Yavaşlayan AB treni ve ABD

Türkiye-AB ilişkisini yakından izleyen yetkili, koltuğumun altındaki Financial Times gazetesini görünce çekti, aldı. Gazetenin başyazısını buldu ve "Türkiye'nin AB'ye katılmasının anlamı ancak bu kadar iyi ifade edebilir" deyip, önceden dikkatle not ettiği belli olan şu satırları tek tek her kelimesine parmağıyla dokunarak yüksek sesle okudu:"Avrupa, Türkiye'nin aksi halde muhalif ve şiddetli biçimde laik olan ordusu ile Erdoğan'ın, tam bir popüler destek sağlasa da, bu desteği şimdi hızla azalmakta olan neo-İslamcı hükümetini bir arada tutagelen hevestir. Aynı zamanda, özellikle demokratik hakları ve azınlık haklarını derinleştirmeye yönelik kapsamlı reformun da motorudur. Hepsinden önemlisi, AB'nin, İslam ile demokrasi arasında bir izdivacın, Hıristiyan Demokratlık benzeri bir tür Avro-İslamcılığın sponsorluğunu yapabileceğinin kanıtıdır..." Geçen cuma, ABD Dışişleri Bakanlığı binasında bir başka görüşme için beklerken, Avrupa'dan sorumlu bir diplomatla ayaküstü sohbet ediyordum. Söz konusu yetkilinin, Amerikan diplomasisinin Türkiye bağlamında kullanmaktan kaçındığı "neo-İslamcı" ve "Avro-İslamcı" gibi terimleri de içeren bu paragrafı sahiplenmesi şaşırtıcı değil.Financial Times gibi Washington da, Türkiye'nin laiklik-siyasi İslam çekişmesi ve Kürt meselesi gibi temel sorunlarının hallini, reformlarının kalıcılaşmasını, dolayısıyla da "demokratik istikrarı her an bozulabilecek bir ülke" olmaktan çıkmasını AB üyeliğinde görüyor. Dahası ve, yine Financial Times'ın belirttiği gibi, "hepsinden önemlisi" ABD, Türkiye'nin AB üyeliğine, "şiddete sırtını çeviren ve modernleşen bir Müslüman toplumun da (hatta onun İslamcı unsurlarının da) demokrasi ve Batı ile içiçe yaşayabileceğini kanıtlayacak başlıca proje" gözüyle bakıyor.Başkan Bush'un, 2 Ekim'de Başbakan Erdoğan'a söylediği "Türkiye'nin AB'ye katılması ABD'nin çıkarınadır" sözü, bütün bunları kapsıyor. Türkiye'nin AB üyeliği, ABD'nin ve başta İngiltere olmak üzere ufku nispeten geniş bir dizi AB ülkesinin gözünde, Türkiye'yi de, AB'yi de aşan bir uluslararası proje. Uluslararası proje Almanya, Fransa, Avusturya ve Hollanda ise, çok daha içe dönük, kısa vadeli, dar hesaplarla bakıyorlar Türkiye'ye. Bu bakışı, hem eskiye dayanan önyargıların, hem de güncel bir İslamofobi'nin bulandırdığı da söylenebilir. Birçok ABD'li diplomat, tıpkı Ankara'daki meslektaşları gibi, Kıbrıs'ın Türkiye'nin AB'ye katılım müzakerelerini ipotek altına almasını, işte bu dar ve bulanık görüşün sonucu sayıyor. Başka deyişle, ortada bir Kıbrıs sorunundan ziyade, esas işlevi "Türkiye'yi tam üyelik hedefinden vazgeçirmek olan bir Kıbrıs bahanesi" görüyorlar.Buna karşın Washington, Ankara'nın son bir yılda AB çabasında yeterince enerjik olmadığını, reformları yavaşlattığını, kendi kendisine habire "301 çelmesi" taktığını ve, sonuçta, Türkiye'yi istemeyen AB başkentlerine koz verdiğini de düşünüyor. Hatta, "Türkiye, Ek Protokol konusunda kendi kendisini bilerek bağladı; şimdi gereğini yapsa, limanlarını Rumlara açıp Kıbrıs bahanesini AB'deki karşıtlarının elinden alsa" diyen ABD'li yetkililer de var. Kıbrıs bahanesi Yazının başında aktardığım sohbetin ardından, ABD Dışişleri'nin Avrupa ve Avrasya'dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza ile de AB meselesini konuştuk. Bryza'nın söyledikleri, "Türkiye, AB ve ABD'nin yapabilecekleri" bazında şöyle özetlenebilir: Birincisi Bryza, "Türkiye, reformlarını ilerletmeye kararlı olduğunu göstermeli" ve "Limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine ve mallarına açma yükümlülüğünü Türkiye kendi serbest iradesiyle üstlendi" vurgularıyla Ankara'ya her iki açıdan da görev düştüğünü savundu.İkincisi, "AB'nin ticaret yoluyla Kıbrıs Türklerinin izolasyonuna son verme sözünü yerine getirmediğini" teslim etti; bu söz ile Türkiye'nin Ek Protokolü uygulama yükümlülüğünün birlikte hayata geçirilmesi, en azından 14 Aralık'taki AB Zirvesi öncesinde, bu yönde karşılıklı taahhüt tazelenmesi çağrısı yaptı.Üçüncüsü, ABD'nin mevcut rolünü, "Çözülmesi gereken bir sorun var ve hepimiz bu konuda çalışıyoruz. Ama biz katılımcı değil, gözlemciyiz" diye tanımladı. Dışişleri hiyerarşisinde Bryza'nın bir üstü olan Kurt Volker da, kısa süre önceki söyleşimizde, "AB'yi de, Türkiye'yi de kolları sıvamaya çağırıyoruz. Bu iş, ancak iki taraf da isteyip çalışırsa olur" demekle yetinmişti.Önümüzdeki 10 gün, Türkiye-AB ilişkisi açısından kritik. ABD'nin, bu süreçte, gözlemci/teşvikçi konumunu bir adım öteye taşıyıp bazı Avrupa başkentlerinin telefonlarını çaldırması sürpriz olmaz. ama bakalım, meselede kendi ulusal çıkarını gören Bush yönetimi, Türkiye'yi dışlama stratejisinin öncüleri olan Berlin ve Paris'le de en üst düzeyde konuşma ihtiyacı duyacak mı? ycongar@erols.com Washington'ın rolü