SAĞLIK
YEMEK
ASTROLOJİ
GÜZELLİK
You are already subscribed to notifications.

Koşmak mı? Yürümek mi?

Beni tanıyan hemen herkes amatör bir ultramaraton koşucusu olduğumu bilir. Ultramaraton, bir maraton mesafesinin üzerinde koşulan her türlü koşuya verilen isimdir; yani 42 km 195 m.den uzun her koşu. İşte bu nedenle de bana en sık sorulan sorular “koşmanın sağlığa yararı/zararı” ya da “koşmak yerine yürümenin tercih edilebilirliği” ile ilgili oluyor. Bugünkü yazımda bu konuyu irdelemek istiyorum.

Konuya giriş yaparken insanın bir biyo-psiko-sosyal bütün olduğunu vurgulamak lazım. Biraz açıklamak gerekirse bir insanın sağlıklı olarak tanımlanabilmesi için biyolojik yapısının yanında psikolojik ve sosyal açıdan da sağlıklı olması gerekmektedir. Zaten yazının ilerleyen bölümlerinde “koşuya güzelleme” şeklinde algılanabilecek bölümlerin temelinde de bu bütüncül sağlık tanımı yatmakta.

Daha önceki yazılarımı takip edenler ilk defa egzersiz yapmaya başlayacak bireylere mutlaka bir hekim muayenesi önerdiğimi bilirler. Bununla birlikte ailesinde kalp damar sistemi hastalığı bulunanların ise mutlaka konunun uzmanına muayene olmalarını şiddetle öneririm. Zaten pek çok spor branşı federasyonunun lisanslarında veya özel oluşumların düzenlediği yarışlarda istenen sağlık raporlarının amacı, kişinin ilgili spor branşını yapması için herhangi bir fiziksel/psikolojik engeli olup olmadığının belirlenmesidir.

Bu giriş bölümünün ardından gelelim koşu/yürüyüş ikilemine. Yürümek adım atarak ilerlemek olarak tanımlanan fiziksel aktivite iken koşu basit bir biçimde insanın her iki ayağının da belirli bir periyotla yerden kesilerek vücudunu ileri doğru hareket ettirmesidir. Yürümenin tarihi koşuya göre oldukça eski. İki ayağı üzerinde hareket etmeye başladıktan çok sonra koşmaya başlamış insan türü; sadece (!) tahminen 4,5 milyon yıl önce. O günlerde sadece yürüyebilen insanın, avlanabilmek için zamanla koşu yeteneğini geliştirdiği tahmin ediliyor. Koşu yarışlarının başlaması ise insan sosyalizasyonunun kaçınılmaz sonucu: Tarihi bulgulara göre yarış için yapılan ilk koşu İrlanda’nın Tailteann Oyunları’na yani M.Ö. 1829 yılına dayanıyor; kayıtlı ilk koşu yarışı ise M.Ö. 776 Olimpiyat Oyunları’nda.

Yukarıdaki tanımlardan da anlayabileceğimiz üzere koşu, yürüyüşe göre daha hızlı ve insan vücudunu, yürüyüşe oranla daha fazla zorlayan, yarışmaya açık bir aktivite olduğundan kişinin kalp damar sistemi ve kas iskelet sistemi üzerindeki etkileri yürüyüşe göre çok daha belirgindir. Koşu ile ilgilenenler antrenmanları sırasında kalp hızına göre belirlenen kalp zonlarının kullanıldığını iyi bilirler. Bu yazıda detayına girmeyeceğim ama bazı koşu antrenmanlarında (interval antrenmanları gibi) kişinin ulaşabileceği maksimum kalp hızında antrenman yaptığını belirtmem gerekli. Tabii ki kalp hızının artışı ve kasların kan ihtiyacının artışı ile birlikte koşu sırasında tansiyonun yükseldiği de aşikar. Kas iskelet sistemi açısından da koşunun pek masum olmadığı ortada; her kilometreyi kat etmek için yaklaşık 1000 adım atmak gerekli ve koşu sırasında atılan her adımın başta diz eklemi olmak üzere tüm kas iskelet sistemi elemanlarına yüklediği yük ve bunun koşunun tamamında yaratacağı toplam sonuç; pek çok koşucunun yaşadığı kas iskelet sistemi sorunlarının temel sebebi (özellikle de bilinçsiz yapılan antrenmanların da etkisi ile) . Bununla birlikte koşmanın yarattığı fiziksel ve psikolojik stres başta kortizol olmak üzere pek çok hormonal süreci de etkilemekte. Hücresel boyuta indiğimizde ise hücre yaşlanmasını hızlandıran serbest oksijen radikallerinin belirgin biçimde arttığını biliyoruz.

Peki biraz da yürüyüşün analizini yapalım. Biraz romantik ve biraz da bilimsel bir tanımlama ile başlayım: Vücudu ılımlı bir tempoda hareket ettirerek yerküre ile teması kesmeden iki ayak üzerinde yol almak. Tanımlamanın kendisi rahatlatıcı bir etkiye sahip; gelin biraz detaya inelim. Yürüme sırasında kalp hızı aerobik egzersizler sırasında artan kas kan ihtiyacını karşılamak için yükselir ancak kalp hızındaki bu arış hiçbir zaman koşu sırasındaki kadar olmaz; hatta kalp hızındaki bu artış kalp sağlığı açısından olumlu etkilere sahiptir. Hem kalp hızının daha dengeli yükselmesi hem de hormonal değişikliklerin daha ılımlı olması sebebi ile yürüyüş sırasında, kalp damar sistemini etkileyecek oranda tansiyon yükselmesi pek görülmez. Bununla birlikte yürüyüşün doğasındaki yavaş ve kontrollü hareketler bütünü, kas iskelet sisteminin koşudaki kadar hırpalanmasına izin vermez.

Yazının buraya kadarki kısmı “koşmayın, yürüyün” olarak algılanabilir ancak ben sadece bazı bilimsel gerçekleri ortaya koydum. Bunun yanında; yarışma amacı gütmeden sadece antrenman amaçlı hafif tempo düzenli koşunun kalp damar sistemini, kas iskelet sistemini olumlu etkilediğini gösteren bilimsel çalışmalar da mevcut. Hatta ve hatta vücuttaki yaşlanma sürecini yavaşlattığı da gösterilmiş. Tüm bu bilgilere ek olarak Amerikan Kalp Birliği, haftada 250 dk yürümeyi ya da 150 dk koşmayı öneriyor; yani sadece “yürüyün” ile kısıtlamıyor önerilerini. Burada konunun psikososyal yanına değinmeden önce sadece egzersiz amaçlı yapılacak koşularda interval/fartlek gibi zorlayıcı antrenmanlar yerine hafif tempo, kalp hızını zon 2de tutacak özellikte koşuların yapılmasının sağlıklı ve faydalı olacağını vurgulamalıyım. Kimi hekimler tarafından önerilen kısa ancak yüksek yoğunluklu koşu antrenmanlarını gerek kalp damar sistemi gerekse kas iskelet sistemi üzerinde oldukça ciddi olumsuz etkileri olabilmektedir; hele daha önceden hiç koşmamış birinin yapacağını düşünecek olursak.

