SiyasetRSS
12 Temmuz 2010 - 01:46

Yol aramalarının ne faydası var?

Güneydoğu’da açılım nedeniyle kaldırılan adım başı arama ve kimlik kontrolleri, yeniden başlatılıyor. Aramaların terörle mücadeleye faydası yok. Ancak yöre halkına külfeti büyük

oğu’ya en son ne zaman gittiniz? Son yıllarda siyaset ve politikacı kovalamaktan, ben de Diyarbakır dışında, fazla uğrayamadım. Ancak geçmişte, özellikle de doksanların sonunda çok gezmişliğim vardır Güneydoğu ve Kuzey Irak’ın yaz sıcağında kavrulan, kışın donan tozlu topraklı yollarında...
O yolların bir özelliği, kontrol noktalarıdır. 
Bir kaç yıl öncesine kadar, Güneydoğu’da bir ilçeden diğerine, bir şehirden  bir başka diyara, bir kaç kontrol noktasından geçmeden gitmek mümkün değildi.  Nasıl olurdu  bu yol aramaları?  Şöyle: Jandarma ekiplerinin kontrol noktasını görünce yavaşlar, arabayı durdurursunuz. Sıra varsa kenara çekip beklemeye başlarsınız. Sonunda biri gelip çoğunlukla da kaba bir dille kimlikleri ister. Arabanın bagajı açılır;  görevli bir süre gider; elindeki birkaç yüz kişilik PKK’lı listesinden isimleri kontrol eder. Geri geldiğinde “geç” ya da “şurada bekle” der... 
İşte devlet günlük hayatta otoritesini böyle hissettirir Doğu’da.
Bu durumun  yöre halkı için hem büyük bir külfet, hem de son derece onur kırıcı olduğunu anlatmaya gerek bile yok.  Kendi ülkesinde kolluk gücüyle “güven” değil “şüphe”; sempati değil husumet üzerine kurulu bir ilişki biçiminin sembolü yol aramaları. 
Ve de günlük hayatın bir parçası. Diyarbakır’dan Cizre’ye gitmek için 5, yakındaki bir köye gitmek içinse en azından 2 kontrol noktasından geçmek zorundasınız. Milliyet yazarı Mehveş Evin de Güneydoğu gezisinde ne sıklıkla arandıklarını bugün yazmış.
Bir an kendinizi Cizreli, Şırnaklı, Silopili bir öğrenci, işçi ya da tüccar olarak düşünün. Ne hissedersiniz sürekli üniformalı insanlar tarafından şüpheli muamelesi görseniz? Devlete aidiyetiniz artar mı azalır mı bu eziyete günde 3-4 kere katlanıyorsanız?



Hafta başında Milliyet Ankara Büro’dan Tolga Şardan, son yıllarda “açılım” sayesinde kaldırılan yol aramalarının, İçişleri Bakanlığı’nın yeni talimatıyla geri geldiğine haber veriyordu. Biraz araştırdım; sadece yol aramaları değil, yıllar yılı bölgede önemli bir geçim kaynağı olan hayvancılığı öldüren meşhur “yayla yasağı” da, terörle mücadele bahanesiyle yeniden yürürlüğe konması söz konunu. Uygulamalara, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un talebi doğrultusunda, İçişleri genelgesiyle başlanacak. Ama fiiliyatta başlanmış 
İşte Türkiye’nin trajedisi. Terörle mücadele namına attığınız adımlar, bölge halkını devletten adım adım uzaklaştırıyor. Hele de bu adımlar Kürtçe yasağı ya da yollardaki kontrol noktaları gibi irrasyonel çözümlerse. Bunu en iyi siyasiler biliyor; ancak bir noktada statükoya teslim oluyorlar.
“Ne yani terörle mücadele zaafa mı uğrasın?” diyeceksiniz. Tabii ki hayır. Ancak bu tarz ilkel yöntemlerin yöre halkına eziyet dışında terörle mücadeleye “anlamlı“ bir katkıda bulunduğu şüpheli. Bölgede görev yapan birkaç muhabir arkadaşa telefon ettim. Kimse yol aramasında PKK’lıların yakalandığını hatırlamıyor. Belki olmuştur ama mesele, attığın taşın ürküttüğün kuşa değip değmediği. Kontrol noktaları belli olduğuna göre, bir terörist neden arabaya atlayıp, kimliğini de cebine koyup, check-point’e doğru yola koyulsun? Olan vatandaşa oluyor. Bölgedeki deneyimli gazetecilerden Faruk Balıkçı, bir kez kendisini durduran askere “Arkadaş sen hep kimliğime bakıyorsun da, ben Cemil Bayık olsam tanıyacak mısın?” dediğinde “O da kim?” yanıtını almış. 
Yeni düzenleme, Başbakanlık’ta yürütülen bir çalışma sonrasında önümüzdeki hafta netlik kazanacak. Umarım geriye dönüş yaşanmaz, irrasyonelde ısrar edilmez.
Ama Güneydoğu’dan gelen haberler, yol aramalarının çoktan doludizgin başladığı yolunda. Açılımda gelinen son nokta buysa, söyleyecek söz yok...

