Washington'da krediyi tüketmek

Washington'da krediyi tüketmek


ABD'nin Türkiye'ye mali destek verip vermeyeceği henüz belli değil. Ankara'nın son dönemdeki doğrudan ve dolaylı taleplerini dinleyen Washington, şimdiye dek elini cebine atmaktan sözetmedi.
Sonuçta eğer Türkiye, sağlam bir istikrar ve reform programı yaptığına dünyayı inandırabilirse, ABD'nin mali katkısı belki gündeme gelebilir. Ama bu katkının, 1995'te Meksika'ya sağlanan çapta ve doğrudan bir kaynak aktarımından ziyade, dolaylı bir teşviğin ya da ortak bir uluslararası girişime "çorbada tuz" misali katılımın ötesine geçmesi zor görünüyor.
Bush yönetiminin Türkiye'nin "kefaletini ödemeye" yanaşmamasının nedenleri muhtelif.
Bu nedenler arasında en önemlisi, Ankara'nın Washington'daki siyasi kredisinin iyice tükenmeye başlamasıyla, Türk - Amerikan ilişkileri tarihinde önemli bir kavşağa gelinmesi. Tabii, bizden kaynaklı nedenler dışında, dışımızdaki konjonktüre bağlı bazı faktörler de devrede.

Cumhuriyet tarihinin en derin iktisadi krizini yaşayan Türkiye'nin, bir numaralı müttefiği ABD'den kaynak sağlayamamasında, Bush yönetiminin ideolojisi ve Amerikan ekonomisinin durgunlaşması gibi iç nedenler de etkili.
ABD Hazine Bakanı O'Neill ve ekibi, genel olarak IMF'ye mesafeli, Fon'un, krize düşmesini engelleyemediği ülkelerin dev kredi paketleriyle kurtarılmasına muhalif. Oysa Clinton döneminde, ABD Hazinesi'ni yöneten Rubin, Summers gibi isimler, IMF'nin ABD'li Başkan Yardımcısı Fischer ile adeta aynı takımdaydılar.
Demokratlar, genel dünya perspektifi bakımından da, kendilerini "çözüm ihracatçısı" gibi görüyorlardu. Şimdi Bush yönetimi, birçok krizde "aktif arabuluculuk" fikrine nasıl uzaksa, Clinton yönetimi de tersine, bölgesel sorunların çözümünde ABD'nin iktisadi - siyasi çıkarı ile ahlaki sorumluluğu olduğu iddiasındaydı.
Cumhuriyetçi ekip, her ne kadar Türkiye'nin iktisadi çöküşünün, kendi çıkarlarını da olumsuz etkileyebileceğini bilse de, sonuçta Clinton yönetimine kıyasla, "her koyun kendi bacağından" felsefesine daha yakın. En azından, "Kefalet ödenecekse IMF ödesin, Avrupa sahip çıksın" diyen bir zihniyete sahip.

Bush yönetiminin Ankara'ya yardım elini uzatmamasında, Türkiye'deki siyasete güvensizlik de belirleyici. Bu güvensizliğin vardığı boyut, son dönemde bazı mesajlarla açıkça yansıdı.
Amerikan - Türk Konseyi'nin onursal başkanlığını üstlenerek, Washington'da "Türkiye'nin lobicisi" konumuna gelen emekli general Brent Scowcroft'un, mart sonunda bize söyledikleri medyamızda yankı yaptı, ancak Ankara'nın "bir kulağından girdi mi, diğerinden çıktı mı" bilmiyorum. Hatırlatalım; Baba Bush'un ulusal güvenlik danışmanlığını yapmış ve şimdiki yönetime çok yakın olan Scowcroft, "Bush yönetimi, Rusya örneğinden çıkan derslerden de etkilenerek, siyasette ahlaki çöküntü yaşayan, yolsuzlukları aşamayan, sistemini şeffaflaştırmayan Türkiye'ye yardımda tereddütlü" demişti. Bu sözler, son haftalarda birçok ABD yetkilisinin hem kapalı kapılar ardında, hem açık toplantılarda verdiği mesajlarda yinelendi.
Kuşkunuz olmasın; ABD yönetimi Türkiye'deki iktisadi krizin siyasi çöküntüyle elele olduğunu, birbirini beslediğini, yaşanan krizde, kendilerine rant ve koltuk sağlayan bir sistemin reformuna direnen siyasetçilerin sorumlu olduğunu biliyor.
Şaka değil, ABD Hazine Bakanı'na Türkiye'deki siyasi partiler ve seçim yasasında değişiklikten söz ettiren, Bush yönetiminin sözcülerine Türk enerji bakanının ne zaman istifa edeceğini sordurtan bir noktadayız.

Aslında Clinton yönetimi de, Türkiye'deki demokrasinin bozukluklarından, yolsuzluklardan şikayetçi olmuştu. Ama Demokratlar'ın eleştirilerini en keskinleştirdikleri zamanlarda bile, Ankara'daki şu ya da bu lidere endekslenen "güven" öne çıkmış, kısa vadeli bölgesel çıkarlar ve işbirliği adına, Türkiye'nin derin sorunları fazla mesele yapılmamıştı. Ayrıca, örneğin PKK terörü sürerken ya da 1998'de Lüksemburg Zirvesi ile Ankara - Avrupa köprüleri atılırken, Washington Türkiye'yi "yalnız bırakmamayı," eleştiriden ziyade destek mesajı vermeyi yeğlemişti.
ABD açısından herhalde en fazla özeleştiri gerektireni de, Ankara'da "iş yapılabilecek liderler" olduğuna inanıldığı sürece, gerisinin fazla önemsenmemesiydi.
Washington, zamanında Çiller'e, Yılmaz'a az umut bağlamadı; her iki liderin "reform teminatlarına" inandı. Bu inancın boşluğu görülünce, bu kez de Demirel'in Çankaya'da olması güvence sayıldı. ABD, Bahçeli'yi hiçbir zaman tam çözemedi, ancak MHP'ye güvensizliğe, Ecevit ve Yılmaz'a ilişkin soru işaretlerine rağmen, üçlü koalisyona da siyasi kredi açtı.
Kısacası Türkiye'deki lider ve hükümet alternatifsizliği Washington'u da etkiledi; mevcut liderlere ve hükümetlere sağlanan desteğin, Türkiye'nin demokratikleşme ve globalleşme sıkıntısına katkısı pek tartılmadı.

Bugün Washington'da Ankara'yı bilen ve izleyenler ise, Demokrat olsunlar Cumhuriyetçi olsunlar, sadece iktisaden değil siyaseten de çökmüş bir başkent, dünyanın gerisinde kalan bir demokrasi kültürü, globalleşmeyle gelen şeffaflaşmaya ayak uyduramamış bir sistem görüyorlar.
Ankara'daki mevcut parti liderlerinin hiçbirine bundan böyle, Washington'da siyasi kredi açılması pek mümkün değil.
Başkan George W. Bush, mart sonundaki yazılı mesajında "Türkiye'nin önündeki iktisadi ve siyasi reform yolu, cesaret, akıl ve azim gerektiriyor; Türk halkının bu yoldaki zorlukları kavradığına inanıyorum" demişti. Açıkçası, Türk halkında olduğuna inanılan bu akıl, cesaret ve azmi, mevcut Türk siyasi liderlerinde görebilen bir ABD yetkilisi tanımıyorum. Washington da nihayet, Ankara'ya bakışında, "liderlere endeksli, kısa vadeli idarecilikle artık mesafe alınamayacağını, sistemik değişimin şart olduğunu kavrama" noktasına gelmiştir.