Tüm bu fiziksel fayda/zarar dengesinin yanında koşunun özellikle son senelerde ciddi bir psikososyal yönünün olduğunu belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Son yıllarda oluşturulan pek çok koşu takımı, koşucuların iş ve rutin gündelik hayatın stresinden sıyrılmaları ve her geçen gün sanallaşan hayatta sosyalleşmeleri için bulunmaz bir nimet. Bu sosyalleşmenin getirdiği psikolojik avantajlar ise cepte kar. Kişisel yönelimimden ötürü son bir tavsiyeyi de koşu ve yürüyüşü yapacağınız ortam için verebilirim; şehrin egzoz kokulu, asfalt kaplı, beton çevrili sokaklarında yürümektense/koşmaktansa deniz kenarında, orman içinde, toprak yollarda, patikalarda egzersiz yapmayı tercih etmeniz hem fiziksel sağlığınız hem de ruhunuz için çok daha faydalı olacaktır. Unutmayın; doğaya ait olan insan doğadan uzaklaştıkça yeni hastalıklar deneyimlemekte ve doğaya dönüş, doğada geçirilecek her dakika bu hastalıkların olasılığını azaltmakta.

Şimdi soruyu tekrar soralım: Koşalım mı? Yürüyelim mi?

Sağlıklı bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk

Yazının devamı...

Diyabetik ayak

Diyabetes Mellitus, halk arasındaki adı ile “Şeker Hastalığı”, insülin hormon miktarındaki veya etkisindeki azalma nedeni ile şekerli gıdaların metabolizmasında ortaya çıkan ve kan glukoz seviyesinin normalden yüksek seyrettiği kronik bir hastalıktır. Hemen her 10 kişiden birinde görülen bu hastalığın sıklığı günümüzde; hareketsizliğin artması, düzensiz ve dengesiz beslenme gibi nedenlerle belirgin biçimde artış göstermiştir. Vücutta kan glukoz artışı göz, böbrek, damar ve sinir hasarı başta olmak üzere pek çok organ ve sistemde soruna sebep olabilmektedir. Kalp ve özellikle de damar sisteminde de belirgin sorunlara sebep olan diyabet, yaşam süresini ve hayat kalitesini azaltan, kronik bir hastalıktır.

Diyabet denince akla gelen ilk komplikasyonlardan biri diyabetik ayaktır. Diyabetik ayak, şeker hastalığının küçük damarlarda ve uç duysal sinirlerde yarattığı harabiyete bağlı olarak ortaya çıkan, ayaklardaki basit yaralardan, ayak ve bacak kaybına neden olabilecek komplike durumlara dek uzanabilen klinik bir tablodur.

Her 7 diyabet hastasından biri, hayatının bir döneminde diyabetik ayak yarası ile karşılaşır. Bu yaralar açıldıktan sonra en iyi şartlarda tedavi edilseler dahi, ayak ve bacağın belli seviyelerden kaybı söz konusu olabilir. Bu nedenle diyabetik ayakta en iyi tedavi, hastalığın oluşumunu engelleyecek tedbirleri almaktır. Bu nedenle kimlerin diyabetik ayak gelişimi açısından risk altında olduğunun bilinmesi ve bu gruptaki hastaların düzenli kontrollerden geçmesi büyük önem taşır. Kan şekeri seviyesi yüksek olan (kontrolsüz diyabet) hastalarda risk belirgin derecede yüksektir. Bununla birlikte ayağında bir kere yara açılmış diyabetlilerde, yaranın tekrarlama olasılığı daha yüksektir. Ayağında küçük damar hasarı ya da sinir hasarı olanlarda hem yara açılması yüksek hem de tedavi ile iyileşme olasılığı daha düşüktür. Ayrıca böbrek, göz ve diğer damarlarında, şeker hastalığına bağlı harabiyet gelişen hastalarda diyabetik ayak riski yükselmiş demektir. Sigara kullanımı, şişmanlık gibi diğer sistemik faktörler, şeker hastalığına eklenerek riski arttırmaktadırlar. Şeker hastalığının bu olumsuz etkileri haricinde ayak bakımına önem vermeyen, ayakta şekil bozukluğu olan, ayak ve tırnaklarında mantar enfeksiyonu olanlar ile kuru ve çatlamış ayak derisine sahip hastalarda da risk yüksektir.

Hastaların tedavisi; Dahiliye, Ortopedi, Kalp ve Damar Cerrahisi, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi, Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp ve Enfeksiyon Hastalıkları kliniklerinin ortak katılımı ile sürdürülmelidir. Diyabetik ayak gelişmiş hastalarda tedavideki ilk basamak kan glukoz seviyesinin kontrolünün ardından ilgili bacaktaki damarların durumunu ortaya koymak ve o bölgedeki damarlarda var olan sorunları ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla yapılacak ilaçlı tomografi ya da anjiografi ile tanı koymak mümkündür. Etkilenen damarların özelliğine göre anjiografi ile uygulanacak balon, stent ve damar kireçlerinin temizlenmesi gibi tedavi yöntemlerinin yanı sıra cerrahi girişimlere de gerek duyulabilmektedir. Damar sorunları ortadan kaldırılıp doku kanlanması yeterli seviyeye getirildikten sonra sıra yara bakımında ve yaranın iyileştirilmesindedir. Bu amaçla kullanılan çok çeşitli yöntem mevcuttur; hangi yöntemin kullanılacağına ayağın ve yaranın durumuna göre, hekimin karar vermesi gerekmektedir. Çeşitli yara bakım ve yara debridmanı metotları ile birlikte hiperbarik oksijen tedavisi bu dönemde kullanılabilecek tedavilerdendir. Hastaların bir kısmında yarada enfeksiyon da bulunabileceği için antibiyotik tedavisi gerekebilmektedir. Yara iyileşmesi; yaranın durumu, hastanın tedaviye uyumu ve iyileşme süresince kan şekerinin kontrolü gibi çeşitli faktörlere bağlıdır ve bazı hastalarda aylar süren tedaviler ve yara bakımı gerekebilmektedir. Tüm çabalara rağmen hastaların bir kısmında ayağın veya bacağın belli seviyelerden ampütasyonu gerekebilmektedir.