Ne konuştular?İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hafta içinde Beyaz Saray’da Barack Obama’yla yaptığı görüşme,neredeyse bir önceki haftaki Erdoğan-Obama görüşmesi kadar merakla izlendi Ankara’da. Görüşmenin Türk-İsrail ilişkileri açısından belirleyici olacağı, İsrail’in Mavi Marmara sonrası özür dileyip dilemeyeceğinin bu toplantıda netleşeceği belliydi. Ancak medyadaki ilgiye rağmen Beyaz Saray’da  ne konuşulduğu, Obama’nın bir hafta Başbakan Erdoğan’dan duyduğu sitem ve talepleri Netanyahu’ya aktarıp aktarmadığı basına sızmadı.
Biraz araştırdım. Her şeyden önce zirve, Netanyahu açısından başarılı geçmiş. Ancak Türkiye nedeniyle değil. Gülümseyen fotoğraf kareleri ve ortak basın toplantısıyla, Obama hükümetiyle inişli çıkışlı ilişkisini bir şekilde “rayına oturttuğu”, İsrail ve ABD arasındaki “özel ilişki” diye tanımlanan dostluğun yeniden perçinlendiği izlenimini yaratabildiği için. Sağda-solda başka dostu kalmayan, kendi ülkesinde zorlanan kırılgan bir koalisyonun lideri olarak buna ihtiyacı vardı.
Anladığım kadarıyla, Türkiye konusu, çok kısa konuşulmuş. Obama’nın asıl derdi, Netanyahu’yu Ortadoğu barış sürecinde ufak da olsa bir adım atmaya ikna etmek ve yaklaşan Amerikan ara seçimleri öncesinde Demokrat Parti’den hızla uzaklaşan Musevi desteğini yeniden kazanmak.
Türkiye konusu Obama tarafından gündeme getirilmiş. Obama, aynen bir hafta önce Erdoğan’a yaptığı gibi İsrailli lidere de “ikili ilişkilerin düzelmesi” gerektiği, bunun Washington için önemli olduğu mesajını vermiş. İsrail’e özür ya da tazminat konusunda bir baskı olduğu ya da Erdoğan’ın taleplerinin uzun uzadıya Obama tarafından Netanyahu’ya aktarıldığı yolunda bir izlenim edinmedim. Olmuşsa da ben duymadım.
Ancak belli ki Washington, harıl harıl iki müttefiki arasında ilişkiyi düzeltmenin formülü üzerinde çalışıyor. En çok üzerinde durulan adım, özür ya da tazminat değil (İsrail bunları kategorik reddediyor) İsrail’i uluslararası bir komisyona ikna etmek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun geçen haftaki açıklamaları, Ankara’nın da böyle bir “ara formüle” gönüllü olabileceğini gösteriyor. Amerikalılar, BM nezdinde kurulacak uluslararası bir komisyonun, hem Türkiye hem de İsrail için bir “çıkış yolu” olabileceğini düşünüyor.
Üzerinde çalışılan senaryo şu: Uluslararası bir komisyon muhtemelen hem İsrail’i hem de belli bir oranda İHH’yı haksız bulacaktır. Komisyon sürecinin devreye girmesi ister istemez gerilimin dozunu düşürecek, sonuçta İsrail haksız çıkarsa oradaki hükümet “hayatını kaybedenler için üzüntü duyduğunu” daha yüksek sesle yineleyebilecek, hatta tazminat ödeyebilecek. Böylece Türkiye kendi iç kamuoyuna “taleplerimiz oldu” diyebilecek. Bütün bunların sonucunda da Türk-İsrail ilişkisi normalleşme sürecine girecek.
Obama yönetiminin formülü bu. Bakalım seçim yılında evdeki hesap çarşıya uyacak mı?

Bağış: ’İçindeki canavara teslim olunca...’
Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in, Srebrenitsa katliamının anma törenlerindeki sessiz metanetinden etkilendim. Düşünün, 15 yıl önce Balkanlar’da yüz binlerin, sadece Srebrenitsa toplama kampında bile 8 bin kişinin katledilmesinden sorumlu bir ülkenin lideri olarak, acıyı ve utancı göğüsleyip, törene katılmaya kararı verdi.  Etrafta toplu mezardan çıkan yüzlerce tabut, Sırpların gözü yaşlı bıraktığı kadınlar var. Kaçmadan, mazeret uydurmadan ulusunuz adına sessizce özür diledi gözü yetim çocuklardan...
Dün Başbakan Erdoğan’la birlikte törene katılan Avrupa Birliği’nden sorumlu bakan Egemen Bağış’a ulaştım. Yeni ayrılmıştı alandan. “Çok buruk bir törendi” dedi, “Tabutlar yan yana dizilmiş, binlerce acılı insan...”
Peki nedir Avrupa açısından bu katliamdan alınacak ders? “İnsanların o içlerindeki canavara teslim olduklarında ne kadar acımasız olduklarını anlıyorsun. Avrupa’nın ortasında yüzyıllarca birlikte yaşamış insanlar, bir anda şartel atınca acımasızlaşıyor, komşu komşuyu öldürüyor. Cesetleri gömüp daha sonra delil bulunmasın diye tekrar çıkarıp parçalıyorlar.”
Bağış’ın çıkardığı positif bir ders de var: “Bu tören bir o kadar da umutluydu. Katledilen Boşnaklar sonunda onurlarıyla defnedildiler. Avrupalı liderler ordaydı. En önemlisi, olaydan 15 yıl sonra, Sırp Cumhurbaşkanı gelip 50 bin Boşnak arasında o törene katıldı. Konuşma yapmadı, kimi yerde yuhalandı ve ancak hiç tepki vermedi.”
Telefonu kapatırken önemli bir detay ekliyor: “Bazıları Avrupa’dan uzakşıyoruz diye şikâyet ediyor. Ancak bu olay Avrupa’nın merkezindeydi. Ve törende tek alkışlanan Tayyip Erdoğan’dı.”

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2010