27.04.2026 - 12:25 | Son Güncellenme:
İsveçli şarkıcı ve söz yazarı Lisa Ekdahl, 1994’te yayınladığı ilk albümüyle İskandinav müzik listelerini altüst ederek dört kez platin kategorisine erişmiş ve hem dinleyicileri hem de eleştirmenleri büyülemişti. Sakin ve duyarlı stili, Astrud Gilberto’yu anımsatan sesi ve bossa nova ile caz standartlarına kattığı özgün yorumlarıyla Avrupa’da ve Türkiye’de sadık bir hayran kitlesi edinen Ekdahl, kariyeri boyunca birçok ödül kazandı. 2024’te ‘İsveç Müzik Onur Galerisi’ne seçilen sanatçı Milliyet Sanat’ın konuğu oldu.
1994 yılında çıkan ilk albümünüz İskandinav listelerinde hızla zirveye yerleşti ve size İsveç müzik endüstrisinin en prestijli ödülü olan üç ‘Grammis’ ödülü kazandırdı. Geriye dönüp baktığınızda, bu ani başarının sanatsal özgürlüğünüz üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Henüz çok genç yaştayken kendi şarkılarımla İskandinavya’da yakaladığım bu ani başarı sayesinde hem özgüven kazandım hem de sadık bir İskandinav dinleyici kitlesi edindim. Dinleyicilerimi seviyor ve onlara saygı duyuyorum. Dinlemek bir sevgi eylemidir, dinleyicilere sahip olmaksa bir lütuf... O başarının ardından albümlerimin haklarını kendim kontrol etmeye başladım; Sony Music ile yaptığım lisans anlaşması bana sanatsal özgürlük sağladı. Kariyerimin başlarında takdir edilmek, yetenekli ve ilham verici insanlarla çalışma fırsatını da beraberinde getirdi. Şanslıyım ve bunun farkındayım.
Naif vokal tarzınız sık sık Astrud Gilberto ile kıyaslanıyor. Vokal estetiğiniz bilinçli bir tasarımın sonucu muydu, yoksa doğal bir süreçte mi gelişti?
Bu kıyaslama hoşuma gidiyor çünkü ona ve aynı dönemin Brezilya müziğine bayılıyorum. Blossom Dearie’ye benzetildiğim de oluyor, bu da gurur verici. Gençken Aretha Franklin gibi büyük seslerden çok etkilenmiştim ama sonuçta kendi sesimle şarkı söylemem gerektiğini biliyordum, öyle de yaptım. Hamurumda olanı mükemmelleştirmek; sesimi ve kişiliğimi kucaklamak ise çok bilinçli bir karardı.
Şarkı söylemeye 19 yaşında, İsveç’teki caz kulüplerinde Peter Nordahl Trio ile başladınız. Bu dönem müzikal kimliğinizi nasıl etkiledi?
Peter Nordahl Trio ile şarkı söylemek bana çok şey öğretti; böylesine yetenekli müzisyenlerle birlikte çalışmak harikaydı. Hem müzikal anlamda zamanlama konusunda hem de performans sırasında bir yandan rahat ve özgür hissederken bir yandan da konsantrasyonumun dağılmaması adına onlardan çok şey öğrendim.
2001 tarihli “Lisa Ekdahl Sings Salvadore Poe” albümünüz Fransa’da altın plağa ulaştı. Kendinizi bossa novanın ellerine bırakmak, ritim ve şarkı yazarlığı anlayışınızı nasıl şekillendirdi?
Bu müziği iyice özümsemek için Brezilya’ya gittim, Rio ve Bahia bölgelerinde vakit geçirdim. Aslında Brezilya yolculuğumdan ve bu albüm fikrinden önce de bossa novayı severek dinliyordum. Sevdiğim isimler arasında ilk aklıma gelenler, Elis Regina, Jobim, Gal Costa… Bossa nova ve cazın birbiriyle bu kadar uyumlu olmasını seviyorum.
2009’da çıkardığınız “Give Me That Slow Knowing Smile” ile blues, pop-caz ve folk türlerini harmanladınız. Sizce bu albümün kariyerinizde bir dönüm noktası olmasının sebebi neydi?
Hayatımı Stockholm’de sürdürüyorum ama o albümün şarkılarını yazdığım dönemde New York’ta bir daire kiralamış ve orada uzunca vakit geçirmiştim. Müzikal anlamda tam olarak nereye varacağımı bilmeden yeni şeyler denemenin özgürlüğünü hissettiğim günlerdi. Sanki hiç bilmediğim topraklarda geziniyordum. Yaratıcı anlamda risk almanın heyecanını yeniden tatmayı umuyorum; 2026 yılı için temennim bu.
2017’de “När Alla Vägar Leder Hem” size bir Grammis Ödülü daha getirdi. Anadilinizde şarkı yazmak, İngilizce yazmaya kıyasla farklı bir duygusal derinlik katıyor mu?
Her iki dili de çok seviyorum. İsveççe yazarken o meşhur ‘İsveç melankolisi’ daha da fazla açığa çıkıyor. Biz melankoli üzerine çok kafa yorarız, İsveç halk şarkılarına bakacak olursanız bunu romantik bulduğumuz bile söylenebilir.
“More of the Good” albümünüzün turnesini Paris’teki L’Olympia’da sonlandırdınız. Fransız dinleyicilerle aranızdaki nasıl bağ var?
Fransız dinleyicilerime minnettarım. Bir müzisyen olarak hayatımın en değerli anlarından bazılarını, defalarca çıktığım L’Olympia sahnesine borçluyum.
16. stüdyo albümünüz “Bang Bang i Mitt Hjärta”, daha doğrudan ve samimi bir anlatım sunuyor. Bu albümde kendinize dair hangi alanları keşfettiniz?
Aşk, özlem, ihanet; hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiğin halde, boş vaatlere ihtiyaç duymadan sevmeye devam etme isteği diyebilirim. Bu albümüm, güvenmek ve hayatın karşısına cesaretle çıkmak üzerine…
13 Mayıs’ta İş Sanat’taki konserinizde dinleyicileri neler bekliyor? Erken dönem caz kökenlerinizden bossa novaya ve son albümlerinize uzanan bir repertuvar bekleyebilir miyiz?
Evet, evet, evet! Mathias Blomdahl (müzik direktörü ve gitar), Daniel Gahrton (saksafon ve tuşlu çalgılar), Andreas Nordell (basgitar) ve Pontus Gillgren’den (bateri) oluşan muhteşem bir kadroyla geliyorum. Farklı albümlerimden bir seçki sunacağız. Hem heyecanlıyız hem de gururluyuz. Arkadaşlarımız da İstanbul’da çalacağımız için bizi kıskanıyor -tabii bu tatlı bir kıskançlık…
“Bana bahşedilen bu şahane hayatın kıymetini biliyorum”
2024 yılında dinamizmini koruyan kariyeriniz, öncü stiliniz ve farklı kuşaklardan dinleyicilere ve müzisyenlere verdiğiniz ilham nedeniyle ‘İsveç Müzik Onur Galerisi’ne (Swedish Music Hall of Fame) dahil edildiniz. Verilen bu payeler yaratıcı sürecinizi etkiliyor mu yoksa sizin için sembolik bir öneme mi sahipler? Layık görüldüğüm ünvanlar ve aldığım ödüller benim için çoğunlukla sembolikler ama asla önemsiz değiller. Dinleyicilerim sayesinde bana bahşedilen bu şahane hayatın kıymetini biliyorum. Dinleyicilerim olmasaydı İsveç Müzik Onur Galerisi’nde olamazdım.
İlandır