Tedavilerin tamamlanmasının ardından yeni yaraların önlenmesi için bazı konulara dikkat etmek gerekmektedir. Kan şekeri kontrolü bunların başında gelir. Damar ve sinir açısından doktor kontrollerinin aksatılmaması çok önemlidir. Hastalara; tırnaklarını çok kısa ya da çok uzun kesilmemesi, ayakların kurumamasına özen gösterilmesi, yıkandıktan sonra parmak aralarının iyi bir şekilde kurutulması, ayda ya da 15 günde bir ayak bakımına gidilmesi önerilir. Bunlarla birlikte yaz aylarında açık ayakkabılardan kaçınmak, kum gibi pütürlü ve sıcak yüzeylere çıplak ayakla temas etmemek alınması gereken önlemlerdendir.

Sağlıklı bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk

Yazının devamı...

Grip ve zatürre aşısı

Sağlık açısından zor bir sonbahar ve kış dönemi bizi bekliyor. Yaz tatilinin ardından şehirlerin kalabalıklaşması, okulların açılması ve iş hayatının yeniden hız kazanması ile birlikte grip ve nezle gibi hastalıkların arttığı bilinen bir gerçek. Bu senenin özelliği ise tabii ki Ocak ayından beri tüm dünyanın ve Mart ayından beri ülkenin gündeminden düşmeyen korona virüs enfeksiyonunun varlığı.

İlk başta vurgulanması gereken şey hem grip, nezle ve zatürre hem de korona virüs enfeksiyonu öksürük, ateş, boğaz ağrısı gibi benzer bulgularla seyretmekte. İşte bu benzerlik; hastalıkların birbirine karıştırılmasına, tanı koymanın zorlaşmasına ve tanı konana kadar geçen sürede uygulanacak tedbirlerin karmaşık hale gelmesine sebep olabilecek nitelikte. Bu nedenle her sene Eylül ayından itibaren başlayan grip (ve zatürre) aşısı uygulamasının önemi bu senede bir nebze artmış durumda.

Grip ve zatürre aşısını detaylı bir biçimde anlatacağım ancak öncelikle grip aşısının korona virüs enfeksiyonuna karşı herhangi bir koruma sağlamadığını belirtmem lazım. Yani grip aşısı olan bir kişinin hala korona virüs enfeksiyonuna yakalanma ihtimali mevcut. Hal böyleyken, grip ve zatürre aşısına karşı özel ilginin ve toplumda aşı bulabilmek için başlayan bu telaşın ve yarışmanın sebebi ne?

İki önemli nedenden ötürü grip ve zatürre aşısı ön plana çıkıyor diyebiliriz. Bunlardan ilki ve toplum sağlığı açısından önemlisi şu: Sonbahar ve kış aylarında geçirilmesi muhtemel bir grip ya da zatürre durumunda, klinik tabloyu korona virüs enfeksiyonundan ayırt etmek oldukça zor. Grip ve zatürre aşısı yaptıran kişiler, korona virüs olma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu düşünerek gerekli tetkikleri yaptırmak için seri davranacaklardır. Ancak aşı olmayan kişiler “acaba grip mi geçiriyorum?” düşüncesi ile korona virüs açısından tetkik ve tedavide gecikebileceklerdir. Bu da hem hastalığın daha ağır seyredebilme ihtimalini doğuracak hem de hastalığın başka kişilere yayılmasına neden olabilecektir. Hastanın sağlığı açısından değerlendirecek olduğumuzda da korona virüs enfeksiyonu geçirmekte olan bir kişinin aynı anda grip ya da zatürre geçirmesi durumunda; şikayetler, klinik bulgular çok daha ciddi olacak ve hastalığın seyri, riski belirgin derecede yükselecektir.

Peki tüm bu nedenler grip aşısı peşinde koşturmayı gerektiriyor mu? Herkes bu aşıları olmalı mı? Ne zaman olmalı? Grip aşısı ile ilgili bu ve benzeri pek çok soruyu cevaplamak istiyorum.

Grip aşısı hakkında gerçekler

Grip aşısı, her yılın Eylül ve Ekim aylarından itibaren yaptırılabilir. Grip salgınının azalarak da olsa Mart-Nisan ayına kadar devam edileceği göz önünde bulundurulacak olursa kış boyunca da uygulanabilir. Aşının koruyucu etkisi, aşılamadan yaklaşık 2-3 hafta sonra başlamaktadır. Öte yandan grip aşısının yüzde yüz koruma sağlamak gibi bir garantisinin olmadığını da belirtmek lazım. Aşı esas olarak bir yıl önce salgın yapan influenza virüsüne karşı hazırlanmaktadır ve bu nedenle kişiler aşı olsa bile grip geçirebilmektedirler. Ancak aşılananlarda hastalık olsa bile daha hafif geçmektedir.

Kimler mutlaka grip aşısı olmalıdır?

Sağlık Bakanlığı’nın önerilerine göre:

-65 yaş üstü bireyler ve onların bakımını üstlenenler, aynı evde yaşayanlar

-Astım, KOAH, diyabet, kalp hastalığı, böbrek hastalığı, nörolojik ya da nöromuskuler hastalıkları olanlar ve bu kişilerle aynı evde yaşayanlar

-Kanser hastaları, organ ve kemik iliği nakli yapılanlar gibi bağışıklığı baskılanmış kişiler ve bu kişilerle aynı evde yaşayanlar

-Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve adolesanlar

-Hasta bakımı ile ilgilenen sağlık çalışanları;

grip aşısı yaptırmalıdır

Amerika’da CDC (Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrol Merkezi) ise T.C. Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği risk gruplarına ek olarak;

-Hamile kadınların (hamileliğin ilk 3 ayından sonra grip aşısı yapılabilir)

-Emziren annelerin (bebeğini emziren bir annenin grip aşısı olmasında bir sakınca yoktur)

-6 aydan küçük çocukların bulunduğu evlerde yaşayanlar ve özellikle bu çocukların bakımları ile ilgilenenlerin de grip aşısı yaptırmasını öneriyor.

Ya zatürre aşısı?

