Abbas Güçlü

Abbas Güçlü

aguclu@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Ekonomik kriz, hayatımızı altüst edecek diyen de var, teğet geçer diyen de.
Öyle ya da böyle bir kriz söz konusu olduğuna göre, önlem almak zorundayız.
Çünkü ucu hepimize dokunacak.
Kaldı ki krizi önlemek, tek başına Ankara’nın üstesinden gelebileceği bir durum değil!
Şu ana kadar önerilen yaptırımlar, lükse, şatafata, israfa, ithalata ve dövize, bağımlılık derecesinde alıştırılan bir toplum için ne kadar işe yarar bilmiyorum.
Gelin isterseniz çözüm için önerilenleri bir bir hatırlayalım:
İsraftan kaçının! İki arabanızdan birisini satın. (Devlet kurumları bunu ne kadar uyguluyor? Mercedes satışı yüzde 145 artmış! En büyük alıcı da devletmiş!)
Dolardan vazgeçin! Dövizle olan anlaşmaları iptal edin. Dövizinizi TL’ye ya da altına dönüştürün.. (Bunu söyleyenlerin ne kadarı bunu yapıyor?)
İsrafa son verilsin. (Çok doğru. Ama önce örnek olmak gerekir. Vitrindekiler lükse, şatafata son verip, mümkün olduğunca sade bir yaşam tarzı sergilemeli ki halk da buna özenmeli.)
Üretim artmalı. (En doğru tespitlerden biri. Üretimin yeterince olmadığı, katma değeri yüksek ürünlere yönelinmediği, yerli ürün tüketimine ağırlık verilmediği sürece iki yakamız bir araya gelmez!)
Kayıt dışı ekonomiye son verilmeli. (Verilmeli de, nasıl verilmeli? Çin’den Fransa’ya şirket kurmak çok kolay ve masrafsız hale getirildi. Tek kişilik şirketler var. Bizde ise en çok parayı kazananların ne kaydı var ne de kuydu? Dahası, para getir de nasıl kazanırsan kazan kültürü adeta destekleniyor.)
Her şeyin başı eğitim
Yukarıdaki örnekleri daha da artırabiliriz, bu konuda cezai müeyyidesi yüksek yasalar çıkartabiliriz.
Peki, bu neyi değiştirir?
Hiçbir şeyi!..
Asıl önemli olan, üretimi, tasarrufu, vergi vermenin kutsallığını, israftan kaçınmayı, kaliteyi, ayağını yorganına göre uzatmayı, yerli üretime ağırlık ve öncelik vermeyi, yeni kaynaklar yaratmayı, var olan kaynakları en verimli ve doğru şekilde kullanmayı, bir şeyi ötelenmektense yapmayı ve en önemlisi de zamanın en değerli hazine olduğunu, yaşam biçimi haline getirmeliyiz.
Nasıl ve nerede mi?
Okulda ve eğitimle!
Eğitim ve öğretim iki ayaklı bir süreçtir.
Eğitim bir yaşam biçimi kazandırır, öğretim de bir şeyler öğretir.
Biz bu ayaklardan birisini, yani eğitimi, ezberci, testçi, sınavcı, dayatmacı sistemler yüzünden adeta yok ettik.
“Yerli mali yurdun malı herkes onu kullanmalı” özdeyişi, sadece bir ritüel değildi. Memleket sevdasını vurguluyordu ama pek çok değer gibi onu da demode bulup eğitim sistemimizden söküp attık.
Şimdi kalkıp, ta en başa dönmek istiyoruz ama artık çok geç!..
Yeni bir başlangıç!
Son düzenlemeyle, eğitimin temel taşları A’dan Z’ye değişti.
Peki, yeni olarak ne getiriyor?
Bol bol ceza!
Oysa çağdaş eğitim sistemlerinde temel kural, ceza değil ödüldür.
Cezayla öğrenciye, okulu da dersleri de sevdirmezsin!
Yanlış yapan cezalandırılmasın mı, elbette fazlasıyla cezalandırılsın.
Ama eğitimin asli görevi, sürekli cezalık olan nesiller değil, hata yapmamaya özen gösteren nesiller yetiştirmektir ve MEB bunu hiç anlayamayacak!..
Hep yeni bir Türkiye’den söz ediliyor ama içi hiçbir zaman doldurulmadı.
Vatanı, vatan yapan toprak kadar vatandaşlarıdır.
Peki, vatanını canı gönülden seven, vatanı için üreten, vatanı için tasarruf yapan, vatanı için vergisini ödeyen, vatanı için doğasını koruyan, vatanı için daha çok çalışan, vatanı için memleketin dört bir yanına gözü kapalı giden vefalı nesiller yetiştirebildik mi?
Elbette fazlasıyla var ama ortak değerlerimizi öylesine hoyratça tükettik ki!..
Son dönemde, uzaktaki Asyalılarla bu konuları çok konuştum, çok gözlemledim. Sanki bu konularda onlardan alacağımız çok ders var. Örneğin Çinlilerden, Japonlardan, Güney Korelilerden!..
Özetin özeti: Her şeyin, özellikle de bozuk olan her şeyin kökeninde eğitimdeki zafiyetlerimiz yatıyor! Bunu ne zaman anlayacağız!..