın da işin başında kalabilmesi" hep aynı paketin parçası ve diğer bütün kaygıların önünde.
Geçen yıl ortasına kadar Türkiye'de görev yapmış bir diplomat, "Nasıl olmasın ki," dedi, "Daha önce birçok enflasyonla mücadele programı yarıda kaldı, son on yılda hiçbir hükümetin ömrü de iki yılı aşmadı. Şimdi Türkiye'nin, IMF'nin ciddiyetle sahip çıktığı, ilk sonuçları da alınmaya başlayan programı başarıya ulaştırabilmesi için hükümetin sürmesi şart görünüyor. Hele de programın gerektirdiği önlemlerin toplum üzerindeki etkisinin en fazla hissedileceği bu ikinci yılda."
Ankette, "istikrar" kaygısının peşinden gelen konu, "demokratikleşme ve sivilleşme" meselesi. Aslında bu çerçevedeki kaygıların da, Türkiye'de uzun dönemli istikrar arayışıyla bağlantılı algılandığını söylemeliyim. Clinton yönetimi,Türkiye'de demokrasisiz istikrar olabileceğine inanmıyordu. Benim bugüne dek ulaşabildiğim Bush yönetimine yakın kişiler de aynı görüşü paylaşıyorlar..
Bu kapsamda anketin yanıtlarının yansıttığı en önemli yön ise "AB açısı" oldu. Türkiye'nin AB'ye uyum sağlaması, Kopenhag kriterlerini hayata geçirmesi, ABD'de giderek "bir seçenek" değil, "bir zorunluluk" olarak algılanıyor. Zira Amerikalılar, AB - Türkiye uyumunda, bu önemli müttefiklerinin Batı'ya eklemlenmiş, istikrarlı, kalkınmış, laik ve demokratik bir ülke olmasının bir tür "garantisini" görüyorlar. ABD'liler açısından, "Türkiye savrulur mu, bölünür mü, Şeriatçılık tehlikesi doğar mı, terör azar mı vs." kaygılarını gideren bir yönü var AB perspektifinin.
Diğer konulara gelince... Irak meselesinin Bush yönetiminin dış politikasında önemli bir başlık oluşturacağına ve Ankara'nın bu konudaki çizgisinin Washington'da anı anına izlenip tartılacağına hiç kuşku yok.
Kıbrıs - Ege konularının, belki Bush döneminde, Clinton yönetiminde olduğu kadar öne çıkması beklenmiyor, ama bu meselelerin giderek AB şemsiyesi altında görüldüğünü, dolayısıyla aslında "istikrar" arayışına göbeğinden bağlı olduğunu unutmayalım.
Moody's kredi değerlendirme kuruluşunun başkan yardımcısı ve Türkiye baş analisti Kristin Lindow, kendisiyle yaptığımız ve Milliyet'in dünkü ekonomi ekinde ayrıntılı biçimde yayınlanan söyleşide, çok az iktisatçının yaptığını yapıyor ve benim sorularımda bizzat yeralmayan, "sivilleşme, Kopenhag kriterleri ve Kıbrıs" konularına kendiliğinden girerek, uluslararası yatırım ve kredi çevrelerinin bu meselelerle de aslında ilgilendiğini yansıtıyordu.
Çünkü Lindow'a göre, "Türkiye'nin iktisadi ve siyasi gidişini öngörmeye çalışanlar için, önemli bir pusulaydı AB." Bu pusulanın ibresi, Türkiye'nin yönüyle çakıştığı sürece, yatırımcıların "istikrarsızlık, risk" kaygıları da azalacaktı.
Siz ne düşündünüz bilmem ama, bu "mini anket" bana, geçim sıkıntısına ve hak kısıntısına mahkum olmaktan kurtulmamız için neler yapılması gerektiğinin aslında ne kadar net, yol haritasının nasıl belirgin olduğunu bir kez daha hatırlattı.