65 yaş ve üzeri olanlar; böbrek, karaciğer, kalp, akciğer ve diyabet gibi kronik hastalığı olanlar; dalağı alınan veya tam fonksiyon yapmayan kişiler; tekrarlayan akciğer enfeksiyonu geçirenler, kanser tedavisi olanlar, sigara içenler, organ nakli geçirenler, bağışıklık yetmezliği olan veya baskılayıcı tedavi kullanan hastalar zatürre aşısı olması önerilenlerdir. Bu kişilerle aynı evde yaşayanların da (grip aşısında olduğu gibi) zatürre aşısı olmaları önerilmektedir.Aşılar haricinde bağışıklık sistemini etkileyen diğer faktörleri de hatırlatmakta fayda var. Dengeli ve yeterli beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli ve günde en az 8 saatlik uyku bağışıklığı arttırarak hem hastalığa yakalanma ihtimalini azaltacak hem de olası hastalıkların hafif geçmesini sağlayacaktır.

Sağlıklı bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemaritur
k

Yazının devamı...

Gençlik iksiri: Kolajen

Son dönemlerde beslenme düzenimizin bozulması, doğal besin kaynaklarının azalması ve besin öğelerinin kalitesinin (doğallığının) kaybolması ile birlikte; vücudun ihtiyacı bazı öğelerin alınabilmesi için ek gıdaların (supplement) adını sık sık duyar olduk. Bunlardan özellikle de bir tanesi son dönemlerde oldukça ön planda. Gençlik aşısının bulunmasını bekleyen ve yüzündeki kırışıklıkların bertarafı için onca işleme göğüs geren her yaştan ve cinsten insanın da iştahını kabartan; eklemler başta olmak üzere kas-iskelet sistemi sağlığı açısından çok önemli yer tutan bir maddeden bahsedeceğim bugün: Kolajen

Kolajen Nedir?

Kolajen, vücutta fibroblastlar ve diğer hücreler tarafından oluşturulan bir protein türüdür. Vücudumuzda en çok bulunan protein olan ve bir çok çeşidi bulunan kolajen temel olarak hayvansal gıdalardan alınabilmektedir. Uzun fibriller yapıya sahip olan kolajen esas olarak kaslar, kemikler, deri, kan damarları, sindirim sistemi, tendonlar ve cilt altı dokularda bulunur. Kas ve cilt hücrelerini koruyan bağ dokusu yapısına katılarak cilde dayanıklılık, esneklik ve canlılık kazandıran kolajen aynı zamanda eklem, tendon ve organları bir arada tutmada görevlidir.

Bağ ve bağ dokularını oluşturan kolajen, insan vücudu yaşlandıkça azalmaya başlar ve bir süre sonra yetersiz hale gelir. Yaşlanma ile artan kolajen kaybı cilt kuruluğu, kırışıklık, selülit, eklem rahatsızlıkları ve vücut elastikiyetinin azalması gibi sorunlara sebep olur.

Kolajen Tipleri

İnsan vücudunda bilinen en az 16 tip kolajen bulunmakla birlikte yaklaşık %70-80ini tip 1, 2, 3 ve 10 oluşturmaktadır. Bu 4 tip kollajenden sporcu sağlığında eklemler açısından önemi büyük olanları tip 2 ve 10dur. Tendonlar açısından önemli olan tip 1 ve 3 kolajen cilt gerginliğini ve elastikiyetini de sağlamaktadır

Vücutta en fazla bulunan tiptir ve temel olarak organlar, bağ ve tendonlar ile ciltte yer alır. Cilt elastikiyeti ve gerginliğini sağlar, dokuları bir arada tutar ve yara iyileşmesinde görev alır.

Eklem kıkırdaklarındaki kolajenin %60ı tip 2dir. Yaşa bağlı gelişen eklem sorunlarının temelinde tip 2 kolajen eksilmesi bulunmaktadır.

Organların dışında bulunan zarları ve cildi oluşturan temel kolajendir. Bununla birlikte kalp ve an damarlarında da bulunur. Bulunduğu her dokuya elastikiyet sağlar.

Eklem kıkırdaklarında bulunur ve yeni kemik oluşumunda görev alır.

Yaşlanma ile birlikte vücutta kolajen üretimi azalmakta ve bu nedenle kolajen alımı önem kazanmaktadır. 30 yaşından sonra %1-3 arasında azalan kolajen üretimi 40 yaşından sonra %15-20 azalmaktadır. Uzun süre güneşlenme, rafine şeker tüketimi, sağlıksız beslenme, düzensiz uyku ve alkol tüketimi de vücuttaki kolajen üretimini azaltabilir. Tüm bunların haricinde uzun süreli egzersiz ve yarışlar da yıkımın artmasına sebep olabilmektedir.

Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı 30-40 yaşlarından itibaren hemen herkesin kolajen alımına dikkat etmesi önerilmektedir. Benzer şekilde aşırı egzersiz yapan bireylerde veya özellikle endurans sporları ile uğraşanlarda (bisiklet, ultramaraton, triatlon gibi) kolajen alımı faydalıdır.

Yazılarımı takip edenler ve beni tanıyanlar kolajenin, doğal kaynaklardan alınmasını önermemi garipsemeyecekler diye düşünüyorum. Özellikle ağır ve yoğun antrenman dönemlerinde kolajen içeriği yüksek hayvansal gıdaların (et, tavuk, balık, sakatat, yumurta), kuruyemişlerin, sarı ve turuncu renkli meyve ve sebzelerin bol tüketilmesini tavsiye ederim. Eklem sağlığı için kırmızı etlerin, cilt sağlığı için ise balık etinin faydalı olduğunu da belirtmem lazım. Gerek beslenme alışkanlıkları (vejetaryen, vegan vs.) ve alerjik durumlar gerekse kolajen içerikli gıdaların aşırı tüketiminin sebep olabileceği diğer sağlık sorunlarından korunmak isteyenler için ise supplementler imdada yetişiyor.

Ne kadar ve hangi formda?

Kullanılan kolajenin miktarı sonuçları etkilemekte ve günde 5-10 gram önerilmektedir. Kolajen takviyelerinin emiliminin ve biyoyararlanımının arttırılabilmesi için düşük molekül ağırlıklı kolajenler tercih edilmelidir. Bununla birlikte yukarıda anlattığım üzere, kullanılan kolajenin alt tipi, ilgili dokuyu etkilemekte. Kullanım kolaylığı, kişisel tercihlere göre değişmekle birlikte piyasada tablet, kapsül, toz, sıvı formunda kolajen rahatlıkla bulunabilmektedir.

Genel kullanımda kolajen takviyelerini 30-50 yaş arasında yılda 2 defa 3’er aylık kürler, 50 yaş üzerinde ise yılda 3 defa 3 aylık kürler şeklinde kullanabilirsiniz. Sporcularda ise kullanımın, konusunda uzman bir spor hekimi, spor eczacısı veya diyetisyen denetiminde olması gerektiğini özellikle belirtmem lazım. Hazır reçeteler yerine kişisel özelliklere ve yarış-antrenman programına göre ayarlanmış bir beslenme ve destek programı hem maksimum faydayı sağlamak ve zararlardan korunmak hem de istenen performans artışını sağlamak açısından oldukça önemlidir.

Sağlıklı bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk

Yazının devamı...

Varis: Kime, hangi tedavi?

Varis hastalığında tedavi zamanlaması en önemli birkaç konudan biri. Varis ile ilgili önceki yazılarımda belirttiğim üzere hastalığın tedavisi, her birey için özel ve farklı planlanmalı. Tedavi seçiminde hastanın yaşı, hastalığın yarattığı şikayetler, eşlik eden diğer hastalıklar en az varislerin ciddiyeti ve etkilenen damarların anatomik özellikleri kadar etkili. Varis yaraları, bacakta renk değişikliği mevcut ise girişimsel yöntem veya ameliyat dışında tedavi seçeneği yok denebilir. Ancak yalnızca ağrı-şişlik gibi şikayetleri ve orta veya ileri evre toplardamar yetmezliği olan, damar çapları 5 mm'nin üzerine çıkmış hastalarda tedavi seçimi incelikli bir konu.

İşte bu noktada hasta hekim ilişkisi devreye giriyor. Hekim açısından bakacak olursak hastanın şikayetlerinin ve beklentilerinin tam olarak anlaşılması, hastayı doğru tedaviye yönlendirmek açısından çok önemli. Hasta açısından değerlendirdiğimizde de hekimden hastalığın tedavi seçenekleri ve her tedavi yönteminin detayı, başarı yüzdesi, tekrarlama ihtimalleri, olası komplikasyonları ve uzun süreçteki takip protokolleri hakkında yapılacak detaylı bilgilendirme önem taşımakta. Bu iki yönlü iletişimin düzgün kurulduğu vakalarda, olumlu ya da olumsuz her türlü süreç kolay bir şekilde idare edilebilecektir.

Peki bu kadar soru işareti olan varis hastalığının tedavisinde hangi hastada hangi tedavi yöntemini kullanmak akılcı?

Genç yaş hasta grubunda, belirgin şikayetler ortaya çıkmış, toplardamarlarda yetmezlik orta seviyeyi aşmış ve damar çapı 5 mm'ye ulaşmışsa ilaç ve çorap tedavisi pek de akılcı bir yöntem olmayacaktır. Esas amacı hastalığın seyrini yavaşlatmak ve şikayetleri azaltmak olan varis çorabı ve ilaç tedavisinin, -beklenen yaşam süresi uzun olan genç-orta yaş grubunda- sadece girişimsel yöntem ya da ameliyatla yapılacak kalıcı tedaviyi geciktirmeye yarayacağının altını çizmek lazım. Yani diğer bir deyişle orta-ileri varisleri olan 30lu yaşlarındaki hastalarda, hayatın ilerleyen yıllarında er ya da geç bir girişimsel işlem veya cerrahi prosedür gerekli olacaktır. Bununla birlikte; günlük hayatta -özellikle sıcak havalarda- varis çorabı kullanımı ile ilgili yaşanan sıkıntılar, sosyal hayatı bozacak dereceye ulaşabilen şikayetlerin devam edecek olması, estetik sorunların çözülememesi, belirli hayat alışkanlıklarının değiştirilmesi zorunluluğu (topuklu ayakkabı giymeme, sıcak ortamlardan -sauna, hamam gibi- kaçınma, vs.) sosyal aktif kişilerin yaşamlarında çeşitli zorluklara neden olacaktır. Saydığım tüm bu faktörler, bu hasta grubunda radyofrekans, lazer ya da yapıştırıcı yöntemlerle tedavinin ya da cerrahi müdahelelerin daha ön planda tutulmasının nedenidir.

Bunun birlikte ileri derecede yetmezliği ve varisleri olan ancak belirgin muayene bulguları olmayan, bacak yarası gelişmemiş kişilerde ise girişimsel tedavi ya da ameliyat açısından aceleci olmamak gerektiğini de vurgulamak lazım. Yapılacak yıllık ya da 6 aylık doppler ultrasonografi kontrolleri ile toplardamar hastalığının seyri takip edilebilir ve bu hasta grubu, şikayetleri belirginleşmeye başladığı ya da renk değişikliği, yara muayene bulguları ortaya çıktığı zaman işleme veya cerrahi prosedürlere yönlendirilebilirler.

İleri yaş hasta grubunu ele aldığımız zaman da benzer bir akıl yürütme süreci kullanmak gerekmektedir. Var olan varis hastalığının kişinin sosyal hayatını etkilemediği ve hastalığın, beklenen yaşam süresi içinde soruna neden olma potansiyelinin yüksek olmadığı hastalarda düzenli kontroller ile takip tercih edilebilir ve hastalar gereği halinde ameliyat ya da girişimsel yöntemler ile tedaviye yönlendirilebilirler. Bu şekilde gençlerden farklı olarak, eşlik eden diğer hastalıklar nedeni ile artmış olan komplikasyon riski de ortadan kaldırılmış olur. Ancak kaç yaşında olursa olsun bacağında renk değişikliği ve yarası olan varis hastaları ile birlikte, sosyal hayatı bozacak derecede şikayete neden olan varislerde tedavi girişimsel yöntemler veya ameliyattır. Bir diğer deyişle, kişinin bacağı, mevcut varisler nedeni ile olağan hayatın devamını mümkün kılmıyorsa girişimsel yöntemlere veya ameliyata başvurulmalıdır.

Unutmamak lazım ki varis hastalığının tek bir doğru tedavisi yoktur. Her hasta tek başın detaylı biçimde değerlendirilmeli ve tedavi yöntemine kendi medikal ve sosyal özelliklerine göre karar verilmelidir.

Sağlıklı ve mutlu bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Sancaktepe Prof.Dr.İlhan Varank Eğitim ve Ararştırma Hastanesi

www.cemariturk.com

Yazının devamı...

Şimdi zamanı... Peki ya kışın?

Yaz sıcakları iyiden iyiye kendini göstermeye başladı. Güneş, tüm harareti ile içimizi ısıtmaktan öteye yakmaya meyletmekte. Cilt koruması, sıvı dengesi, ısının antrenman ve spor fizyolojisi üzerine etkileri bir yana dursun sentezi, güneş ile direkt bağlantılı olan ve vücutta pek çok fonksiyonu bulunan D vitamininin durumu ayrı bir başlık olarak önümüzde açılmakta.

Vücut için son derece önemli olan, bugüne kadar vitamin olarak adlandırılan ve yağda çözünen D vitamini, başta kas-iskelet sistemi olmak üzere pek çok sisteme yönelik farklı etkileri olan daha çok hormon yapısında bir moleküldür. Çoğu yerde “güneş ışığı vitamini” olarak da adlandırılan ve insan vücudunda temel olarak güneş ışığı aracılığı ile sentezlenen D vitamini aktif formuna dönüşürken iki aşamalı bir süreç geçirir. Tıp dilinde kalsiferol olarak adlandırılan D vitamininin metabolizmasında karaciğer ve böbrek önemli rol oynamaktadır. Bu organlardaki metabolizmalar sonucunda kimyasal olarak daha etkili formlarına dönüşen D vitamininin vücut için pek çok önemli fonksiyonu bulunmaktadır.

D Vitamini Nelerde Bulunur?

Temel olarak ciltten, güneş ışınlarının etkisi ile sentezlenen D vitamini özellikle son yıllarda güneşlenmenin yan etkilerinin artmış olması sebebi ile eksikliği görülmeye başlanmış bir vitamin olmaya başlamıştır. Normal şartlarda güneşli ve bulutsuz günlerde ve öğle saatlerinde (11:00-15:00 arasında) özellikle ön kol ve bacakların en az 45 dakika güneş ile teması sonucunda yeterince sentezlenebilmektedir. Bununla birlikte özellikle bahar ve kış aylarında havanın bulutlu olmasının da etkisi ile ve güneşin belirgin derecede az olması nedeni ile, Akdeniz ülkelerinde dahi yeterince sentezlenememektedir. Ayrıca 20 faktör ve üzeri güneş koruyucu kremler de D vitamininin, ciltten sentezlenme mekanizmasını bloke etmektedir. Benzer şekilde cam ardından alınan güneş ışınlarının da D vitamini sentezine neden olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle günümüzde sadece bir vitamin olmanın ötesinde hormonal fonksiyonlarından bahsedilen D vitamininin yetersizliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

D vitamini ciltten sentezlenmesinin haricinde besinlerden alınabilmektedir. Besinlerden alınan D vitamininin aktif hale geçmesi için karaciğer ve böbrekte metabolize edilmesi gerekmektedir. Son olarak D vitamini ihtiva eden maddelerin, güneş ışığına maruz bırakılması ile de D vitamini elde edilebilmektedir.

Peki güneş ışınları aracılığı ile sentezlenemeyen D vitaminini hangi besinler aracılığı ile karşılayabiliriz?

Yağlı balıkların tamamı, ton balığı, mantarlar, süt ve süt ürünleri, portakal suyu, yumurta sarısı, tahıl, karaciğer ve diğer sakatatlar D vitamini açısından zengin besinlerdir. Bununla birlikte havuç, kuşburnu, karpuz, çilek, şeftali, kavun, kayısı gibi meyve ve sebzelerde de D vitamini bulunmaktadır. Ancak hiçbir besin ve beslenme sistemi D vitamini açısından kendi başına yeterli değildir.

D vitamininin fonksiyonları nelerdir?

-Kemik sağlığının korunması

-Bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimi

-Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ve her türlü enfeksiyona karşı koruma

-Glukoz metabolizmasının düzenlenmesi ve diyabete karşı koruma

-Kas ve sinir sitemi üzerine düzenleyici etkiler

-Depresyona karşı koruyucu etki ve bilişsel bozuklukları önleme (Parkinson, Alzheimer gibi hastalıklardan korunma)

-İştah kontrolü

-Kanserlere karşı koruyucu etki (özellikle kolon, prostat ve meme kanseri)

-Kardiyovasküler hastalık riskini azaltma

-Cilt sağlığını koruma

Genellikle hava kirliliği ya da sürekli bulutlu, kapalı havanın yaşandığı iklimler D vitamini yetersizliği yaşanmasının temel nedenidir. Açık havada yeterince zaman geçirmeyen, besinlerle yeteri kadar D vitamini almayan, karaciğer ve böbrek sorunu olan ve uyku bozukluğu yaşayan kişilerde de D vitamini eksikliği görülebilmektedir. Koyu tenli olanlar, kronik böbrek ve karaciğer hastalığı olanlar, şişman kişiler, paratiroid hastalığı olanlar da D vitamini eksikliği açısından risk altındadırlar.

D Vitamini eksikliği olanlarda yorgunluk, egzersiz performansında düşüklük, kas ağrıları, sırt-pelvis-kalça ağrıları, sık hastalanma, depresyona eğilim, saç dökülmesi, ve kolay gelişen kas iskelet sistemi sakatlanmaları görülebilmektedir. Bunun yanında D vitamini eksikliği şişmanlığa, hipertansiyona, kronik yorgunluğa, kemik erimesine (osteoporoz), ve bazı otoimmün hastalıklara da neden olabilmektedir.

Alınması önerilen günlük D vitamini miktarları nelerdir?

Erişkinler için besinlerle alınması önerilen günlük D vitamini miktarı 600 ünitedir. Besinlerle, eksik olan D vitaminini tamamlamak imkansıza yakın olduğu için, günümüzde güneş ışınlarından da sentezinin yeterli olmadığı göz önünde bulundurularak, Akdeniz ülkelerinde dahi D vitamini desteği yıl boyunca hemen herkese önerilmektedir. Bu amaçla D vitamininin 50.000 IUluk damla, 300000 IUluk ampul ve 1000 IUluk tablet formları mevcuttur. Bahsedilen D vitamini desteklerinin kullanımının, mutlaka uzman bir hekim tarafından yönlendirilmesi sağlık açısından çok önemlidir. Gereksiz yere kullanılan D vitaminin bir takım toksik etkileri de bulunmaktadır. D vitamininin yüksekliği; baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, iştahsızlık, ağız kuruluğu, tat bozuklukları, kabızlık, ishal ve kilo kaybı gibi sorunlara neden olabilmektedir. Vücuttan, güneş aracılığı ile sentezlenen D vitamininin bu bahsedilen yan etkilere sebep olması mümkün değildir; bahsedilen yan etkiler, kontrolsüz kullanılan D vitamini takviyelerinin sonucudur.

Vücutta fonksiyon gören her elektrolit, yapı taşı ve enerji kaynağının alınması, metabolizması ve vücuttan uzaklaştırılması, karmaşık ve uzun süreçlerdir. Birbirleri ile etkileşebilen pek çok biyokimyasal tepkimeye giren bu yapıtaşlarının ayarlanması kişinin yaş, boy, kilo ve yaşam şartları gibi faktörlerden etkilenebilmektedir. Bu nedenle her türlü elektrolit, hormon ve vitamin desteği almadan önce konunun uzmanı bir profesyonel ile temasa geçilmesi ve profesyonel destek alınması esastır.

Sağlıklı ve bol güneşli bir hafta dilerim.

Doç.Dr.Cem Arıtürk

SBÜ Sancaktepe Şehit Prof.Dr. İlhan Varank Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Kalp ve Damar Cerrahisi

Yazının devamı...

Variste girişimsel tedaviler

Varis hastalığı günlük konforu bozan; bacaklarda ağrı, gün sonuna doğru meydana gelen şişlikler, rahatsızlık ve huzursuzluk hissi ve ileri dönemlerde kaşıntı, cilt değişiklikleri ve yaralarla seyreden bir toplardamar hastalığı. Başlangıç dönemlerinde pek de önemsenmeyen ve hatta sadece estetik kaygılara sebep olan bu hastalığın son dönemlerinde ciddi yaralar ve hatta bacak kaybı riski bulunmakta. Bu yüzden hastalığın erken dönemde tanınması ve tedavisi çok önemli.

2000'li yıllardan önce varis denince tedavi konusunda elimizde çok fazla seçenek yoktu. Hastalığın cerrahi tedavisinde yetmezlikli ve genişlemiş olan damar, genel anestezi altında, kasık bölgesinden ve diz ya da bilek bölgesinden yapılan kesiler ile vücuttan çıkarılıyordu. Ameliyat tekniğinden ötürü iyileşme dönemi 1-2 hafta arasında değişiyor ve bu dönemde bacakta şişlik, morluk, ağrı gibi şikayetlerin yanı sıra vücutta yapılan kesilerin iyileşme süreci ile ilgili sıkıntılar yaşama ihtimali de bulunuyordu. Yara enfeksiyonu, yara iyileşmemesi, yara ayrışması gibi sorunların hastaların bir kısmında görülebilen ve tedavi sürecini uzatabilen komplikasyonlardandı. Bunun yanında anestezi ile ilgili süreçler de hastanın hastanede en az bir gece yatmasına ve iyileşme sürecinin uzamasına neden oluyordu. Uzayan iyileşme süreci, günlük normal hayata dönüşün de gecikmesi demekti.

Teknik ve teknolojik gelişmelerle birlikte, her alanda cerrahi tedavilerin yerini girişimsel yöntemler almaya başladı. Bir toplardamar hastalığı olan varis tedavisinde de son 20 yıldır, teknolojik gelişimin bize kazandırdığı yeni metotlar başarılı ile uygulanmakta. Artık varis tedavisinde bir iğne deliğinden damarın içine ulaşarak damarı kapatarak yetmezliğin önüne geçmek ve hastalığın seyrini durdurmak mümkün. Bu amaçla, kronolojik sıralamaya göre önce lazer, sonra radyofrekans ve son olarak da yapıştırıcı yöntemleri kullanılmaya başlandı. Günümüzde bu üç yöntem de varis hastalığının tedavisinde başarı ile kullanılmakta. Her üç yöntemde de ameliyatsız tedavi söz konusu. Bir iğne deliğinden erişilen damar yaklaşık 30 dakikalık bir işlemle kapatılmakta. Herhangi bir kesi yapılmadığı için enfeksiyon veya diğer yara iyileşmesi sorunlarını yaşamak gibi bir durum söz konusu değil. Bununla birlikte işlemler lokal anestezi ile veya çok hafif bir genel anestezi ile yapılmakta. Bu nedenle anestezi ile ilgili komplikasyon olasılığı da çok düşük. Ayrıca yukarıda saydığım her üç işlem de ağrısız denebilir ve işlemden hemen sonra normal günlük hayata devam etmek mümkün; yani bu işlemlerden herhangi birini geçiren bir hasta ertesi gün işine geri dönebilir. Ayrıca ve vurgulayarak belirtmek lazım ki lazer, radyofrekans ve yapıştırıcı yöntemlerin her birinin başarı olasılığı ameliyat ile eşdeğer ve kısa veya uzun dönem komplikasyon olasılıkları birbiri ile hemen hemen aynı.

Peki hangi yöntemi kullanmak gerekli?

Önce bu soruya verilebilecek net ve kısa cevabı verip daha sonra nedenlerini anlatmaya çalışacağım. Her üç yöntemin de kendine has avantaj ve dezavantajları mevcut; bu nedenle bu yöntemlerden biri iyi veya biri doğru demek yerine hastaya ve hastalığa uygun yöntemi kullanmak esas olan. Yani kimi hasta için radyofrekans yöntemi uygun iken kimisi için de yapıştırıcı uygun olabiliyor. Bunun nedenini anlatabilmek için yöntemlerin etki mekanizmalarını özetlemeye çalışayım. Lazer ve radyofrekans yöntemlerinde özel kataterler aracılığı ile damara iletilen enerjiler ısıya dönüşüyor; damar içinde yaklaşık olarak 120 dereceye ulaşan ısı hem kanın pıhtılaşmasına hem de damar duvarının hasarlanmasına sebep oluyor. Bu etkilerle damar kapanarak içinden kan geçmez hale geliyor. Böylelikle yetmezlik ortadan kalkıyor. Yapıştırıcı uygulamalarında ise özel kataterlerle damarın içine bir yapıştırıcı madde enjekte ediliyor. Vücut ile uyumlu olan bu yapıştırıcı madde hem mekanik olarak yapışma sağlıyor hem de damar duvarında bazı mekanizmaları aktifleyerek biyolojik kapanma sağlıyor. Bu işlemin sonunda da kapanan yetmezlikli damarın içinden kan geçmeyeceği için sorun ortadan kalkmış oluyor.

İlk iki yöntem olan radyofrekans ve lazer işlemlerinde dokuda oluşan ısıya bağlı olarak meydana gelebilecek bazı sorunlar mevcutken, yapıştırıcı yönteminde de özellikle 2. ve 3. haftalarda oluşabilecek tromboflebit benzeri reaksiyon görülme ihtimali daha yüksek. Lazer ve radyofrekans yöntemleri daha eski olduğu için, bu yöntemlerin daha uzun dönem sonuçları ile ilgili yeterli veriler mevcut. Ancak yapıştırıcı yöntemlerin 10 yıl üzerinde ne gibi sonuçlar verdiği ile ilgili veriler yeni yeni toplanmakta.

Tüm bu bilgiler ışığında hangi hastaya hangi yöntemin seçilmesi gerektiği ile ilgili neler söyleyebiliriz?

Tıpta en sevdiğim sözlerden birisi hastalık yoktur hasta vardır. Bu nedenle tedavi için bir doğru yoktur, hastaya uygun tedavi vardır ve hekimliğin esası hastaya uygun tedaviyi uygulamaktır. Kişinin vücut yapısı, cilt altı yağ kalınlığı, damarın ciltten ne kadar derinde olduğu, damarın ne kadar geniş olduğu, damarın ne kadar kıvrımlı olduğu, yüzeyel damar yetmezliği ile birlikte bağlayıcı (perforan) damarlarda sorun olup olmadığı, hastanın ne tür anestezi tercih edeceği gibi pek çok faktör bu üç yöntemden hangisinin seçilmesinin uygun olacağı konusunda dikkat edilmesi gereken maddelerdendir. Bu yüzden tedavi öncesinde hekim-hasta iletişimi ve seçilecek-uygulanacak yöntem hakkında detaylı bilgi paylaşımı en önemli konulardan biridir.

Sağlıklı ve güneşli bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk

Yazının devamı...

Varis yarası

Bacaklardaki kanı kalbe taşıyan toplardamarların yetmezliği kronik venöz yetmezlik -halk arasındaki adı ile varis- olarak tariflenir. Uzun süre ihmal edilen ve tedavi edilmeyen varis hastalarında bu toplardamarlardaki yetmezlik nedeni ile ayak bileği çevresinde ve bacağın dizden aşağıdaki kısmında yaralar oluşabilmektedir. Bu yaralar travmalar sonucunda meydana gelebileceği gibi kendiliğinden de açılabilmektedir. Venöz ülser veya varis yarası olarak adlandırılan bu durum genelde çok zor iyileşir ve tekrarlayabilir.

Toplumda genel olarak görülme sıklığı 1000'de 1 ile 4 arasında değişmekle birlikte ileri yaş bireylerde görülme sıklığı da artar. Genç yaşlarda kadın ve erkeklerde eşit görülse de ileri yaşlarda kadınlarda daha sıktır.

Bacaktaki toplardamarlarda akım bilekten kasığa doğru yani yerçekimin aksi yönündedir. Bu damarlarda akım atardamarlardaki kanın itiş gücü ve kalbin emiş gücü ile gerçekleşir. Bu iki faktör dışında akımı direkt destekleyen bir kasılma veya pompalama sistemi bulunmamaktadır. Yerçekimi etkisi ile kanın geriye kaçması ise toplardamarların içinde belirli aralıklarla yerleşmiş kapakçıklarla sağlanır. Bu kapakçıkların yapısında ve fonksiyonundaki bozulmalar öncelikle venöz yetmezlik ve varis hastalığına neden olur. Hastalığın gelişimi ile birlikte bacak toplardamarlarında genişleme ve içinde kan göllenmesi başlar. Bu dolaşım bozukluğu, bacak toplardamarlarında artan basınç, kanın sıvı kısmının cilt altına geçerek ödeme sebep olması bacak derisinde çeşitli sorunlara neden olmaya başlar. Deride koyulaşma, incelme gibi süreçlerin sonrasında varis yaraları meydana gelmektedir.

Kimlerde venöz ülser gelişme riski daha fazladır?

İleri yaşlılarda; şişmanlarda; kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, hipertansiyon ve diyabet gibi kronik hastalığı bulunanlarda ve daha önceden geçirilmiş venöz trombozu olanlarda görülme olasılığı fazladır. Bununla birlikte bilinen ancak takipsiz ve tedavisiz kalan venöz yetmezlikli hastalarda ve bacak travması geçirenlerde de daha sık görülmektedir.

Hastalığın ilk belirtisi genellikle ayak bileği iç kısmında ve bacak ön yüzünde belirgin olan şişliktir. Kaşıntı hastaların pek çoğunda görülen bir şikayettir. İlerleyen dönemlerde ciltte incelme ve renginde koyulaşma görülür. Son safhada gelişen yaralar genellikle bacağın iç kısmında ayak bileğinin üzerindeki 20 cm.lik alanda meydana gelir. Yara iltihaplanmadı ise kırmızı pembe renklidir ve etrafındaki cilt dokusu kalınlaşmıştır. Ağrılı olabilen bu yaralarda şişlik ve ağrı gibi şikayetler günün ilerleyen saatlerinde artar.

Tanısı fizik muayene ile konan bu yaralarda altta yatan venöz yetmezliğin özelliklerini ortaya koymak için mutaka venöz doppler ultrasonografi ile değerlendirmek gereklidir. Venöz doppler USGde derin venöz yapılar, yüzeyel venöz yapılar ve bağlayıcı (perforan) venöz yapılar detaylı bir şekilde incelenmelidir.

Varis yaralarında tedavinin iki amacı vardır. Bunlardan ilki yarayı geçirmek, ikincisi ise venöz yetmezliğin yani varisin iyileştirilmesidir. Yara tedavisinde çoklu bandaj ya da çoklu çorap sistemleri, yara bakımı ile eş zamanlı kullanılmaktadır. Hastalar, hekimlerinin öngördüğü periyotlarla yara bakımını yaptırmalı ve çoklu bandaj sistemlerini kullanmalıdırlar. Varis yaraları, varis hastalığındaki en belirgin ameliyat ya da girişim endikasyonlarından biridir. Girişimsel yöntemler veya ameliyat hastanın özelliklerine ve yaranın durumuna göre yara henüz iyileşmeden (yara bakımı yapıldığı dönemde) ya da yara iyileşmesi tamamlandıktan sonra uygulanabilir.

Varis yarası iyileştikten ve varis tedavisi tamamlandıktan sonra gerekli önlemlerin alınması, hayat alışkanlıklarının değiştirilmesi önemlidir. Önlemlere uymayan ve çorap kullanmayan hastalarda nüks oranı %70lere ulaşmaktadır. Uzun süreler oturmamak veya ayakta sabit durmamak, kilo vermek, sigara içmemek, gün içinde aralıklı olarak yürümek ve hareket etmek, beli dar kıyafetlerden ve topuklu ayakkabılardan kaçınmak, varis egzersizlerini uygulamak, gerekli ilaçları ve hekimin önerdiği varis çoraplarını kullanmak yaranın tekrarlamaması için uyulması gereken kurallardandır.

Sağlıklı bir hafta dilerim.

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.